BENİM MUTLULUĞUM MUSUN? Aslında, evlenmeye hiç niyetim yoktu. Eğer eşimin ısrarlı ilgisi olmasaydı, hâlâ özgür bir kuş gibi dolaşırdım. Arda, tıpkı bir pervane gibi etrafımda döner dururdu, gözünü üstümden ayırmaz, her şeyde bana yardımcı olmaya çalışır, adeta tozumu alırdı… Kısacası, teslim oldum. Evlenmiştik. Arda hemen aileye sıcak, yakın ve sanki yıllardır yanı başımdaymış gibi bir insan oldu. Onunla yan yana olmak, ev terliği giymek gibiydi; rahat ve kolaydı. Bir yıl sonra oğlumuz Sivas doğdu. Eşimin başka bir şehirde işi vardı ve eve haftada bir geliyordu. Her gelişinde Sivas’la bana leziz hediyeler getirirdi. Bir gelişinde, her zamanki gibi Arda’nın eşyalarını yıkamaya hazırlanırken ceplerini kontrol etmeye başladım. Bu, bende alışkanlık olmuştu. Bir defasında ehliyetini yıkamıştım… O gün bugündür, yıkamadan önce tüm cepleri iyice yokluyorum. O sefer pantolonunun cebinden katlanmış bir kağıt düştü. Açıp okudum. Uzun bir okul ihtiyaçları listesi (olay Ağustos’ta geçmişti)! Listenin sonunda çocuk el yazısıyla şunlar yazıyordu: “Baba, lütfen çabuk gel.” Anlaşılan, eşimin başka sırları da varmış! İki evli, iki hayat! Ben olay çıkarmadım; çantayı koluma taktım, henüz üç yaşını doldurmayan oğlum Sivas’ı elinden tutup anneme gittim. Uzun süre kaldık. Annem bize bir oda ayırdı: – Barışana kadar burada kalın oğlum. Vefasız eşime acı bir ders vermek aklıma geldi. Eski sınıf arkadaşım Rıdvan vardı, onu hatırladım. Rıdvan ne okulda ne sonrasında peşimi bırakmıştı. Hemen aradım: – Merhaba Rıdvan, hâlâ evli misin? – diye başladım. – Nadiye? Ne fark eder, evlenmişim, boşanmışım… Görüşsek mi? – heyecanlandı. Rıdvan’la yarım yıllık beklenmedik bir ilişkimiz oldu. Arda her ay oğlumuza nafaka getiriyordu; onları anneme teslim edip öylece gidiyordu. Eşimin Katya adında bir kadınla yaşadığını biliyordum. Onun bir önceki evliliğinden bir kızı vardı. Katya, kızının Arda’ya baba demesini istiyordu. Hepsi Arda’nın evinde yaşıyordu. Beni bırakınca Katya kızıyla başka şehirden taşındı geldi. Katya, Arda için her şeyi yapardı, ona yün çoraplar örüyor, sıcak kazaklar yapıyor, lezzetli yemekler pişiriyordu. Tüm bunları sonra öğrendim. Bu yüzden, Arda’yı hep Katya yüzünden itham ettim. O dönem, evliliğimizin artık tükenip yıkıldığını düşünüyordum. … Ama boşanma konuşmasına oturduğumuzda, birer kahve içerken, Arda ve ben anılara dalıverdik. Arda bana tarifsiz bir aşkla bağlı olduğunu, pişman olduğunu söyledi. İnatçı Katya’dan nasıl kurtulacağını bilemediğini itiraf etti. Arda’ya çok acıdım ve tekrar birbirimize döndük. Eşimin Rıdvan’dan haberi yoktu. Katya, kızıyla birlikte şehirden sonsuza dek ayrıldı. … Yedi mutlu yıl daha geçti. Sonra Arda trafik kazası geçirdi. Bacağına ameliyatlar, uzun bir fizik tedavi, bastonla yürümeye alışma… İyileşmesi iki yıl sürdü. Tüm bu süreçler onu yordu. Arda çok fazla içmeye başladı, adeta insanlıktan çıktı, kabuğuna çekildi. Bunları izlemek çok zordu. İkna sözlerim işe yaramıyordu; hem kendini hem de bizi tüketiyordu. Yardımı kesinlikle reddediyordu. Bu arada iş yerimde, dert ortağım vardı — Polat. Sigara molasında dertleşiyor, iş çıkışı benimle dolaşıyor, teselli ediyor, moral veriyordu. Polat evliydi ve eşi ikinci çocuğunu bekliyordu. Nasıl oldu da Polat’la aynı yatakta bulunduk, hâlâ aklım almıyor. Delilik! Boyu benden kısa, hiç benim tipim değil! Ve başladık! Polat beni sergiye, konsere, baleye sürüklüyordu. Eşi çocuk doğurduğunda, Polat eğlencelere ara verdi. İş yerinden ayrıldı, başka bir işe girdi. Belki de o zaman düşündü: “Gözden uzak, gönülden de uzak?” Ben ona hiç talip olmadım; kolayca ailesine döndü. Bu adam ruhumu kısa süreliğine yatıştırdı, başkasının aşkına asla bulaşmak istemiyordum. Eşim ise içmeye devam etti. … Beş yıl sonra Polat’la tesadüfen bir araya geldik; bana ciddi ciddi evlenme teklifinde bulundu. Komiğime gitti. Arda ise kısa süreliğine kendini toplamayı başardı. Çek Cumhuriyeti’ne çalışmaya gitti. Ben o süreçte örnek bir eş ve sevgi dolu anne oldum. Tüm düşüncelerim ailemdeydi. Yarım yıl sonra Arda