Leonid bir türlü inanmadı, İra’nın kendi kızı olduğuna. Eşi Veysel ise mahalle bakkalında çalışıyordu, söylentilere göre sıkça arka tarafta yabancı erkeklerle kilitli kalıyordu. Bu yüzden Leonid minyon yapılı İra’nın kendi kızı olduğuna inanmadı ve onu sevmedi. Küçük kızı sadece dedesi Yusuf sevdi ve ona köydeki evini miras bıraktı. İracık’ı yalnızca dedesi Yusuf sevdi Çocukluğunda İra sıkça hastalanırdı, zaten hep narin ve minyondu. “Bizim ailede böyle minyon çocuk hiç olmadı,” derdi Leonid. “Bu çocuk bildiğin minik, annesinin de babasının da soyunda yok.” Leonid’in kızı sevmeyişi bir zaman sonra annesine de geçti. İra’yı gerçekten seven bir tek kişi vardı: dedesi Yusuf. Evi köyün ucunda, ormanın karşısındaydı. Yusuf ömrü boyunca orman bekçiliği yaptı. Emekli olduğunda bile neredeyse her gün ormanda dolaşırdı; meyve, şifalı ot toplar, kışın hayvanları beslerdi. Köy halkı onu hem biraz tuhaf hem de bilge bulurdu, bazen söyledikleri de çıkar, bu yüzden şifalı otlar için ona uğrarlardı. Yusuf yıllar önce eşini kaybetmişti, avuntusu orman ve torunuydu. İra okula başladığında annesinden çok dedesinin yanında kalmaya başladı. Dedesinden otların ve köklerin şifasını dinledi. İra’nın öğrenmesi kolaydı, ona “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduklarında “İnsanları iyileştireceğim,” derdi. Annesi ise kızının üniversite parasının olmadığını söylerdi. Dedesi ise “Ben fakir değilim, okula lazım olursa yardım ederim, gerekirse ineği bile satarım,” diyerek teselli verirdi. Torununa hem evi hem mutlu bir hayat vasiyet etti Kızı Veysel babasını nadir ziyaret eder, bir gün ansızın kapısına geldi. Oğlu kumarda şehirde kaybetmiş, borç içinde dövülmüş, para bulması şarttı. Yusuf kızına kızıp yardımı reddetti: “Andrey’in borcunu ödemem, benim sorumluluğum torunumun eğitimi,” dedi. Veysel öfkeyle “Sizi artık görmek istemiyorum, ne babam ne kızım kaldı!” diye bağırıp evden çıktı. İra sağlık meslek lisesine yerleştiğinde ailesi bir kuruş yardım etmedi, sadece Yusuf destek oldu; başarılı olduğu için burs da aldı. Okulun bitmesine yakın Yusuf hastalandı. Yaşının sona erdiğini hissedince torununa köydeki evi vasiyet etti ve “Şehre iş bul, ama bu evi unutma. Bir evde insanın ruhu hissedildikçe ev yaşar. Kışın soba yanmalı. Korkma, burada yalnız kalsan da. Kaderin seni burada bulacak,” diyerek kehanette bulundu. “Mutlu olacaksın, kızım,” dedi. Muhtemelen bir şeyler biliyordu. Yusuf’un kehaneti gerçek oldu Yusuf’u sonbaharda kaybettiler. İra ilçede hemşire olarak çalışmaya başladı. Hafta sonları dedesinin evine gidip soğuklarda sobayı yakardı. Dedesi yeterince odun bırakmıştı. Hava kötüleşiyordu ama İra’nın iki günü boştaydı, şehirde yaşlı bir tanıdıklarının yanında oda kiralıyordu. Bir akşam köye geldi, gece tipi başladı, sabah rüzgar azaldı ama kar yolları kapattı. Kapının çalınması İra’yı şaşırttı. Kapıyı açtığında karşısında genç bir adam buldu. “Günaydın. Arabamı çıkarmak için kürek lazım, kapınızın önünde takıldım. Kürek var mı?” dedi. İra, “Bahçede var, alabilirsin, istersen yardım edeyim,” dedi ama adam minyon İra’ya