SEN BENİM MUTLULUĞUM MUSUN?
Aslında, evlenmeyi hiç düşünmemiştim. Eğer gelecekteki eşim olan Mehmetin ısrarcı tavırları olmasaydı, hâlâ özgür bir kuş gibi gökyüzünde süzüldüğümü hayal eden biri olurdum. Mehmet, pervane gibi etrafımda döner, beni bir an olsun gözünden ayırmaz, bana her konuda yardımcı olmaya çalışır, adeta pamuklara sarardı… Sonunda pes ettim. Evlendik.
Mehmet hemen evin içinde, yakın ve sıcak biri oldu. Onunla yaşamak sanki ev terliği giymek gibi huzurlu ve rahattı. Bir yıl sonra oğlumuz Alp doğdu. Mehmet başka bir şehirde çalışıyordu. Haftada bir eve gelir, Alpe ve bana nefis hediyeler getirirdi. Bir gün yine Mehmet eve gelmişti, ben de çamaşırlarını ayırırken alışkanlık gereği ceplerini kontrol ettim. Önceden bir kez ehliyetini yıkamıştım… O günden beri tüm cepleri el yordamıyla yokluyorum. Bu kez pantolonundan dörde katlanmış bir kağıt düştü. Açtım, okudum. Uzun bir okul listesi… Listenin sonunda çocuk el yazısıyla bir cümle: “Baba, ne olur çabuk gel.”
Demek ki kocam başka şehirde tatlı hayat sürüyor! dedim içimden. Çift eşlilik ha!
Kavga çıkarmadım, çantamı kolumun altına, Alpi ise elinden tutup anneme gittim. Uzunca bir süre… Annem bize bir oda verdi:
Burada kalın, barışana kadar yaşayın.
Kafamda bir intikam fikri belirdi. Hatırladım, bir ilkokul arkadaşım vardı: Cem. Hep benim peşimdeydi. Aradım.
Merhaba Cem, daha evlenmedin mi? Hafiften laf attım.
Aysun mu? Merhaba! Evlenmişim, boşanmışım ne fark eder… Görüşelim mi? Cem birden heyecanlandı.
Bu plansız aşk hikayesi tam yarım yıl sürdü. Mehmet her ay Alpe nafaka verdi, anneme elden teslim etti ve tek kelime etmeden uzaklaştı.
Biliyorum ki Mehmet, o sırada Sedefle birlikte yaşıyordu. Sedefin önceki evliliğinden bir kızı vardı. Sedef, kızına Mehmet Baba demesi hususunda ısrarcıydı. İlk fırsatta kızıyla beraber Mehmetin evine taşındılar. Sedef Mehmeti el üstünde tutuyordu. Ona yün çoraplar, kazaklar örer, lezzetli yemekler yapardı. Bunu sonradan öğrendim. Ömür boyu Mehmete Sedef ile laf ettim. O zaman sanıyordum ki evliliğimiz bitmiş, hayatımız baş aşağı olmuş…
Bir gün, Mehmetle bir kafede boşanma konuşacağımız bir buluşmada, birden eski güzel anılar üzerimize yağmaya başladı. Mehmet bana göklere sığmayan bir aşkla bağlı olduğunu söyledi, pişmanlığını dile getirdi. Sedefi nasıl göndereceğini bilemediğini anlattı.
O anda ona çok acıdım. Yeniden birleşmeye karar verdik. Mehmetin Cemden haberi yoktu. Sedef kızıyla beraber şehirden sonsuza kadar gitti.
Aradan yedi huzurlu, dolu dolu yıl geçti. Derken Mehmet bir trafik kazası geçirdi. Bacağına ameliyat, rehabilitasyon, baston ile yürüyüş… İyileşmesi iki yılı buldu. Tüm bu süreçler onu çok yıprattı. Mehmet bir süre sonra içkiye aşırı düşkün hale geldi. Gittikçe içine kapandı, yaşamadan vazgeçti. Onu izlemek çok acıydı. Hiçbir sözüm etkili olmuyordu. Yardımı kabullenmiyor, bizi de huzursuz ediyordu.