yurtdışından döndü. Evde tadilat yaptık, yeni eşyalar aldık. Arda arabasını sonunda tamir etti. Mutlu mesut yaşa! Ama yok, yine kontrolü kaybetti, içmeye başladı. Cehennem başladı. Arkadaşları eve sarhoş halde getiriyordu, kendisi yürüyemez hale gelmişti. Bölgeyi dolaşıp kaybolan kocamı arardım, bir bankta uyurken bulur, boş ceplerle eve sürüklerdim. Neler yaşamadık ki… … Bir ilkbahar günü, otobüs durağında üzgünce beklerken, etraf cıvıl cıvıl, güneş sımsıcak parlıyor, ne var ki ben baharın coşkusuna kapalıyım. Birinin kulağıma fısıldadığını duyuyorum: – Belki derdinize çare olabilirim? Döndüm baktım, aman Allahım! Ne hoş kokulu bir beyefendi! Yaşım kırk beş! Tekrar gençleşir miyim? Mahcup oldum. İyi ki otobüs geldi, atladım gittim. Günah işlemekten kaçtım. Adam el salladı. Tüm gün onu düşündüm. Birkaç hafta nazlandım. Ama Egemen (o adamın adı) tank gibi, savunmamı kırdı! Her sabah aynı durakta beni bekliyordu. Geç kalmamaya özen gösterirdim. Uzakta görsem bile bakardım, Egemen orada mı? Görünce, gülümser, hava öpücüklerini yollardı. Bir sabah kırmızı laleler getirdi. -Dedim ki, hayır, sabah işe çiçekle mi gidilir? Bütün kızlar hemen anlar, suçsuzken suçlu olurum. Egemen gülümsedi: -Vallahi, böyle ‘büyük’ bir sonuç aklıma gelmemişti. Demeti yanımızda bizi izleyen yaşlı bir teyzeye verdi. Teyze gençleşti resmen! “Sağ ol evladım, Allah sana tatlı bir sevgili versin!” Utandım. Allah’tan genç sevgili demedi, yerin dibine girerdim! Egemen bana döndü: -Haydi Nadiye, birlikte suçlu olalım! Pişman olmazsınız. İtiraf edeyim, teklif tam zamanında ve cazipti. Zaten, eşimle ilişki yoktu ve olamazdı da. Arda çoğu zaman yatakta hareketsiz, içkiden kendinden geçmiş haldeydi. Egemen sigarasız, içkisiz, eski bir sporcu (57 yaşındaydı) ve harika bir sohbet arkadaşıydı. Boşanmış. Büyüleyici bir enerjiye sahipti. Tutku dolu bu maceraya kendimi kaptırdım! Üç yıl arada kaldım. Ruhum karıştı. Durmaya ne gücüm ne isteğim vardı. Ama ayrılmak istediğimde bile buna gücüm kalmadı. “Kız, yiğidi kovar ama gitmez” derler ya. Egemen ruhumun ve bedenimin hakimi oldu! Mal herkesin hoşuna gitse, akıl kenara çekilir derler. Yanımda olduğunda nefesim kesiliyordu! Mantığım kayboluyordu. Ama biliyordum, bu tutku iyiye gitmez. Ona aşkım yoktu. Yorgun eve dönerken, bütün sevgisiyle sarhoş ve kötü koksa bile kocama sıkıca sarılmak isterdim. Yabancının pastasına rağbet yok; insanın kendi ekmeği en tatlısı! Sanki hayatın gerçeği buydu! Ve tutku ise, “ıstırap”tan geliyor. Bir an önce Egemen’i yaşayıp bitirip, aileme dönmek istiyordum. Bilincim böyle söylese de, bedenim kendini tutkuda buluyordu. Bu ateşli tutkudan kurtulamıyordum. Oğlum Egemen’i biliyordu. Bir restoranda kız arkadaşıyla karşılaşınca Egemen’le tanıştırdım. El sıkışıp, kibarca selamlaştılar. Akşam, Sivas bana sorgular bakışlar attı. Açıklama bekliyordu. “Kollega yeni projeyi konuşmak istedi” diye şaka yaptım. “He, tabii restoran işte…” dedi ve anladı. Sivas yargılamadı. Sadece babasından ayrılmamamı istedi. “Belki babam toparlanır” dedi, “acele etme.” Ben ise yolunu şaşırmış bir koyun gibi hissediyordum. Boşanmış arkadaşım “şu saçma ilişkilerini bırak, huzur bul” diye öneride bulundu. Onu dinledim. Üçüncü kocasının kıyafetini giyen arkadaşın tecrübesi çoktu. Fakat Egemen el kaldırmaya kalkınca durabildim. – Deniz sakinken kıyıda kal… Gözümdeki perde indi. Dünya renklenmişti! Üç yıllık çile! Özgürüm! Huzur geldi! Egemen uzun süre peşimde dolaştı. Nerede bulsa affetmem için diz çökerek yalvardı… Kararlı durdum! Arkadaşım kadeh hediye etti: “Sen doğru kadının!” Arda her şeyi biliyordu, çünkü Egemen ona anlatmıştı. Egemen, benim ailemden ayrılacağımı sanıyormuş. Arda dedi ki: – Sevgilin öylesine anlatınca, sessizce ölmek istedim. Zaten suç bende! Seni kaybettim, alkolü seçtim. Aptallık ettim. Sana ne diyebilirim ki? …O günden on yıl geçti. Arda’yla iki torunumuz oldu. Bir öğle vakti, Arda elimden tuttu, pencereye yaklaştık. -Nadiye, başka yere bakma, hayatının mutluluğu benim. İnanıyor musun? – Elbette inanıyorum, biricik sevdiğim…

