Yeniden Doğan Mutluluk — Beyefendi, lütfen peşimde dolaşmayı bırakın! Size söylemiştim, eşimin yasını tutuyorum. Beni takip etmeyin, korkmaya başlıyorum! — diye neredeyse çığlık atıyordum. — Hatırlıyorum… Ama sanki yasınızı kendiniz için tutuyorsunuz gibi geliyor bana. Affedin, — diyordu ısrarcı… hayranım. …Bir kaplıcada dinleniyordum. Sessizlik ve kuş sesleri istiyordum, ısrarcı erkeklerin değil. Yakın zamanda eşimi ani bir kalp kriziyle kaybetmiştim. Kendimi toparlamaya, bu büyük kaybı idrak etmeye çalışıyordum. …Oleg’le evimizi yeniliyorduk, para biriktiriyorduk, kısıtlı yaşıyorduk, derken Oleg hastalandı, ambulans bile yetişemedi. İkinci kalp krizi… Eşimi toprağa verdim, hem eşimden hem bitmeyen tadilattan oldum ama iki ergen oğluma kaldım. Gücüm tükenmişti. Bu kaybı nasıl atlatacaktım? İşten bir kaplıca tatili verdiler. Gitmek istemedim, evden çıkmaya hevesim yoktu. İş arkadaşlarım ısrar etti: — İlk dul sen değilsin, son da olmayacaksın. Çocukların var, yaşamalısın! Git Marinacığım, biraz nefes al kafanı topla. Ve güçlüklü kalple yola çıktım. Kırkı yeni dolmuştu. Acı hala tazeydi. Orada, şen şakrak Vika ile aynı odaya yerleştim. Vika sanki sürekli mutluluk saçıyordu; bu durum beni rahatsız ediyordu. Onunla dertleşmek istemedim. Zaten ona genç bir animatör asılıyordu. Malum, bu tür kaplıcalarda herkes ya bekar, ya boşanmış ya da dul olur. Ben yutmam… Vika’yı da sapık animatörden uzak tutmaya çalışıyordum. Kesin ikinci, belki de üçüncü eşinden boşanmış biridir. — Korkutmayın beni Marincim! Ben bu işlerde kurduyum, — deyip gülüp geçiyordu Vika. Ve “kurt” Vika her akşam flörtleşmeye gidiyordu. Ben ise tam bir hafta odamdan çıkmadım. Kitap okudum – ne okuduğumu hatırlamıyorum bile, televizyona bakıyordum – ekranda ne var görmüyordum. …Bir sabah müthiş bir ruh haliyle uyandım. Camdan baktım – doğa şahane! Ormana yürüyelim dedim, kuşları dinleyeyim, havayı soluyayım. İşte o zaman o adamla karşılaştım… Onu yemekte görmüştüm zaten. Ciddi şekilde hoşuma gitmemişti. Benim başımdan kısa, kaba bakan biri. Brrr… Sevimli biri değildi. Ama özenli, tıraşlı, şık giyimliydi. Her yemekte bana saygıyla selam veriyordu. Başımı az bir hareketle selamına karşılık veriyordum. Nezaketen… Derken bir akşam masama oturdu. — Sıkıldınız mı hanımefendi? — dedi kadife bir sesle. — Hayır, — kasıldım. — Yalan söylemeyin hanımefendi. Yüzünüzde hüzün var. Belki yardımcı olabilirim? — dedi ısrarcı yabancı. — Haklısınız. Eşime duyduğum özlemin hüznü… Daha fazla soru yok mu? — Ellerimi peçeteyle sildim ve kalkmak için hazırlandım. — Bağışlayın, bilmiyordum. Başınız sağ olsun… Yine de tanışalım, ben Valentin, — aceleyle tanıttı kendini adam. Valentin beni kaybetmekten korkuyor gibiydi. — Marina, — isteksizce söyledim ve hızlıca uzaklaştım. Artık Valentin her akşam masama oturup bir buket çan çiçeği verirdi. Bu çiçek çevrede boldu. Hoşuma gitmedi desem yalan olur. Ama daha fazlası için niyetli değildim… Valentin pes etmiyordu. Artık akşam yürüyüşlerime de katılıyordu. Hatta ben de topuklu giymemeye çalışıyordum aramızda boy farkı olmasın diye. Ama Valentin’in umrunda değildi; boyuna, parlayan kelleşmiş başına… Kadınları sesiyle etkilediğini anladım. Hayatımda böyle çekici bir erkek sesi duymamıştım. Sanırım ustaca kurulan ağa takılmıştım. Artık akşamları birlikte dansta bulunduk, şehre meyve almaya gittik… Valentin beni defalarca odasına davet etti. Ama ben askercik gibi direniyordum. Sonunda Valentin dedi ki: — Marincağım, yarın dönüş. Akşam odama gel de bir çay içelim mi? — Düşünürüm, — ucundan cevap verdim. …Son akşam. Valentin’i kırmak istemedim ve odasına gittim, nereye varacağını bilerek… Masa özenli hazırlanmıştı; envai çeşit yiyecek içecek. “Yemekhaneden çatal bıçak aşırdı herhalde,” dedim içimden. Valentin nazikçe yer gösterdi. Bir yerden şampanya da çıkardı. — Başlayalım mı Marinka? Yarın senden ayrılmak ne zor