Babam Her Şeyi Daha İyi Yapar – Maks, seninle konuşmamız lazım. Olga, masa örtüsünü düzelterek görünmez kırışıkları gidermeye çalışıyordu. Parmakları titriyordu, saklamaya uğraştığı heyecanı ele veriyordu. Maksim, karşısında oturmuş, telefona gömülmüş, başparmakları ekranda dans ediyordu. Onun gösterişli ilgisizliği en büyük silahıydı. – Oğlum… Sana çok önemli bir şey anlatmak istiyorum. Cevap yoktu; sadece ekranın tıklama sesleri. Olga derin bir nefes aldı, haftalardır ertelediği konuşmaya cesaretini topladı. – Babanla ayrıldıktan sonra… Sergei ile tanışmanı sağlamadan önce tam altı ay bekledim. Acele etmedim, anlıyor musun? İlişkimizin ciddiyetinden emin olmak istedim. Maksim’in parmakları ekranda durdu birden. Genç adam başını kaldırdı, gözlerinde öyle bir öfke parladı ki Olga irkildi. – Cidden mi? – dişlerinin arasından zorla çıkardı kelimeleri. – O adamı, o yabancıyı gerçekten ciddiye mi alıyorsun? Babamın yanına bile yaklaşamaz! Babam her şeyde daha iyiydi! Maksim, bu adamı evlerinin kapısında ilk gördüğü günü yanlış bir köşe gibi acıyla hatırladı. Yabancı adam, evlerinin kapısında, annesinin huzursuz gülümsemesi, yabancı parfüm kokusu… Sanki babasının kutsal yerini işgale gelmiş bir düşman. – O yabancı değil, – dedi Olga yumuşakça. – O benim eşim. – Senin! – Maksim telefonu masaya fırlattı. – Benim için hiç kimse! Benim babam bir tek babam. O adam… Cümleyi tamamlamasa da sesindekı küçümseme her şeyi anlatıyordu. Sergei gerçekten uğraşıyordu. Akşamları Maksim’in yamuk bisikletiyle garajda uğraşıyor, elleri yağ içinde, alnı terli, dudağında inatçı bir gülümseme: Her şeye rağmen pes etmeyen bir adam. – Bak, bisikletin gövdesini düzelttim, – ellerini bir bezle silerken söylüyordu. – Yarın tekrar sürebilirsin. Karşılık yoktu. Sessizlik, buz gibi. Sergei akşamları yanına oturup fizik denklemlerini basitçe anlatmaya çalışıyordu. – Bak şimdi, x’i buraya taşırsan… – Anladım, – diye kesiyordu Maksim, aslında hiç anlamadan. Yeter ki kurtulsun. Her sabah mutfak bal ve sıcak kreple doluyordu – Maksim’in en sevdiği kahvaltı. Sergei her biri özenle hazırlanmış krepleri tabağa diziyor, önüne koyuyordu. – Babam onları daha ince yapardı, – diyordu Maksim, yemeğe dokunmadan. – Ve balı da gerçek olurdu. Bu ne ki, tadı bile yok. Onun her çabası buz duvarına çarpıyordu. Maksim, üzücü bir inatla her ama her şeye bir eksiklik buluyor, küçücük detayları bile babasıyla kıyaslamak için fırsat ediniyordu. – Babam hiç bağırmazdı. – Babam benim neyi sevdiğimi her zaman bilirdi. – Babam her şeyi doğru yapardı. Olga ile Sergei’nin düğünü gergin ateşkesi patlattı. Maksim için annesinin evlilik kararı ihanetti – kesin, geri dönülmez ihanet. Ev mayın tarlasına dönmüştü. Her sabah gergin sessizlik, her akşam çarpılan kapılar. Farkında olmadan bir ajan gibi olmuştu Maksim. Üvey babasının her hatasını dedektif titizliğiyle not ediyordu. Akşam yemeğinde söylenen bir sert söz – kaydedildi. Ev ödeviyle ilgili bir oflama – aklında. Yorgun “şimdi olmaz” – garez listesine eklendi. – Baba, o yine bana bağırdı, – diye fısıldıyordu Maksim, odasına kapanıp telefonda. – Öyle mi? – Andrey karşı tarafta sahte bir merhametle tıklıyordu. – Benim canım oğlum… Hatırlıyor musun, eskiden her hafta sonu parka giderdik ha? – Hatırlıyorum… – İşte o gerçek aileydi. Şimdi olan ne ki? Andrey, oğlunun aile içi sürtüşmelerini dramatize edip eski günleri abartıyor, güneşin daha parlak, çimenin daha yeşil, ve kendisinin kusursuz bir baba olduğu hayallerine takılıyordu. Sergei ise kendi evinde istenmeyen bir misafir gibiydi. Her Maksim bakışında “burada fazlasın, yerini işgal ediyorsun, asla aile olmayacaksın” sesi vardı. Yorgunluk birikiyor, omuzlarında görünmez bir yük gibi çöküyordu. Her şey bir akşam, sıradan bir yemekte dağıldı. – Beni terbiye etmeye hakkın yok! – diye bağırdı Maksim, Sergei telefonu masadan kaldırmasını istediğinde. – Sen benim için hiç kimsesin! Anladın mı, hiç kimse! Olga elinde çatalla dondu kaldı. İçinde bir şey çatladı. Maksim, kocasına öyle bir nefretle bakıyordu ki