SEN BENİM MUTLULUĞUM MUSUN?

Aslında, evlenmeyi hiç düşünmemiştim. Eğer gelecekteki eşim olan Mehmetin ısrarcı tavırları olmasaydı, hâlâ özgür bir kuş gibi gökyüzünde süzüldüğümü hayal eden biri olurdum. Mehmet, pervane gibi etrafımda döner, beni bir an olsun gözünden ayırmaz, bana her konuda yardımcı olmaya çalışır, adeta pamuklara sarardı… Sonunda pes ettim. Evlendik.

Mehmet hemen evin içinde, yakın ve sıcak biri oldu. Onunla yaşamak sanki ev terliği giymek gibi huzurlu ve rahattı. Bir yıl sonra oğlumuz Alp doğdu. Mehmet başka bir şehirde çalışıyordu. Haftada bir eve gelir, Alpe ve bana nefis hediyeler getirirdi. Bir gün yine Mehmet eve gelmişti, ben de çamaşırlarını ayırırken alışkanlık gereği ceplerini kontrol ettim. Önceden bir kez ehliyetini yıkamıştım… O günden beri tüm cepleri el yordamıyla yokluyorum. Bu kez pantolonundan dörde katlanmış bir kağıt düştü. Açtım, okudum. Uzun bir okul listesi… Listenin sonunda çocuk el yazısıyla bir cümle: “Baba, ne olur çabuk gel.”

Demek ki kocam başka şehirde tatlı hayat sürüyor! dedim içimden. Çift eşlilik ha!