Tam o zamanlarda iş yerimde bir dert ortağım çıktı: Murat. Sigara molalarında beni dinler, iş çıkışı yürüyüşe çıkar, teselli ederdi. Murat evliydi. Eşi ikinci çocuğuna hamileydi. Hâlâ anlayamıyorum, nasıl oldu da bir gece aynı yatakta uyandık? İnanılmaz! Murat benden bir kafa kadar kısa, ufak tefek, hiç tipim değil üstelik!
Sonra Murat beni konserlere, sergilere, balelere sürükledi. Eşi doğurunca eğlenceler durdu. İşten ayrılıp başka bir şirkete geçti. Belki de bana “gözden ırak, gönülden de ırak” demek istedi. Ben ona hiç takılmadım, kolayca evine geri gönderdim. Sadece acımı yatıştırdı. Başkasına ait bir aşka asla müdahale etmek istemedim.
Mehmet ise içmeye devam etti.
Beş yıl sonra Muratla tesadüfen karşılaştık. Ciddi ciddi evlenmek teklif etti. Gülesim geldi.
Mehmet kendini kısacık toparladı, Çekya’ya çalışmaya gitti. Ben o sırada örnek bir eş ve şefkatli bir anne olmuştum. Yeni hedefim sadece ailemdi.
Altı ay sonra Mehmet dönüş yaptı. Evi baştan aşağı yeniledik, yeni eşyalar aldık, Mehmet arabasını zar zor tamir etti. Her şey yoluna girmişti, mutluluk başlasın derken… Yine içkiye kapıldı. Cehennem günleri başladı. Mehmeti evde sürükleyen arkadaşlarından eve getirilmiş bulduğum zamanlar oldu. Kendisi yürüyemezdi, neredeyse sürünürdü… Mahallede kocamı ararken sokak aralarında bulup eve taşıdığım geceler… Her çeşit tuhaflık oldu.
Bir ilkbahar sabahı, otobüs durağında boynu bükük bekliyorum. Etrafımda kuşlar şakıyor, güneş gülümsüyor ama ben onların bu neşesine kayıtsızım. Fısıltıyla bir ses duyuyorum:
Belki derdinizin çaresi bende…
Döndüm. Aman Allahım! Ne hoş kokulu, yakışıklı bir adam! Ben kırk beş yaşındayım; acaba tekrar genç mi olacağım? İçim ürperdi, saf bir genç kız gibi utandım. Allahtan otobüs gelmişti, hemen bindim, günaha tersten kaçtım. Adam arkadan el salladı. Tüm gün aklımda sadece o vardı. Birkaç hafta direndim, aşk oyunları oynadım…
Ama Okan (adamın adı), tank gibi ısrarcıydı. Sabahları hep durakta beni beklerdi. Artık geç kalmamaya çalışıyordum. Uzaktan bakınca acaba yine orada mı diye gözlerim onu arardı. Okan bana gülücükler gönderir, havada öpücükler savururdu.
Bir sabah elinde kocaman bir demet kırmızı lale ile geldi. Dedim ki, Ee şimdi işe bunlarla mı gideceğim? Herkes hemen anlar, rezil olurum! Okan gülümsedi:
Düşünmedim böyle “masum” bir sonucu…
Demeti oracıkta bizi izleyen yaşlı bir teyze verdi. Teyze bir anda gençleşti!
Sağ ol evladım! Sana ateşli bir sevgili diliyorum!
O an kıpkırmızı oldum, iyi ki genç bir sevgili dilemedi, yerin dibine girerdim!
Okan devam etti:
Aysun Hanım, gelin beraber rezil olalım. Pişman olmazsınız.
Doğruyu söyleyeyim, teklifi cazipti. Zaten Mehmetle aramda o dönem hiçbir şey yoktu. Mehmet çoğu zaman yatakta cansız bir odun gibi yatıyordu, içkiden tamamen kendinden geçmişti.