gülerek “Seni de kar altında kalmış görmek istemem,” dedi. Adam ustaca kürekle çalıştı, arabayı çalıştırdı ama birkaç metre ilerleyince tekrar takıldı. Yine kürek aldı. İra onu içeri davet edip sıcak çay ikram etti; tipi bir süre sonra geçer, yol açılır, burası işlek, araç eksik olmaz. Adam, biraz düşünerek İra’yla eve girdi. “Ormanın kenarında tek başına kalmaktan korkmuyor musun?” diye sordu. İra hafta sonları geldiğini, şehirde çalıştığını, burada nasıl döneceğini düşündüğünü anlattı. Adam, adının Savaş olduğunu söyledi ve ona şehir merkezine gitmek istediğini, yardımcı olabileceğini söyledi. İra kabul etti. İra iş çıkışı eve yürüyerek dönmek istedi. Yol üzerinde ise bir sürprizle karşılaştı: Savaş yanına geldi. “Sanırım senin bitki çayında sihir var, seni tekrar görmek istedim. Belki yine çay içebiliriz?” diye şaka yaptı. Düğünleri olmadı. İra istemedi, Savaş önce ısrar etti sonra vazgeçti. Ama gerçek bir aşka sahip oldular. İra artık biliyordu: Kadınlarını el üstünde tutan adamlar sadece kitaplarda anlatılmıyormuş. Bebekleri doğduğunda hastanede herkes bu minyon kadından nasıl böyle sağlıklı bir oğlan doğdu diye şaştı. “Bebeğin adı ne olacak?” diye sorduklarında İra, “Matvey olacak, çok iyi bir insanın anısına,” diye cevap verdi.

Mehmet hiçbir zaman inanmıyordu ki Elif onun kızıydı. Eşi, Zeynep, mahalledeki bakkalda çalışıyordu. Söylentilere göre sık sık arka tarafta yabancı adamlarla kapalı kalıyordu. Bu yüzden Mehmet minik Elifin kendi kızı olduğuna hiç inanmadı. Çocuğu kabullenemedi. Yalnızca dedesi, Cemil, torununa destek oldu ve arkasında ona bir ev bıraktı.
Elifin yüzünü güldüren sadece dedesiydi
Elif çocukken sık sık hastalanırdı. Zaten narin ve minyon bir kızdı. Ne bizim, ne Zeynepin ailesinde böyle zayıf bir çocuk yok, derdi Mehmet. Bu çocuk sanki saksıdan fırlamış. Zamanla babasının soğukluğu annesine de geçti.
Ancak Elife gerçekten değer veren sadece Cemil dede oldu. Onun evi köyün kenarında, ormanın hemen yanında yer alıyordu. Cemil ömrü boyunca ormanda bekçilik yaptı. Emekli olduktan sonra bile, neredeyse her gün ormana uğrardı. Mantar, böğürtlen, şifalı otlar toplardı. Kışın hayvanlara yiyecek bırakırdı. Cemili köyde tuhaf biri olarak görseler de biraz çekinirlerdi. Bazen bir şey söyler, mutlaka gerçekleşirdi. Hastalık ya da dert olunca herkes ona şifalı otlar ve karışımlar için giderdi.
Cemil, yıllar önce eşini kaybetmişti. Onun tesellisi orman ve torunuydu. Elif okula başladığında, evden çok dedesinin yanında kalmaya başladı. Cemil ona otların ve köklerin özelliklerini anlatırdı. Elif bu bilgilere hemen uyum sağlardı. Sorduklarında, İnsanları iyileştireceğim, derdi. Fakat annesi hep paraları olmadığını, kızının eğitimini karşılayamayacağını söylerdi. Cemil ise torununa, Ben fakir değilim evlat, gerekirse şu ineği satarız; sana yardım edeceğim, diyerek teselli verirdi.
Torununa evi ve güzel bir hayat miras bıraktı
Zeynep, babasına nadiren uğrardı. Bir gün ansızın kapıda belirdi. Oğlu şehirde kumara bulaşmış ve fena halde dayak yemişti. Alacaklılar, Zeynepin oğlundan zorla para istemişti.