olacak bilmiyorum. Bana adresini ver mutlaka gelirim, — dedi biraz hüzünle. — İki güne unutursun. Siz erkekleri bilirim. Ne içiyoruz Vali? — her şeye hazırdım. — Ne için olacak? Aşk için, Marinca, aşk için! — dedi kadeh kaldırarak. …Sabah sarılarak uyandık. Allah’ım, neden tüm hafta nazlandım ki? Neden hemen gitmedim ona? Ne çok zaman kaybettim! Resmen bir genç kız gibi âşık olmuştum. Ama şimdi bavul toplayıp dönme zamanı… …Oda arkadaşım Vika ile vedalaştım. O ise yatakta oturmuş acı acı ağlıyordu. — Ne oldu Vikacım? — sordum. — Hamileyim Marina. Kimin çocuğu hiç bilmiyorum, — dedi hıçkırarak. — Animatör mü yaptı? — sordum şaşırıp. — Bilmiyorum. Burada biriyle daha tanışmıştım… O da komşu pansiyondan. O da evliymiş, — düşündü “tecrübeli kurt”. — Eyvah Vika. Hemen ailene haber ver, gelsinler. Onlar seni nasıl yalnız göndermiş hayret! Şimdilik gel, sanatoryum müdürüne gidelim. Belki bir şey anlaşılır, — akıl verdim. Vika gözyaşıyla dışarı fırladı. Gençlikte ne maceralar… Yola hazırlanıyordum. Gitmek istemiyordum. Yirmi dört günde her şey tanıdık ve yakın gelmişti. Hele ki Vali… …Otobüs geldi. Vali beni uğurlamaya geldi elinde çan çiçekleriyle. Gözlerim doldu, Vali’yi sımsıkı kucakladım. İşte hepsi bu. Kısacık bir aşk bitti. Yüreğim sıkıştı. Vali “gel” dese, her şeyi bırakıp giderdim… …Farklı şehirlerde yaşıyorduk. Birbirimize ancak mektupla ulaşabilirdik. O mektubu bana …Vali’nin eşi yazdı. Her şeyi bildiğini, hiçbir şeyin imkânı olmadığını anlattı. Çünkü ben kırk, o ise otuz yaşındaymış. Hiçbir cevap vermedim. Neden vereyim? …Altı ay sonra bir sabah kapıda ansızın Valentin! Oğullarım yabancı ziyaretçiye şaşırdı ama bir şey demedi. — Valentin? Yolun üstü müydü, yoksa başka bir niyet mi? — şaştım (“Keşke ‘Sana geldim, kalacağım’ deseydi…”). — Başka bir niyet… Kovmazsın değil mi Marinca? — dedi, utangaçça eşiğe basmış. Oğullarım utanıp kendi odalarına çekildiler. — Gel bakalım. Ne rüzgar attı? Eşinden gelen mektubu mu getirdin yoksa? — iğneledim. — Affet Marinca. Sana mektup yazmıştım, eşim buldu… Hatalıyım. Pişmanım. Boşandık, — açıkladı. — Valentin, senin evli olduğunu …bilmiyordum. Yoksa hiçbir şey olmazdı. Şimdi ne olacak? — Vali’nin planını sezemedim. — Evlenelim Marinca, — dedi Valentin aniden. — Bilmiyorum. Benim de çocuklarım var. Gördün işte. Onlar ne der? Aceleyle olmaz, — kararsızdım. Ama teklifine sevindim. — Çocuk harika… Benim de on yaşında bir kızım var, — dedi Vali. — Kızın mı var? Onu bıraktın mı şimdi? — şaştım. — Yok ya Marinca, olur mu öyle şey? Alırım yanında getiririm. Annesi içkiye sarmış. Hep birlikte mutlu yaşarız, — dedi “damat”. — Dur bakalım Vali, ne mutlu ailesi? Ben kızını tanımam, sen beni anne sandın. Acele ediyorsun. Dur bakalım. Ben oğullarımla konuşayım. Sonra bakarız. Hadi, gel seni doyurayım “kuyruklu damat”, — gülümsedim. Tabii ki toz pembe olmadı. Kavga da ettik, tartışmalar da oldu, git-geller de. Herkesin karakteri farklı, herkes bazen geri adım atamıyor. …Zaman çabuk geçiyor. Büyük oğlum Andrey ve Vali’nin kızı Alena evlenince bizden kopup, bize dargın gittiler. Tüm çocukluk kırgınlıklarını öne sürdüler. “Aileleri dağıtmanızın anlamı yoktu,” dediler. Vali içki içen eşinden ayrıldığına, ben dulken evliliğe evet dediğime pişman edilmek istendik. Kendi evlerini tutup gittiler. Biz ise Vali ile omuz silkip …hala birbirimizi çok sevdik. …Bir yıl geçti. Evlatlar geri gelmedi. Alena sadece Vali’nin doğum gününde aradı. …Üç yıl sonra çocuklar bizi yemeğe davet etti. Gidince şaşırdık. Meğer Andrey ile Alena’nın bir oğlu olmuştu. O bizim ortak torunumuzdu. Çok sevindik! Sofrada Alena ve Andrey bizden af diledi. Hayat dediğin böyleymiş, dediler. Affetmeyi bilmeliymiş insan. Anne babasına saygı duymalıymış. Hayat verdikleri için. O yüzden oğullarının adını “Barış” koymuşlar. Ailede huzur olsun diye. İşte bizim Vali ile birlikte yeniden doğan mutluluğumuz böyle…