hava elektriklendi. – Benim babam senden her şeyde daha iyi. Sen… sen… Babam diyor ki her şeyi sen bozuyorsun! Onunla yaşasam daha mutlu olurdum! – Yeter, – dedi Olga, sessizce. – Artık bu kadar. Ertesi sabah eski kocasının numarasını çevirdi Olga. Parmakları titriyordu, ama kararlıydı. – Andrey, – diye başladı duru bir sesle, – madem kendini en iyi ebeveyn olarak görüyorsun, Maksim’i al. Tamamen al. Hatta nafaka da öderim. Uzun bir sessizlik oldu. – Yani… şimdi uygun bir zaman değil… – kekeledi Andrey. – İş, seyahatler… İsterdim ama… Andrey kıvırdı, telefonda kağıtlar hışırdadı, öksürdü. – Bak, Olga… Benim durumum pek rahat değil. Evim de tek oda. Daha yeni tadilata başladım. İş de biliyorsun, saatleri belirsiz. Olga sessizce onun kaçamak mazeretlerini dinledi. – Ve şey… Natasha… yani kız arkadaşım… O da çocukla yaşamak istemiyor. Yeni taşındık, birbirimize alışıyoruz daha… Adam, oğlunu annesinin yeni ailesine karşı dolduran adam, her akşam zehirli sözler fısıldayan adam, şimdi “tek oda”, tadilat, kadın sorunlarından bahsediyordu. – Anladım Andrey, – dedi Olga, sesi düz. – Dürüstlüğün için teşekkür ederim. Yanıtı beklemeden telefonu kapadı. O akşam Olga oğlunu oturma odasına çağırdı. Maksim alışıldık meydan okuma ifadesiyle koltuğa oturdu ama annesinin bakışı bir anda yumuşattı onu. – Bugün babanla konuştum. Maksim irkildi, öne eğildi. – Ne dedi? Olga karşısına oturdu. – Seni almaya hazır değil. Ne şimdi, ne sonra. Yeni bir ilişkisi var, yeni bir hayatı ve orada sana yer yok. – Yalan söylüyorsun! Hep yalan söylüyorsun! – diye atıldı Maksim. – Babam beni seviyor! Kendisi söyledi… – Konuşmak kolay, – dedi Olga, sesi ciddi. – Ama sana teklif ettiğimde tadilatını, tek odasını hatırladı. Maksim itiraz etmek istedi ama olmadı. – Şimdi iyi dinle, – dedi Olga, öne eğildi. – Artık kıyaslama yok. Babana rapor yok. Sergei’ye saygısızlık yok. Ya hepimiz bir aileyiz – üçümüz birlikte – ya da babana, seni istemeyen babana gidersin. Ne yapıp edip sana yer hazırlatırım. Ve gözünle görürsün gerçekleri. Maksim hareketsiz oturdu, sadece büyümüş gözbebekleri her şeyi dinlediğini gösteriyordu. – Anne… – Şaka yapmıyorum, – Olga gülümsüzce. – Seni hayattan fazla seviyorum. Ama evliliğimi yıkmana izin vermem. Çok kötü davranıyorsun. Uzun süredir sabrettim. Artık yeter. Seçimini yap. Maksim dondu. Her şey, iyi babaya karşı kötü üvey baba denklemi, bir anda parça parça oldu. Babası onu istemiyor. Babası Natasha’yı ve tadilatı seçti. Babası sadece… annesine acı vermek için kullandı onu? Acı gerçek yavaşça gelip yerleşti. Tüm o akşam telefonları, sahte şefkat, “başka ne yaptı?” soruları – sevgi değil. Silah. Andrey intikam için cephane topluyor, Maksim de ona yardım ediyordu. Genç adam boğazındaki düğümü yutkunarak geçirdi. Ya Sergei? Aylarca eziyet ettiği, sabırla bisikletini onaran, sabahları krepler hazırlayan, pes etmeyen, savaşan, hep kalan adam… …Değişmek zordu. İlk haftalar Maksim odasına kapanıp Sergei’ye yüz göstermemeye çalıştı. Kendini çocuk gibi davranmış olmaktan utanıyordu. Ne zaman onu görse “sen benim için hiç kimsesin” cümlesi aklına geliyor, yerin dibine geçmek istiyordu. Herkes hassas davranıyordu, konuşmalar dikkatliydi. Ev, yoğun bakım odası gibiydi; hassas hayatta kalma savaşı. İlk adım fizik ödeviyle geldi. Maksim saatlerce uğraştı, kurşun kalemi kemirdi ve sonunda pes edip sordu: – Sergei… – ismi zor çıktı, dilinde takıldı. – Yardım edebilir misin? Şu vektörlerde bir gariplik var. Sergei dizüstü bilgisayardan başını kaldırdı. Gözlerinde ne şaşkınlık, ne sevinç – sadece usulca bir onay. – Bakalım birlikte. Bir ay sonra beraber balık tutmaya gittiler. Sahilde oturup, oltaya bakıp Maksim bir anda anlatmaya başladı – okuldan, arkadaşlarından, hoşlandığı kızdan… Artık karşılaştırma yoktu. Sadece sohbet. Sergei dinledi, başını salladı, bazen bir şeyler ekledi. Maksim anladı ki aile olmak sesli sevgi gösterisi, abartılı hatıralar değil; sabahları sessizce kahvaltı, sabır, herkes karşıyken bile yılmamaktır. Oğlan bir seçim yaptı. Doğru olanı…