Kavga çıkarmadım, çantamı kolumun altına, Alpi ise elinden tutup anneme gittim. Uzunca bir süre… Annem bize bir oda verdi:
Burada kalın, barışana kadar yaşayın.

Kafamda bir intikam fikri belirdi. Hatırladım, bir ilkokul arkadaşım vardı: Cem. Hep benim peşimdeydi. Aradım.
Merhaba Cem, daha evlenmedin mi? Hafiften laf attım.
Aysun mu? Merhaba! Evlenmişim, boşanmışım ne fark eder… Görüşelim mi? Cem birden heyecanlandı.

Bu plansız aşk hikayesi tam yarım yıl sürdü. Mehmet her ay Alpe nafaka verdi, anneme elden teslim etti ve tek kelime etmeden uzaklaştı.

Biliyorum ki Mehmet, o sırada Sedefle birlikte yaşıyordu. Sedefin önceki evliliğinden bir kızı vardı. Sedef, kızına Mehmet Baba demesi hususunda ısrarcıydı. İlk fırsatta kızıyla beraber Mehmetin evine taşındılar. Sedef Mehmeti el üstünde tutuyordu. Ona yün çoraplar, kazaklar örer, lezzetli yemekler yapardı. Bunu sonradan öğrendim. Ömür boyu Mehmete Sedef ile laf ettim. O zaman sanıyordum ki evliliğimiz bitmiş, hayatımız baş aşağı olmuş…

Bir gün, Mehmetle bir kafede boşanma konuşacağımız bir buluşmada, birden eski güzel anılar üzerimize yağmaya başladı. Mehmet bana göklere sığmayan bir aşkla bağlı olduğunu söyledi, pişmanlığını dile getirdi. Sedefi nasıl göndereceğini bilemediğini anlattı.

O anda ona çok acıdım. Yeniden birleşmeye karar verdik. Mehmetin Cemden haberi yoktu. Sedef kızıyla beraber şehirden sonsuza kadar gitti.

Aradan yedi huzurlu, dolu dolu yıl geçti. Derken Mehmet bir trafik kazası geçirdi. Bacağına ameliyat, rehabilitasyon, baston ile yürüyüş… İyileşmesi iki yılı buldu. Tüm bu süreçler onu çok yıprattı. Mehmet bir süre sonra içkiye aşırı düşkün hale geldi. Gittikçe içine kapandı, yaşamadan vazgeçti. Onu izlemek çok acıydı. Hiçbir sözüm etkili olmuyordu. Yardımı kabullenmiyor, bizi de huzursuz ediyordu.

Tam o zamanlarda iş yerimde bir dert ortağım çıktı: Murat. Sigara molalarında beni dinler, iş çıkışı yürüyüşe çıkar, teselli ederdi. Murat evliydi. Eşi ikinci çocuğuna hamileydi. Hâlâ anlayamıyorum, nasıl oldu da bir gece aynı yatakta uyandık? İnanılmaz! Murat benden bir kafa kadar kısa, ufak tefek, hiç tipim değil üstelik!

Sonra Murat beni konserlere, sergilere, balelere sürükledi. Eşi doğurunca eğlenceler durdu. İşten ayrılıp başka bir şirkete geçti. Belki de bana “gözden ırak, gönülden de ırak” demek istedi. Ben ona hiç takılmadım, kolayca evine geri gönderdim. Sadece acımı yatıştırdı. Başkasına ait bir aşka asla müdahale etmek istemedim.

Mehmet ise içmeye devam etti.

Beş yıl sonra Muratla tesadüfen karşılaştık. Ciddi ciddi evlenmek teklif etti. Gülesim geldi.

Mehmet kendini kısacık toparladı, Çekya’ya çalışmaya gitti. Ben o sırada örnek bir eş ve şefkatli bir anne olmuştum. Yeni hedefim sadece ailemdi.

Altı ay sonra Mehmet dönüş yaptı. Evi baştan aşağı yeniledik, yeni eşyalar aldık, Mehmet arabasını zar zor tamir etti. Her şey yoluna girmişti, mutluluk başlasın derken… Yine içkiye kapıldı. Cehennem günleri başladı. Mehmeti evde sürükleyen arkadaşlarından eve getirilmiş bulduğum zamanlar oldu. Kendisi yürüyemezdi, neredeyse sürünürdü… Mahallede kocamı ararken sokak aralarında bulup eve taşıdığım geceler… Her çeşit tuhaflık oldu.