Adam bey, yeter artık, peşimden dolaşmayın! Size defalarca söyledim; ben kocamın yasını tutuyorum. Lütfen peşimi bırakın, giderek daha da korkmaya başladım sizden! dedim, sesim artık çığlığa yaklaşırken.
-Hatırlıyorum… Ama öyle hissediyorum ki, asıl kendiniz için yas tutuyorsunuz. Bağışlayın, diye üsteledihayranım.

Bir termal oteldeydim. Kuş sesinden başka bir şey istemiyordum, hele ki ısrarcı erkeklerden hiç mi hiç hoşlanmıyordum. Kocam, Cem, daha geçen ay ani bir şekilde öldü. Kendime gelememiştim, o büyük kaybı hâlâ kabullenememiştim.

Biz Cem ile evimizi yeniliyorduk, paramızı dişimizden tırnağımızdan arttırıyor, hiçbir lüksümüz yoktu. Derken, Cem aniden fenalaştı. Ambulans yetişse de kurtarılamadı. Bu onun ikinci kalp kriziydi. Evi ve hayatı yarım bırakıp, iki lise çağındaki oğlumla baş başa kalmıştım. Her şey elimden alınmış gibiydi. Kayıp nasıl atlatılır, bilmiyordum.

İş arkadaşlarım bana bir Kaplıca tatili ayarladı.
-Üzülme Seval, dediler, ilk ve son dul sen değilsin. Çocukların için yaşamak zorundasın. Hadi git, kafanı dağıt biraz.

İçim istemese de kabul ettim.

Kocamın kırkı çıkmıştı, ama içimdeki acı bir gram hafiflememişti. Oda arkadaşım Zeynep, taşkın neşesiyle adeta ışık saçıyordu. Bense ne acımı anlatmak, ne de o hayat dolu kıza içimi dökmek istiyordum. Ona ilgi duyan animasyoncu bey her gece peşindeydi. Malum, tatil köylerinde kim evliydi kim boşanmış, kim dul bilinmez. Ben yemedim tabii…
-“Zeynep, aman dikkat et, o bey muhtemelen ikinci, üçüncü karısını arıyor,” dedim.
-Ee, korkutma beni Seval abla, ben bu işlerde pişmiş bir serçeyim, diyordu güle oynaya.

Bizim serçe her akşam randevuya uçar, ben ise bir hafta boyunca odada pinekler, kitap okur, televizyona bakar ama hiçbirini anlamazdım.

Bir sabah ilk defa moralim yüksekti. Camdan dışarı bakınca bahar güzelliği içime huzur verdi. “Bir yürüyüş iyi gelir,” dedim. Ormanda dolaşırken tanımadığım biriyle karşılaştım. Tabii, bu adam bana yemekte de dikkat ediyordu. Kısa boyluydu, bakışları biraz fazla cesur ve açıkçası bana göre hiç sempatik değildi. Ama üzeri tertemiz, tıraşı pırıl pırıldı. Akşam yemeğinde bana boyun kırarak selam verirdi. Ben ise hafifçe başımla selamlaşırdım, sırf kibarlıktan. Bir gün yanıma oturdu.
-Canınız sıkkın, hanımefendi, dedi kadife sesiyle.
-Hayır, diyerek gerildim.
-Kandırmayın kendinizi… Yüzünüzde derin bir keder var. Belki ben yardımcı olabilirim, dedi yine ısrarla.
-Evet, kederliyim, kocamı kaybettim, başka bir sorunuz var mı, diye sordum, ellerimi peçeteyle silip yerimden kalkarak.
-Kusura bakmayın, bilmiyordum. Başınız sağ olsun. Yine de tanışalım, ben Serdar, dedi tokalaşmak için elini uzatırken. Korkar gibiydi benden.
-Ben de Seval, dedim, uzatmadan ayrıldım.