Mert, konuşmamız gerek.

Sevim masanın örtüsünü düzeltirken parmakları titriyordu, hayali kırışıklıkları özenle gideriyor gibi yapıyordu. El hareketleri endişesini ele veriyordu, oysa sesini düz tutmak için ne kadar uğraşmıştı. Mert karşısında, telefonuna gömülmüş, başparmaklarını ekran üzerinde abartılı bir dikkatle gezdiriyordu. Görmezden gelmek en sevdiği savunma şekliydi.

Oğlum Seninle önemli bir şey konuşmak istiyorum.

Hiç cevap yok. Sadece ekrana dokunan parmakların sesi.

Sevim derin bir nefes aldı, bir haftadır ertelediği kelimeler için cesaretini topladı.

Biliyorsun, babanla boşandığımızda Altı ay bekledim seni Kemal’le tanıştırmadan önce. Acele etmedim, anla beni. Gerçekten ciddi olup olmadığımı görmek istedim.

Mertin parmakları ekrandan çekildi. Genç çocuk başını kaldırdı. Gözlerinde öyle bir öfke parladı ki Sevim istemsizce geriye çekildi.

Ciddi mi?! dişlerinin arasından söyledi. Sen o adamla, o yabancıyla ciddi olduğunu mu düşünüyorsun? Babamın tırnağının yanına bile yaklaşamaz. Babam her zaman en iyisi!

Mertin hafızasında, ilk tanıştikları günü bir yara gibi hatırlıyordu: Kapıdaki uzun yabancı adam, annesinin gergin gülümsemesi, antrede tuhaf bir parfüm kokusu. Sanki bir istilacı, evin kutsal babalık köşesine el koymuştu.

O yabancı değil, Sevim yumuşakça karşılık verdi. O artık eşim.
Senin eşin! Mert telefonu masaya fırlattı. Ama benim hiçbir şeyim değil! Benim babam, sadece babam. O adam

Devam etmedi, ama sesi her şeyden fazlasını anlatıyordu.