Bir ilkbahar sabahı, otobüs durağında boynu bükük bekliyorum. Etrafımda kuşlar şakıyor, güneş gülümsüyor ama ben onların bu neşesine kayıtsızım. Fısıltıyla bir ses duyuyorum:
Belki derdinizin çaresi bende…

Döndüm. Aman Allahım! Ne hoş kokulu, yakışıklı bir adam! Ben kırk beş yaşındayım; acaba tekrar genç mi olacağım? İçim ürperdi, saf bir genç kız gibi utandım. Allahtan otobüs gelmişti, hemen bindim, günaha tersten kaçtım. Adam arkadan el salladı. Tüm gün aklımda sadece o vardı. Birkaç hafta direndim, aşk oyunları oynadım…

Ama Okan (adamın adı), tank gibi ısrarcıydı. Sabahları hep durakta beni beklerdi. Artık geç kalmamaya çalışıyordum. Uzaktan bakınca acaba yine orada mı diye gözlerim onu arardı. Okan bana gülücükler gönderir, havada öpücükler savururdu.

Bir sabah elinde kocaman bir demet kırmızı lale ile geldi. Dedim ki, Ee şimdi işe bunlarla mı gideceğim? Herkes hemen anlar, rezil olurum! Okan gülümsedi:

Düşünmedim böyle “masum” bir sonucu…

Demeti oracıkta bizi izleyen yaşlı bir teyze verdi. Teyze bir anda gençleşti!
Sağ ol evladım! Sana ateşli bir sevgili diliyorum!
O an kıpkırmızı oldum, iyi ki genç bir sevgili dilemedi, yerin dibine girerdim!

Okan devam etti:
Aysun Hanım, gelin beraber rezil olalım. Pişman olmazsınız.

Doğruyu söyleyeyim, teklifi cazipti. Zaten Mehmetle aramda o dönem hiçbir şey yoktu. Mehmet çoğu zaman yatakta cansız bir odun gibi yatıyordu, içkiden tamamen kendinden geçmişti.

Okan sigara içmezdi, alkol yüzüne bakmazdı, eski bir sporcuydu (57 yaşındaydı), sohbeti çok güzeldi. Boşanmıştı. Onun içinde sanki sihirli bir çekim vardı!

Kendimi bu aşk yolculuğuna kaptırdım! Tam üç yıl Okan ile Mehmet arasında gidip geldim. Ruhum altüst olmuştu.

Ne durmaya gücüm vardı, ne gerçekten isteğim. Ama ayrılmaya niyetlendiğimde bile cesareti bulamıyordum. Hani derler ya, kız yiğidi kovar ama o gitmez diye… Okan beni tamamen ele geçirmişti! Sevdiğimiz şeye akıldan vazgeçilir. Yanımda durduğunda nefesim kesilirdi! Tam bir delilik! Ama biliyordum ki bu ateşli tutku hayırlı bir yere varmayacak. Okana aşk yoktu.

Okanla tutkulu gecelerden sonra bitkin, soluk evime döndüğümde en çok Mehmete sarılmak isterdim. İçkili, ağır, ama bana sıcak gelen eşim Ne de olsa kendi ekmeğim, başkasının pastasından daha lezzetli. Hayatın gerçeği buydu! Tutku ise acı çekmekten geliyordu. Bir an önce bu acı sona ersin, Okandan iyileşeyim ve aileme döneyim istedim, ciddiyetle düşündüm. Ama bedenim hala aşka koşuyordu. Bu güçlü istekle baş edemedim.

Alp, Okandan haberdardı. Bir gün sevgilisiyle gittiği restoranda Okanla beni görmüştü. Tanıştırmak zorunda kaldım. Alp ve Okan tokalaştılar, selamlaştılar. O akşam, Alp bana soru dolu bakışlar attı. Ben esprili bir şekilde geçiştirdim. Bir meslektaş, yeni bir proje konuşacaktık. Alp ise Hı, restoran iyiymiş, diyerek başını salladı. Yargılamadı. Sadece babasından ayrılmamamı rica etti. Belki babası toparlanır, dedi.

Kendimi kaybolmuş bir koyun gibi hissediyordum. Boşanmış bir arkadaşım “Bırak şu yıpranmış aşıkları, uslan biraz” diye tembih ediyordu. Dinledim onu. Üçüncü eşini eskitmekte olan bu kadının tecrübesi vardı. Sonunda bana mantık galip geldi; Okan bana el kaldırınca durabildim.