Zor durumda kalınca mı geldin kapıma? diye sertçe sordu Cemil. Yıllardır buraya gelmedin. Yardım isteğine karşılık, Ben oğlunun borcunu kapatmayacağım, benim işim torunumu okutmak, dedi ve yardım etmeyi reddetti.
Zeynep hırsından deliye döndü. Artık ne babam var, ne de kızım! diye bağırıp evi terk etti. Elif sağlık meslek lisesine girdiğinde annesi ve babası ona bir kuruş yardım etmedi. Tek destek dedesi Cemilden geldi. Elif başarılı olunca aldığı burs da çok işine yaradı.
Mezuniyete yakın Cemil hastalandı. Yalnız kalacağını hisseden Cemil, Elife evi miras bıraktığını söyledi. Kızına vasiyet etti: şehirde iş bul, ama evi sakın unutma. Sonuçta, bir evde insan sesi duyuldukça orası canlı kalır. Kışın evi ısıtmak lazım; Korkma, burada yalnız kalabilirsin. Kaderin de burada karşılaşır seninle, diye kehanette bulundu. Mutlu olacaksın evlat, dedi kararlı bir sesle. Demek ki bildiği bir şeyler vardı.
Cemilin kehaneti gerçekleşti
Cemil sonbaharda vefat etti. Elif ilçe hastanesinde hemşire olarak çalışıyordu. Hafta sonları dedesinin köydeki evine gidiyordu. Hava soğuyunca sobayı yakardı. Dede öylesine çok odun hazırlamıştı ki aylarca yetecek kadar vardı. Tahminler kötü hava gösteriyordu; Elifin iki günü boştu. Dairede oturmak istemiyordu. Arkadaşının yaşlı akrabalarından birinin evinde oda kiralıyordu.
Akşam köye ulaştı. Gece ise tipi başladı. Sabah olduğunda rüzgar azalmıştı ama kar yağmaya devam ediyordu, yollar kapanmıştı. Kapıdaki tıkırtı Elifi tedirgin etti. Kapıyı açtı, karşısında genç bir adam vardı. Günaydın. Arabam burada kara saplandı. Bir kürekiniz var mı? diye sordu. Kapı önünde var, alabilirsiniz. Yardım ister misiniz? dedi Elif. Ancak uzun boylu yabancı kızın minyon haline bakıp güldü: Bir de seni karın altından çıkaracağız şimdi.
Adam eline küreği aldı, arabasını çalıştırdı. Ama birkaç metre gitmeden tekrar saplandı. Yeniden kürekle uğraştı. Elif onu sıcak çay içmeye evine davet etti. Tipi herhalde birazdan dinerse herkes yoluna devam ederdi; burası tenha bir yer değildi, araçlar sık geçiyordu.
Yabancı bir süre düşündü, sonra Elifi takip etti, eve gitti. Orman kenarında hiç korkmadan tek başına mı kalıyorsun? diye sordı. Elif haftasonları köye geldiğini, şehirde çalıştığını, ulaşımda zorlandığını anlattı. Ya otobüs gelmezse? dedi. Adam, isminin Kemal olduğunu söyledi, birlikte merkeze gidebileceklerini belirtti. Elif de kabul etti.
İşten çıkınca Elif yürüyerek eve gitmeye karar verdi. Onu bir sürpriz bekliyordu: yolun kıyısında Kemali gördü. Kemal takıldı: Şu senin şifalı çayının büyüsü mü var acaba? Beni tekrar buraya çekti. Belki bir bardak daha ikram edersin?