Kemal gerçekten uğraşıyordu. Allah biliyor ya, ne çok uğraşıyordu. Akşamları garajda Mertin yamulan bisikletinin başında ter döküyordu. Ellerine yağ bulaşmış, alnı ter içinde, ama pes etmeyen bir adamın kararlı gülümsemesiyle uğraşıyordu.

Bak, gövdesini düzelttim, ellerini bezle silerken söylüyordu. Yarın sürersin mi?

Yanıt olarak sadece sessiz bir buz gibi bir hava.

Akşamları Kemal masada Mertin yanına oturur, matematik problemini en sade haliyle anlatmaya çalışıyordu.

Bak, xi buraya taşırsan
Anladım, diye lafa giriyor Mert, aslında anlamamış olsa da, sadece kurtulmak istiyordu.

Her sabah mutfak, ballı ince krep kokusuyla doluyordu. Kemal onları özenle üst üste koyup Mertin önüne bırakıyordu.

Babam daha ince yapıyordu, tabağa ucundan dokunurken söylüyordu Mert. Hem onun aldığı bal gerçekti. Bu tatlı hiç güzel değil.

Her ilgi gösterisi Mert’in duvarına çarpıyordu, genç çocuk adeta küçük ayrıntıları biriktirip Kemali babasıyla kıyaslamak için sebep topluyordu.

Babam hiç sesini yükseltmezdi.
Babam neyi sevdiğimi hep bilirdi.
Babam her şeyi doğru yapardı.

Sevim ve Kemalin nikâhı kırılgan barışı tamamen bitirdi. Mert pasaporttaki damgayı ihanete dönüştürdü. Ev bir mayın tarlasına döndü; her sabah gergin sessizlik, her akşam kapıların çarpması.

Ve Mert, farkına varmadan gizli bir ajan oldu. Bütün hatalardan, çatık kaşlardan, kırıcı bir şimdi değilden dosya oluşturdu.

Baba, o adam yine bana bağırdı, diye fısıldıyordu Mert telefonda, odasında.

Gerçekten mi? Kadir telefonda yapmacık bir şefkatle tıklıyordu diliyle. Canım oğlum, hatırlıyor musun parka nasıl giderdik her hafta sonu?
Hatırlıyorum

İşte gerçek aile buydu. Şimdiki gibi değil.

Kadir, oğlunun anlattıklarını boyayıp büyütüyor, sıradan ev içi tartışmaları vahşi hikayelere çeviriyordu. Eski günleri abartarak anlatıyordu; o zaman güneş daha parlak, çimenler daha yeşil, baba ise kusursuzdu.

Kemal evinde misafir gibi hissediyordu. Mertin her bakışı: Sen burada fazlasın. Yerin başkasının. diyordu. Hiçbir zaman ailenin parçası olmamıştı.

Yorgunluk Kemalin üzerine ağır bir yük gibi çökmüştü.

Her şey sıradan bir akşam yemeğinde dağıldı.

Senin beni terbiye etmeye hakkın yok! Mert bir anda bağırdı, Kemal telefona elini bırakmasını isteyince. Sen bana hiçbir şeysin! Anladın mı? Hiçbir şeysin!

Sevim, elinde çatal, donakaldı. Bir şeyler içinde çatladı. Oğlu öyle bir nefretle bakıyordu ki hava ağırlaştı.

Babam senden daha iyi. Hem her şeyde. Babam diyor ki, sen olanı da bozuyorsun. Babamla olsam daha mutlu olurdum!
Yeter, dedi Sevim, kısık bir sesle. Gerçekten yeter.

Ertesi sabah, eski kocasının numarasını çevirdi. Parmakları titriyordu ama kararlılığını bırakmadı.

Kadir, sesinde duygusuzluk vardı, eğer kendini daha iyi bir ebeveyn sanıyorsan, Merti al. Sonsuza dek. Karşı değilim, hatta nafaka bile verebiliriz.

Telefondaki sessizlik sonsuz gibi sürdü.

Ya şimdi öyle bir zaman ki Kadir kekelemeye başladı. İş var, seyahatler İsterdim ama

Kadir bahanelere boğuldu; bir arada bir şeyler hışırdadı, öksürdü.