Burası dönüm noktasıydı. Arkadaşımın dediği gibi:
Deniz huzurlu, ama kıyıdan uzaklaşınca fırtına çıkar…

Gözümdeki perde kalktı. Hayat yeniden renkliydi. Üç yıl hüsran! Oh! Özgürüm! Nihayet iç huzuruma kavuştum!

Okan yıllarca tekrar peşimde dolandı. Her yerde beni bekledi, herkesin önünde diz çöküp af diledi… Ama ben hiç taviz vermedim. Arkadaşım bana Doğru yoldasın! yazılı bir fincan hediye etti ve sarıldı.

Mehmet ise, yaşanan her şeyi biliyordu. Okan ona bizzat telefon edip anlatmıştı. Okan, benim bir gün ailemi bırakıp ona gideceğime inanıyordu. Mehmet bana itiraf etti:
Okanın telefonunu dinlerken, sessizce ölmek istedim. Her şey tamamen benim suçum. Eşimi kaybettim. Alkolü seçtim. Ahmaklık! Sana ne diyebilirdim ki?

…On yıldan fazla oldu. Şimdi Mehmetle birlikte masada oturup kahve içiyoruz. Ben camdan baharı izliyorum. Mehmet nazikçe elimi tutuyor:
Aysun, çevreye bakma. Ben senin mutluluğunum! İnanıyor musun?