Düğünleri olmadı. Elif isteksizdi; Kemal önce ısrar etti ama sonra pes etti. Fakat aralarında gerçek bir sevgi vardı. Elif şimdi biliyordu: Erkekler bazen kitaplarda yazıldığı gibi, eşlerini gerçekten el üstünde tutabiliyormuş. Çocukları dünyaya geldiğinde hastanede herkes şaşırdı, Bu kadar narin bir kadından nasıl böyle güçlü bir oğlan doğdu? diye sordular. Elif gülümseyerek cevap verdi: Adı Cemil olacak, çok özel bir insanın adıyla.Elif, oğlunu ilk kez kucağına aldığında, dedesinin ellerini ve gülüşünü hatırladı; sanki Cemil dede yeniden dünyaya gelmişti. O eski orman evinin içinde, narin bir kadının kalbinden kopan sevgiyle, yeni bir hayat başlamıştı. Kemal, Elife ve oğluna baktığında, hepsinin birbiri için yazıldığını, yıllarca eksik kalan o sıcak yuvanın nihayet kurulduğunu hissedebiliyordu. Kış akşamlarında, o küçük evde, mutfağın penceresinden ormana bakarken Elif arada fısıldardı:

İnsan, nerede ait olduğunu zamanla anlıyor. Benim yerim burasıymış. Dedemin evi, köyü, sevgisi Şimdi hepsi oğlumda yeniden filizleniyor.

Zaman geçtikçe Elifin hazırladığı şifalı çaylar, komşular arasındaki dostluklar ve yeni Cemilin gülüşü köyde yepyeni bir umut doğurdu. Yaşlılar, bazen Elifin penceresinden içeride yanan sıcacık ışığı gördüklerinde Cemilin mirası hep yaşayacak, dedi. Orman ise, her sabah Elif ve oğlunu sessizce selamladı; kalbi kırık bir ailenin, sonunda tamamlandığına tanıklık etti.

Küçük Cemil, büyüdükçe tıpkı dedesi gibi meraklı ve iyi kalpli oldu. Elif ona orman yollarını, şifalı kökleri ve sevgiyi öğrettikçe, Cemil dedenin ruhu hep yanlarında kaldı. Ve o evde, her kış ve her baharda, bir ailenin sevgisi hiç sönmeden ışıldadı. Çünkü mutlu bir yuva kurmak bazen geride kalanlardan değil, kalpte taşıdığınlardan ibaretti.

Böylece Elifin yalnızlığı, güçlü bir aileye; yabancı bir adamın yardımı, gerçek bir sevgiye; eski bir ev ise, yeni umutlara dönüştü. Her şeyin sonunda, Elif biliyordu ki, sevgiyle atılan her adım, mutlaka büyüyüp kök salıyordu. Kırık dallar bile yeni çiçekler açabiliyordu.

Rate article
Lifequest
Leonid bir türlü inanmadı, İra’nın kendi kızı olduğuna. Eşi Veysel ise mahalle bakkalında çalışıyordu, söylentilere göre sıkça arka tarafta yabancı erkeklerle kilitli kalıyordu. Bu yüzden Leonid minyon yapılı İra’nın kendi kızı olduğuna inanmadı ve onu sevmedi. Küçük kızı sadece dedesi Yusuf sevdi ve ona köydeki evini miras bıraktı. İracık’ı yalnızca dedesi Yusuf sevdi Çocukluğunda İra sıkça hastalanırdı, zaten hep narin ve minyondu. “Bizim ailede böyle minyon çocuk hiç olmadı,” derdi Leonid. “Bu çocuk bildiğin minik, annesinin de babasının da soyunda yok.” Leonid’in kızı sevmeyişi bir zaman sonra annesine de geçti. İra’yı gerçekten seven bir tek kişi vardı: dedesi Yusuf. Evi köyün ucunda, ormanın karşısındaydı. Yusuf ömrü boyunca orman bekçiliği yaptı. Emekli olduğunda bile neredeyse her gün ormanda dolaşırdı; meyve, şifalı ot toplar, kışın hayvanları beslerdi. Köy halkı onu hem biraz tuhaf hem de bilge bulurdu, bazen söyledikleri de çıkar, bu yüzden şifalı otlar için ona uğrarlardı. Yusuf yıllar önce eşini kaybetmişti, avuntusu orman ve torunuydu. İra okula başladığında annesinden çok dedesinin yanında kalmaya