Bak Sevim benim durumum şu ara kritik, evim küçük, tek oda zaten. Tadilat sürüyor. Farkındasın, işim de düzensiz.

Sevim susup onu kendi bahanelerinde boğulmaya bıraktı.

Hem bir de, Asiye yeni sevgilim, çocuk istemiyor şimdilik evde. Yeni taşındık zaten, birbirimize alışıyoruz

Oğlu üzerinden annesinin ailesini sabote etmeye çalışıp şimdi küçük ev, tadilat, Asiye hazır değil diye sızlanan adam

Anladım, teşekkürler dürüstlüğün için, Kadir, dedi Sevim ve cevabını beklemeden kapattı.

Aynı akşam, Sevim oğlunu salona çağırdı. Mert, başına buyruk, koltuğa kaykıldı ama annesinin bakışı ona sessizliği öğretti.

Bugün babanla konuştum.

Mert gerildi.

Ne dedi?

Sevim karşısına oturdu.

Seni almak istemiyor. Şimdi de istemiyor, sonra da. Yeni hayatı, yeni bir kadını var, artık orada sana yer yok.
Yalan! Hep yalan söylüyorsun! Mert ayağa kalktı. Babam beni seviyor! Kendi söyledi bana
Söylemek kolay, dedi Sevim yavaşça. Ben ona seni al dedim, tadilat, küçük ev deyip kestirip attı.

Mert itiraz etmek istedi ama kelimeler boğazına takıldı.

Şimdi iyi dinle, Sevim öne eğildi. Bir daha kıyaslama duymayacağım. Babana casusluk yok, Kemale saygısızlık yok. Üçümüz aile olacağız, ya da babanın yanına gidersin istese de istemese de onu zorlarım. Gidersin ve kendi gözlerinle görürsün, baban aslında kimmiş.

Mert kıpırdamadı, ama gözbebeklerinde her kelime yankılandı.

Anne
Şaka yapmıyorum, gülümsemesiz bakıyordu Sevim. Seni her şeyden çok seviyorum ama evliliğimi mahvetmene izin veremem. Davranışın çok kötüydü, uzun süre sabrettim. Artık yeter. Seçimini yap.

Mert dondu kaldı. O basit sandığı dünya iyi baba, kötü üvey baba bir anda tuzla buz oldu. Babası onu almak istemiyor. Babası, Asiyeyi ve tadilatı seçti. Babası sadece annesinden intikam almak için onu kullanmıştı?

O acı gerçek yavaşça kafasına dank etti. O akşam telefonlar, sahte şefkatli sözler, daha başka ne yaptı? soruları hepsi silahmış meğerse. Kadir eski karısına karşı bir savaş veriyordu, Mert de ona cephane yetiştiriyordu.

Genç çocuk yutkundu.

Peki ya Kemal? Aylarca, sabırla bisikletin çerçevesini düzeltmeye çalışan, Mert garajdan geçerken dayanmaya devam eden o adam. Her sabah ballı krep için erken kalkan. Hiç pes etmeyen, bırakmayan, her şeye rağmen denemekten vazgeçmeyen

Değişim zordu. İlk haftalar odasında saklandı, Kemalin gözlerine bakmaktan kaçındı. Çocukça davrandığını itiraf etmek sonsuz bir utançtı. Her karşılaştıklarında sen bana hiçbir şeysin dediği anı hatırlıyor, yerin dibine geçmek istiyordu.

Evde herkes temkinliydi. Herkes ölçülü konuşuyor, etrafı kolluyordu. Ev, yoğun bakım gibi bir hal almıştı.

İlk adım fizik ödeviyle geldi. Mert iki saat uğraştı, kalemi yedi yuttu ve sonunda pes edip cesaretini topladı.

Kemal kelimeyi söylemek zor geldi. Yardım eder misin? Şu vektörler saçma sapan.

Kemal dizüstünden başını kaldırdı. Ne şaşırma, ne sevinç sadece sakin bir kabul.

Gel bakalım, beraber bakalım.

Bir ay sonra birlikte balık tutmaya gittiler. Kıyıda oturup yemleri izlediler, Mert bir anda konuşmaya başladı: okulu, arkadaşlarını, yan sınıftaki Deryayı anlattı hiç kıyas yapmadan, sadece sohbet.