Elbette inanıyorum, bir tanem…

Rate article
Lifequest
BENİM MUTLULUĞUM MUSUN? Aslında, evlenmeye hiç niyetim yoktu. Eğer eşimin ısrarlı ilgisi olmasaydı, hâlâ özgür bir kuş gibi dolaşırdım. Arda, tıpkı bir pervane gibi etrafımda döner dururdu, gözünü üstümden ayırmaz, her şeyde bana yardımcı olmaya çalışır, adeta tozumu alırdı… Kısacası, teslim oldum. Evlenmiştik. Arda hemen aileye sıcak, yakın ve sanki yıllardır yanı başımdaymış gibi bir insan oldu. Onunla yan yana olmak, ev terliği giymek gibiydi; rahat ve kolaydı. Bir yıl sonra oğlumuz Sivas doğdu. Eşimin başka bir şehirde işi vardı ve eve haftada bir geliyordu. Her gelişinde Sivas’la bana leziz hediyeler getirirdi. Bir gelişinde, her zamanki gibi Arda’nın eşyalarını yıkamaya hazırlanırken ceplerini kontrol etmeye başladım. Bu, bende alışkanlık olmuştu. Bir defasında ehliyetini yıkamıştım… O gün bugündür, yıkamadan önce tüm cepleri iyice yokluyorum. O sefer pantolonunun cebinden katlanmış bir kağıt düştü. Açıp okudum. Uzun bir okul ihtiyaçları listesi (olay Ağustos’ta geçmişti)! Listenin sonunda çocuk el yazısıyla şunlar yazıyordu: “Baba, lütfen çabuk gel.” Anlaşılan, eşimin başka sırları da varmış! İki evli, iki hayat! Ben olay çıkarmadım; çantayı koluma taktım, henüz üç yaşını doldurmayan oğlum Sivas’ı elinden tutup anneme gittim. Uzun süre kaldık. Annem bize bir oda ayırdı: – Barışana kadar burada kalın oğlum. Vefasız eşime acı bir ders vermek aklıma geldi. Eski sınıf arkadaşım Rıdvan vardı, onu hatırladım. Rıdvan ne okulda ne sonrasında peşimi bırakmıştı. Hemen aradım: – Merhaba Rıdvan, hâlâ evli misin? – diye başladım. – Nadiye? Ne fark eder, evlenmişim, boşanmışım… Görüşsek mi? – heyecanlandı. Rıdvan’la yarım yıllık beklenmedik bir ilişkimiz oldu. Arda her ay oğlumuza nafaka getiriyordu; onları anneme teslim edip öylece gidiyordu. Eşimin Katya adında bir kadınla yaşadığını biliyordum. Onun bir önceki evliliğinden bir kızı vardı. Katya, kızının Arda’ya baba demesini istiyordu. Hepsi Arda’nın evinde yaşıyordu. Beni bırakınca Katya kızıyla başka şehirden taşındı geldi. Katya, Arda için her şeyi yapardı, ona yün çoraplar örüyor, sıcak kazaklar yapıyor, lezzetli yemekler pişiriyordu. Tüm bunları sonra öğrendim. Bu yüzden, Arda’yı hep Katya yüzünden itham ettim. O dönem, evliliğimizin artık tükenip yıkıldığını düşünüyordum. … Ama boşanma konuşmasına oturduğumuzda, birer kahve içerken, Arda ve ben anılara dalıverdik. Arda bana tarifsiz bir aşkla bağlı olduğunu, pişman olduğunu söyledi. İnatçı Katya’dan nasıl kurtulacağını bilemediğini itiraf etti. Arda’ya çok acıdım ve tekrar birbirimize döndük. Eşimin Rıdvan’dan haberi yoktu. Katya, kızıyla birlikte şehirden sonsuza dek ayrıldı. … Yedi mutlu yıl daha geçti. Sonra Arda trafik kazası geçirdi. Bacağına ameliyatlar, uzun bir fizik tedavi, bastonla yürümeye alışma… İyileşmesi iki yıl sürdü. Tüm bu süreçler onu yordu. Arda çok fazla içmeye başladı, adeta insanlıktan çıktı, kabuğuna çekildi. Bunları izlemek çok zordu. İkna sözlerim işe yaramıyordu; hem kendini hem de bizi tüketiyordu. Yardımı kesinlikle reddediyordu. Bu arada iş yerimde, dert ortağım vardı — Polat. Sigara molasında dertleşiyor, iş çıkışı benimle dolaşıyor, teselli ediyor, moral veriyordu. Polat evliydi ve eşi ikinci çocuğunu bekliyordu. Nasıl oldu da Polat’la aynı yatakta bulunduk, hâlâ aklım almıyor. Delilik! Boyu benden kısa, hiç benim tipim değil! Ve başladık! Polat beni sergiye, konsere, baleye sürüklüyordu. Eşi çocuk doğurduğunda, Polat eğlencelere ara verdi. İş yerinden ayrıldı, başka bir işe girdi. Belki de o zaman düşündü: “Gözden uzak, gönülden de uzak?” Ben ona hiç talip olmadım; kolayca ailesine döndü. Bu adam ruhumu kısa süreliğine yatıştırdı, başkasının aşkına asla bulaşmak istemiyordum. Eşim ise içmeye devam etti. … Beş yıl sonra Polat’la tesadüfen bir araya geldik; bana ciddi ciddi evlenme teklifinde bulundu. Komiğime gitti. Arda ise kısa süreliğine kendini toplamayı başardı. Çek Cumhuriyeti’ne çalışmaya gitti. Ben o süreçte örnek bir eş ve sevgi dolu anne oldum. Tüm düşüncelerim ailemdeydi. Yarım