başladı. Dedesinden otların ve köklerin şifasını dinledi. İra’nın öğrenmesi kolaydı, ona “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduklarında “İnsanları iyileştireceğim,” derdi. Annesi ise kızının üniversite parasının olmadığını söylerdi. Dedesi ise “Ben fakir değilim, okula lazım olursa yardım ederim, gerekirse ineği bile satarım,” diyerek teselli verirdi. Torununa hem evi hem mutlu bir hayat vasiyet etti Kızı Veysel babasını nadir ziyaret eder, bir gün ansızın kapısına geldi. Oğlu kumarda şehirde kaybetmiş, borç içinde dövülmüş, para bulması şarttı. Yusuf kızına kızıp yardımı reddetti: “Andrey’in borcunu ödemem, benim sorumluluğum torunumun eğitimi,” dedi. Veysel öfkeyle “Sizi artık görmek istemiyorum, ne babam ne kızım kaldı!” diye bağırıp evden çıktı. İra sağlık meslek lisesine yerleştiğinde ailesi bir kuruş yardım etmedi, sadece Yusuf destek oldu; başarılı olduğu için burs da aldı. Okulun bitmesine yakın Yusuf hastalandı. Yaşının sona erdiğini hissedince torununa köydeki evi vasiyet etti ve “Şehre iş bul, ama bu evi unutma. Bir evde insanın ruhu hissedildikçe ev yaşar. Kışın soba yanmalı. Korkma, burada yalnız kalsan da. Kaderin seni burada bulacak,” diyerek kehanette bulundu. “Mutlu olacaksın, kızım,” dedi. Muhtemelen bir şeyler biliyordu. Yusuf’un kehaneti gerçek oldu Yusuf’u sonbaharda kaybettiler. İra ilçede hemşire olarak çalışmaya başladı. Hafta sonları dedesinin evine gidip soğuklarda sobayı yakardı. Dedesi yeterince odun bırakmıştı. Hava kötüleşiyordu ama İra’nın iki günü boştaydı, şehirde yaşlı bir tanıdıklarının yanında oda kiralıyordu. Bir akşam köye geldi, gece tipi başladı, sabah rüzgar azaldı ama kar yolları kapattı. Kapının çalınması İra’yı şaşırttı. Kapıyı açtığında karşısında genç bir adam buldu. “Günaydın. Arabamı çıkarmak için kürek lazım, kapınızın önünde takıldım. Kürek var mı?” dedi. İra, “Bahçede var, alabilirsin, istersen yardım edeyim,” dedi ama adam minyon İra’ya gülerek “Seni de kar altında kalmış görmek istemem,” dedi. Adam ustaca kürekle çalıştı, arabayı çalıştırdı ama birkaç metre ilerleyince tekrar takıldı. Yine kürek aldı. İra onu içeri davet edip sıcak çay ikram etti; tipi bir süre sonra geçer, yol açılır, burası işlek, araç eksik olmaz. Adam, biraz düşünerek İra’yla eve girdi. “Ormanın kenarında tek başına kalmaktan korkmuyor musun?” diye sordu. İra hafta sonları geldiğini, şehirde çalıştığını, burada nasıl döneceğini düşündüğünü anlattı. Adam, adının Savaş olduğunu söyledi ve ona şehir merkezine gitmek istediğini, yardımcı olabileceğini söyledi. İra kabul etti. İra iş çıkışı eve yürüyerek dönmek istedi. Yol üzerinde ise bir sürprizle karşılaştı: Savaş yanına geldi. “Sanırım senin bitki çayında sihir var, seni tekrar görmek istedim. Belki yine çay içebiliriz?” diye şaka yaptı. Düğünleri olmadı. İra istemedi, Savaş önce ısrar etti sonra vazgeçti. Ama gerçek bir aşka sahip oldular. İra artık biliyordu: Kadınlarını el üstünde tutan adamlar sadece kitaplarda anlatılmıyormuş. Bebekleri doğduğunda hastanede herkes bu minyon kadından nasıl böyle sağlıklı bir oğlan doğdu diye şaştı. “Bebeğin adı ne olacak?” diye sorduklarında İra, “Matvey olacak, çok iyi bir insanın anısına,” diye cevap verdi.