Kemal dinledi, arada bir fikir söyledi. O zaman Mert anladı: gerçek aile gürültülü sevgi sözlerinde ya da geçmişin güzelleştirilmiş anılarında değilmiş. Sabah sessiz kahvaltılarında, sabırda, herkes karşı iken yanında kalmayı seçmekteymiş.

Mert seçimini yaptı. DoğruyuO günden sonra, evin havası ağır değil, başka bir sessizliğe bıraktı yerini; kabullenmenin, yeni filizlenen umudun sessizliğine. Sevim sabahları Mertin saçını okşarken geldin mi yanımıza bakışı atıyor, Kemal aynı sessiz kararlılıkla sofrayı kuruyordu.

Bir akşam, Mert garajda Kemalin yanına sokuldu. Bisikletin zinciri eski günler gibi değil, ama birlikte yağlarken, Mert ilk kez güldü.

Yarın sürmeye gidelim mi?
Tabii ki, dedi Kemal, hafif bir tebessümle.

Mert, yavaşça, ama her geçen gün daha fazlasıyla Kemalin yanına oturuyor, evin ritmine ayak uyduruyordu. Artık sen bana hiçbir şeysin demiyordu; sessizce, her davranışıyla sen de bizimlesin diyordu.

Bir akşam, mutfakta krep kokusu yükselirken Sevim, oğlunun babasına kısa bir mesaj yazdığını gördü: Merak etme, iyiyim. Sonra telefonu kapatıp sofraya döndü; önünde annesi, yanında Kemal.

Ve o anda, her şeyin savaşı değil, barışı kendiliğinden başlamıştı.

Mert, başını önüne eğip, bir kez daha baktı: Bu sofra, bu ev, bu insanlar; geçmişin gölgesinde değil, kendi ışığında ayakta duruyordu. Kimsenin yedeği, kimsenin fazlası yoktu artık.

Dışarıda bahar başlamıştı. İçeride, ilk kez huzur çiçek açtı.