yıl sonra Arda yurtdışından döndü. Evde tadilat yaptık, yeni eşyalar aldık. Arda arabasını sonunda tamir etti. Mutlu mesut yaşa! Ama yok, yine kontrolü kaybetti, içmeye başladı. Cehennem başladı. Arkadaşları eve sarhoş halde getiriyordu, kendisi yürüyemez hale gelmişti. Bölgeyi dolaşıp kaybolan kocamı arardım, bir bankta uyurken bulur, boş ceplerle eve sürüklerdim. Neler yaşamadık ki… … Bir ilkbahar günü, otobüs durağında üzgünce beklerken, etraf cıvıl cıvıl, güneş sımsıcak parlıyor, ne var ki ben baharın coşkusuna kapalıyım. Birinin kulağıma fısıldadığını duyuyorum: – Belki derdinize çare olabilirim? Döndüm baktım, aman Allahım! Ne hoş kokulu bir beyefendi! Yaşım kırk beş! Tekrar gençleşir miyim? Mahcup oldum. İyi ki otobüs geldi, atladım gittim. Günah işlemekten kaçtım. Adam el salladı. Tüm gün onu düşündüm. Birkaç hafta nazlandım. Ama Egemen (o adamın adı) tank gibi, savunmamı kırdı! Her sabah aynı durakta beni bekliyordu. Geç kalmamaya özen gösterirdim. Uzakta görsem bile bakardım, Egemen orada mı? Görünce, gülümser, hava öpücüklerini yollardı. Bir sabah kırmızı laleler getirdi. -Dedim ki, hayır, sabah işe çiçekle mi gidilir? Bütün kızlar hemen anlar, suçsuzken suçlu olurum. Egemen gülümsedi: -Vallahi, böyle ‘büyük’ bir sonuç aklıma gelmemişti. Demeti yanımızda bizi izleyen yaşlı bir teyzeye verdi. Teyze gençleşti resmen! “Sağ ol evladım, Allah sana tatlı bir sevgili versin!” Utandım. Allah’tan genç sevgili demedi, yerin dibine girerdim! Egemen bana döndü: -Haydi Nadiye, birlikte suçlu olalım! Pişman olmazsınız. İtiraf edeyim, teklif tam zamanında ve cazipti. Zaten, eşimle ilişki yoktu ve olamazdı da. Arda çoğu zaman yatakta hareketsiz, içkiden kendinden geçmiş haldeydi. Egemen sigarasız, içkisiz, eski bir sporcu (57 yaşındaydı) ve harika bir sohbet arkadaşıydı. Boşanmış. Büyüleyici bir enerjiye sahipti. Tutku dolu bu maceraya kendimi kaptırdım! Üç yıl arada kaldım. Ruhum karıştı. Durmaya ne gücüm ne isteğim vardı. Ama ayrılmak istediğimde bile buna gücüm kalmadı. “Kız, yiğidi kovar ama gitmez” derler ya. Egemen ruhumun ve bedenimin hakimi oldu! Mal herkesin hoşuna gitse, akıl kenara çekilir derler. Yanımda olduğunda nefesim kesiliyordu! Mantığım kayboluyordu. Ama biliyordum, bu tutku iyiye gitmez. Ona aşkım yoktu. Yorgun eve dönerken, bütün sevgisiyle sarhoş ve kötü koksa bile kocama sıkıca sarılmak isterdim. Yabancının pastasına rağbet yok; insanın kendi ekmeği en tatlısı! Sanki hayatın gerçeği buydu! Ve tutku ise, “ıstırap”tan geliyor. Bir an önce Egemen’i yaşayıp bitirip, aileme dönmek istiyordum. Bilincim böyle söylese de, bedenim kendini tutkuda buluyordu. Bu ateşli tutkudan kurtulamıyordum. Oğlum Egemen’i biliyordu. Bir restoranda kız arkadaşıyla karşılaşınca Egemen’le tanıştırdım. El sıkışıp, kibarca selamlaştılar. Akşam, Sivas bana sorgular bakışlar attı. Açıklama bekliyordu. “Kollega yeni projeyi konuşmak istedi” diye şaka yaptım. “He, tabii restoran işte…” dedi ve anladı. Sivas yargılamadı. Sadece babasından ayrılmamamı istedi. “Belki babam toparlanır” dedi, “acele etme.” Ben ise yolunu şaşırmış bir koyun gibi hissediyordum. Boşanmış arkadaşım “şu saçma ilişkilerini bırak, huzur bul” diye öneride bulundu. Onu dinledim. Üçüncü kocasının kıyafetini giyen arkadaşın tecrübesi çoktu. Fakat Egemen el kaldırmaya kalkınca durabildim. – Deniz sakinken kıyıda kal… Gözümdeki perde indi. Dünya renklenmişti! Üç yıllık çile! Özgürüm! Huzur geldi! Egemen uzun süre peşimde dolaştı. Nerede bulsa affetmem için diz çökerek yalvardı… Kararlı durdum! Arkadaşım kadeh hediye etti: “Sen doğru kadının!” Arda her şeyi biliyordu, çünkü Egemen ona anlatmıştı. Egemen, benim ailemden ayrılacağımı sanıyormuş. Arda dedi ki: – Sevgilin öylesine anlatınca, sessizce ölmek istedim. Zaten suç bende! Seni kaybettim, alkolü seçtim. Aptallık ettim. Sana ne diyebilirim ki? …O günden on yıl geçti. Arda’yla iki torunumuz oldu. Bir öğle vakti, Arda elimden tuttu, pencereye yaklaştık. -Nadiye, başka yere bakma, hayatının mutluluğu benim. İnanıyor musun? – Elbette inanıyorum, biricik sevdiğim…