Okan sigara içmezdi, alkol yüzüne bakmazdı, eski bir sporcuydu (57 yaşındaydı), sohbeti çok güzeldi. Boşanmıştı. Onun içinde sanki sihirli bir çekim vardı!
Kendimi bu aşk yolculuğuna kaptırdım! Tam üç yıl Okan ile Mehmet arasında gidip geldim. Ruhum altüst olmuştu.
Ne durmaya gücüm vardı, ne gerçekten isteğim. Ama ayrılmaya niyetlendiğimde bile cesareti bulamıyordum. Hani derler ya, kız yiğidi kovar ama o gitmez diye… Okan beni tamamen ele geçirmişti! Sevdiğimiz şeye akıldan vazgeçilir. Yanımda durduğunda nefesim kesilirdi! Tam bir delilik! Ama biliyordum ki bu ateşli tutku hayırlı bir yere varmayacak. Okana aşk yoktu.
Okanla tutkulu gecelerden sonra bitkin, soluk evime döndüğümde en çok Mehmete sarılmak isterdim. İçkili, ağır, ama bana sıcak gelen eşim Ne de olsa kendi ekmeğim, başkasının pastasından daha lezzetli. Hayatın gerçeği buydu! Tutku ise acı çekmekten geliyordu. Bir an önce bu acı sona ersin, Okandan iyileşeyim ve aileme döneyim istedim, ciddiyetle düşündüm. Ama bedenim hala aşka koşuyordu. Bu güçlü istekle baş edemedim.
Alp, Okandan haberdardı. Bir gün sevgilisiyle gittiği restoranda Okanla beni görmüştü. Tanıştırmak zorunda kaldım. Alp ve Okan tokalaştılar, selamlaştılar. O akşam, Alp bana soru dolu bakışlar attı. Ben esprili bir şekilde geçiştirdim. Bir meslektaş, yeni bir proje konuşacaktık. Alp ise Hı, restoran iyiymiş, diyerek başını salladı. Yargılamadı. Sadece babasından ayrılmamamı rica etti. Belki babası toparlanır, dedi.
Kendimi kaybolmuş bir koyun gibi hissediyordum. Boşanmış bir arkadaşım “Bırak şu yıpranmış aşıkları, uslan biraz” diye tembih ediyordu. Dinledim onu. Üçüncü eşini eskitmekte olan bu kadının tecrübesi vardı. Sonunda bana mantık galip geldi; Okan bana el kaldırınca durabildim.
Burası dönüm noktasıydı. Arkadaşımın dediği gibi:
Deniz huzurlu, ama kıyıdan uzaklaşınca fırtına çıkar…
Gözümdeki perde kalktı. Hayat yeniden renkliydi. Üç yıl hüsran! Oh! Özgürüm! Nihayet iç huzuruma kavuştum!
Okan yıllarca tekrar peşimde dolandı. Her yerde beni bekledi, herkesin önünde diz çöküp af diledi… Ama ben hiç taviz vermedim. Arkadaşım bana Doğru yoldasın! yazılı bir fincan hediye etti ve sarıldı.
Mehmet ise, yaşanan her şeyi biliyordu. Okan ona bizzat telefon edip anlatmıştı. Okan, benim bir gün ailemi bırakıp ona gideceğime inanıyordu. Mehmet bana itiraf etti:
Okanın telefonunu dinlerken, sessizce ölmek istedim. Her şey tamamen benim suçum. Eşimi kaybettim. Alkolü seçtim. Ahmaklık! Sana ne diyebilirdim ki?
…On yıldan fazla oldu. Şimdi Mehmetle birlikte masada oturup kahve içiyoruz. Ben camdan baharı izliyorum. Mehmet nazikçe elimi tutuyor:
Aysun, çevreye bakma. Ben senin mutluluğunum! İnanıyor musun?
Elbette inanıyorum, bir tanem…