Rate article
Lifequest
Babam Her Şeyi Daha İyi Yapar – Maks, seninle konuşmamız lazım. Olga, masa örtüsünü düzelterek görünmez kırışıkları gidermeye çalışıyordu. Parmakları titriyordu, saklamaya uğraştığı heyecanı ele veriyordu. Maksim, karşısında oturmuş, telefona gömülmüş, başparmakları ekranda dans ediyordu. Onun gösterişli ilgisizliği en büyük silahıydı. – Oğlum… Sana çok önemli bir şey anlatmak istiyorum. Cevap yoktu; sadece ekranın tıklama sesleri. Olga derin bir nefes aldı, haftalardır ertelediği konuşmaya cesaretini topladı. – Babanla ayrıldıktan sonra… Sergei ile tanışmanı sağlamadan önce tam altı ay bekledim. Acele etmedim, anlıyor musun? İlişkimizin ciddiyetinden emin olmak istedim. Maksim’in parmakları ekranda durdu birden. Genç adam başını kaldırdı, gözlerinde öyle bir öfke parladı ki Olga irkildi. – Cidden mi? – dişlerinin arasından zorla çıkardı kelimeleri. – O adamı, o yabancıyı gerçekten ciddiye mi alıyorsun? Babamın yanına bile yaklaşamaz! Babam her şeyde daha iyiydi! Maksim, bu adamı evlerinin kapısında ilk gördüğü günü yanlış bir köşe gibi acıyla hatırladı. Yabancı adam, evlerinin kapısında, annesinin huzursuz gülümsemesi, yabancı parfüm kokusu… Sanki babasının kutsal yerini işgale gelmiş bir düşman. – O yabancı değil, – dedi Olga yumuşakça. – O benim eşim. – Senin! – Maksim telefonu masaya fırlattı. – Benim için hiç kimse! Benim babam bir tek babam. O adam… Cümleyi tamamlamasa da sesindekı küçümseme her şeyi anlatıyordu. Sergei gerçekten uğraşıyordu. Akşamları Maksim’in yamuk bisikletiyle garajda uğraşıyor, elleri yağ içinde, alnı terli, dudağında inatçı bir gülümseme: Her şeye rağmen pes etmeyen bir adam. – Bak, bisikletin gövdesini düzelttim, – ellerini bir bezle silerken söylüyordu. – Yarın tekrar sürebilirsin. Karşılık yoktu. Sessizlik, buz gibi. Sergei akşamları yanına oturup fizik denklemlerini basitçe anlatmaya çalışıyordu. – Bak şimdi, x’i buraya taşırsan… – Anladım, – diye kesiyordu Maksim, aslında hiç anlamadan. Yeter ki kurtulsun. Her sabah mutfak bal ve sıcak kreple doluyordu – Maksim’in en sevdiği kahvaltı. Sergei her biri özenle hazırlanmış krepleri tabağa diziyor, önüne koyuyordu. – Babam onları daha ince yapardı, – diyordu Maksim, yemeğe dokunmadan. – Ve balı da gerçek olurdu. Bu ne ki, tadı bile yok. Onun her çabası buz duvarına çarpıyordu. Maksim, üzücü bir inatla her ama her şeye bir eksiklik buluyor, küçücük detayları bile babasıyla kıyaslamak için fırsat ediniyordu. – Babam hiç bağırmazdı. – Babam benim neyi sevdiğimi her zaman bilirdi. – Babam her şeyi doğru yapardı. Olga ile Sergei’nin düğünü gergin ateşkesi patlattı. Maksim için annesinin evlilik kararı ihanetti – kesin, geri dönülmez ihanet. Ev mayın tarlasına dönmüştü. Her sabah gergin sessizlik, her akşam çarpılan kapılar. Farkında olmadan bir ajan gibi olmuştu Maksim. Üvey babasının her hatasını dedektif titizliğiyle not ediyordu. Akşam yemeğinde söylenen bir sert söz – kaydedildi. Ev ödeviyle ilgili bir oflama – aklında. Yorgun “şimdi olmaz” – garez listesine eklendi. – Baba, o yine bana bağırdı, – diye fısıldıyordu Maksim, odasına kapanıp telefonda. – Öyle mi? – Andrey karşı tarafta sahte bir merhametle tıklıyordu. – Benim canım oğlum… Hatırlıyor musun, eskiden her hafta sonu parka giderdik ha? – Hatırlıyorum… – İşte o gerçek aileydi. Şimdi olan ne ki? Andrey, oğlunun aile içi sürtüşmelerini dramatize edip eski günleri abartıyor, güneşin daha parlak, çimenin daha yeşil, ve kendisinin kusursuz bir baba olduğu hayallerine takılıyordu. Sergei ise kendi evinde istenmeyen bir misafir gibiydi. Her Maksim bakışında “burada fazlasın, yerini işgal ediyorsun, asla aile olmayacaksın” sesi vardı. Yorgunluk birikiyor, omuzlarında görünmez bir yük gibi çöküyordu. Her şey bir akşam, sıradan bir yemekte dağıldı. – Beni terbiye etmeye hakkın yok! – diye bağırdı Maksim, Sergei telefonu masadan kaldırmasını istediğinde. – Sen benim için hiç kimsesin! Anladın mı, hiç kimse! Olga elinde çatalla dondu kaldı. İçinde bir şey çatladı. Maksim, kocasına öyle bir nefretle bakıyordu ki hava elektriklendi. – Benim babam senden her şeyde daha iyi. Sen… sen… Babam diyor ki her şeyi sen bozuyorsun! Onunla yaşasam daha mutlu olurdum! – Yeter, – dedi Olga, sessizce. – Artık bu kadar. Ertesi sabah eski kocasının numarasını çevirdi Olga. Parmakları titriyordu, ama kararlıydı. – Andrey, – diye başladı duru bir sesle, – madem kendini en iyi ebeveyn olarak görüyorsun, Maksim’i al. Tamamen al. Hatta nafaka da öderim. Uzun bir sessizlik oldu. – Yani… şimdi uygun bir zaman değil… – kekeledi Andrey. – İş, seyahatler… İsterdim ama… Andrey kıvırdı, telefonda kağıtlar hışırdadı, öksürdü. – Bak, Olga… Benim durumum pek rahat değil. Evim de tek oda. Daha yeni tadilata başladım. İş de biliyorsun, saatleri belirsiz. Olga sessizce onun kaçamak mazeretlerini dinledi. – Ve şey… Natasha… yani kız arkadaşım… O da çocukla yaşamak istemiyor. Yeni taşındık, birbirimize alışıyoruz daha… Adam, oğlunu annesinin yeni ailesine karşı dolduran adam, her akşam zehirli sözler fısıldayan adam, şimdi “tek oda”, tadilat, kadın sorunlarından bahsediyordu. – Anladım Andrey, – dedi Olga, sesi düz. – Dürüstlüğün için teşekkür ederim. Yanıtı beklemeden telefonu kapadı. O akşam Olga oğlunu oturma odasına çağırdı. Maksim alışıldık meydan okuma ifadesiyle koltuğa oturdu ama annesinin bakışı bir anda yumuşattı onu. – Bugün babanla konuştum. Maksim irkildi, öne eğildi. – Ne dedi? Olga karşısına oturdu. – Seni almaya hazır değil. Ne şimdi, ne sonra. Yeni bir ilişkisi var, yeni bir hayatı ve orada sana yer yok. – Yalan söylüyorsun! Hep yalan söylüyorsun! – diye atıldı Maksim. – Babam beni seviyor! Kendisi söyledi… – Konuşmak kolay, – dedi Olga, sesi ciddi. – Ama sana teklif ettiğimde tadilatını, tek odasını hatırladı. Maksim itiraz etmek istedi ama olmadı. – Şimdi iyi dinle, – dedi Olga, öne eğildi. – Artık kıyaslama yok. Babana rapor yok. Sergei’ye saygısızlık yok. Ya hepimiz bir aileyiz – üçümüz birlikte – ya da babana, seni istemeyen babana gidersin. Ne yapıp edip sana yer hazırlatırım. Ve gözünle görürsün gerçekleri. Maksim hareketsiz oturdu, sadece büyümüş gözbebekleri her şeyi dinlediğini gösteriyordu. – Anne… – Şaka yapmıyorum, – Olga gülümsüzce. – Seni hayattan fazla seviyorum. Ama evliliğimi yıkmana izin vermem. Çok kötü davranıyorsun. Uzun süredir sabrettim. Artık yeter. Seçimini yap. Maksim dondu. Her şey, iyi babaya karşı kötü üvey baba denklemi, bir anda parça parça oldu. Babası onu istemiyor. Babası Natasha’yı ve tadilatı seçti. Babası sadece… annesine acı vermek için kullandı onu? Acı gerçek yavaşça gelip yerleşti. Tüm o akşam telefonları, sahte şefkat, “başka ne yaptı?” soruları – sevgi değil. Silah. Andrey intikam için cephane topluyor, Maksim de ona yardım ediyordu. Genç adam boğazındaki düğümü yutkunarak geçirdi. Ya Sergei? Aylarca eziyet ettiği, sabırla bisikletini onaran, sabahları krepler hazırlayan, pes etmeyen, savaşan, hep kalan adam… …Değişmek zordu. İlk haftalar Maksim odasına kapanıp Sergei’ye yüz göstermemeye çalıştı. Kendini çocuk gibi davranmış olmaktan utanıyordu. Ne zaman onu görse “sen benim için hiç kimsesin” cümlesi aklına geliyor, yerin dibine geçmek istiyordu. Herkes hassas davranıyordu, konuşmalar dikkatliydi. Ev, yoğun bakım odası gibiydi; hassas hayatta kalma savaşı. İlk adım fizik ödeviyle geldi. Maksim saatlerce uğraştı, kurşun kalemi kemirdi ve sonunda pes edip sordu: – Sergei… – ismi zor çıktı, dilinde takıldı. – Yardım edebilir misin? Şu vektörlerde bir gariplik var. Sergei dizüstü bilgisayardan başını kaldırdı. Gözlerinde ne şaşkınlık, ne sevinç – sadece usulca bir onay. – Bakalım birlikte. Bir ay sonra beraber balık tutmaya gittiler. Sahilde oturup, oltaya bakıp Maksim bir anda anlatmaya başladı – okuldan, arkadaşlarından, hoşlandığı kızdan… Artık karşılaştırma yoktu. Sadece sohbet. Sergei dinledi, başını salladı, bazen bir şeyler ekledi. Maksim anladı ki aile olmak sesli sevgi gösterisi, abartılı hatıralar değil; sabahları sessizce kahvaltı, sabır, herkes karşıyken bile yılmamaktır. Oğlan bir seçim yaptı. Doğru olanı…