Artık Serdar her akşam yanıma oturuyor, masum bir çiçek buketi getiriyordu. Buralarda her yerde açan çan çiçekleriydi bunlar. Hoşuma gitmiyor değildi ama ilerletmek de istemiyordum.

Fakat Serdar pes etmiyordu. Akşam yürüyüşlerime katılır oldu. Artık topuklu ayakkabı giymiyordum, yanında daha kısa kalmak için, ama Serdar kendi boyundan, alnındaki açıklıktan hiç rahatsız değildi. Sesi tılsımlıydı. İlk kez bir erkek sesinden böyle büyülendiğimi hissettim. Sanırım usta bir tuzağa düşmüştüm.
Akşamları dansa gittik, bir ara meyve almak için şehre indik… Odaysına çağırmaya çalıştıysa da ben inatçı bir tenekeydim, direniyordum.
Son geceyi hatırlattı:
-Seval’im, yarın gidiyoruz. Bu gece gel de, bir çay içelim.
-Bakarız, dedim, net cevap vermeden.

O gece Serdar’ın odasına gitmeye karar verdim. Masada enfes yiyecekler, soğuk şampanya
-Hadi Seval, başla bakalım. Yarın ayrılmak çok zor olacak. Adresini ver, yine geleceğim.
-Nasıl olsa iki gün sonra unutursun. Erkekleri bilirim, dedim gülümseyerek.
-Niye içiyoruz biliyor musun Seval? Aşk için! İşte bu geceyi kutlayalım!

Sabah, birbirimize sarılmış uyandık. “Neden bu kadar inat ettim, kuş kadar aklımla? Keşke hemen odasına gelseydim,” diye düşündüm. Yirmi dört gün boşuna geçmişti. Evet, âşık olmuştum ve şimdi bavulumu toplayıp gitmeliydim.

Zeynep odada ağlıyordu.
-Ne oldu, güzelim?
-Hamileyim abla. Ama babası kim, bilmiyorum…
-O o animatör mü yaptı bunu?
-Belki o. Ama burada başka biriyle daha tanıştım. Komşu otelden, evli…
-Yazık sana. Hemen aileni ara, gelsinler. Birlikte sanatoryum müdürüne de gidelim. Elbet açıklık kazanır, dedim.

Zeynep koşarken gözyaşlarını sildi. Ah kızım, bütün dertleri gençken çektin

Eşyaları topladım, gitmek hiç istemiyordum. Her şey, özellikle de Serdar, bana çok yakın geliyordu.
Otobüs geldi. Serdar elinde çan çiçekleriyle uğurlamaya geldi. Ona sıkı sıkı sarıldım. Bitti, dedim içimden. Kısa bir rüyaydı bu yaşadıklarımız. Yine de, “Şimdi çağırsa, her şeyi bırakıp giderim…” diye düşündüm.

Serdar başka bir şehirdeydi; mektuptan başka iletişimimiz yoktu. Ve o mektup da bana değil, Serdar’ın karısı tarafından bana ulaştırıldı. Her şeyi bildiğini, bir şey çıkmayacağını, çünkü kendisinin otuz, benim kırk yaşımda olduğumu yazmıştı.
Cevap vermedim, zaten ne diyebilirdim ki?

Bir gün, tam altı ay sonra, Serdar evime çıkageldi. Oğullarım şaşkın, ama kibarca karşılayıp odalarına çekildiler.
-Serdar? Yolun buradan mı geçti?
-Eh… Geçmediyse kovmazsın umarım Sevalim?
-Otur, bakalım. Karından mı mektup getirdin?
-Özür dilerim, sana yazdığım mektubu o bulmuş. Ben suçluyum, kabul. Ayrıldık, dedi çekinerek.
-Serdar, evli olduğunu bilsem asla hiçbir şey olmazdı. Şimdi ne olacak, amacın ne?
-Evlensen bizimle, Seval, dedi aniden.
-Benim çocuklarım var. Onların sana nasıl bakacağını bilmiyorum. Bu kadar hızlı karar vermem.
-Benim de on yaşında bir kızım var.
-Ne? Kızını bırakıp geldin mi yani?
-Hiç olur mu! Kızımı alacağım, annesi biraz alkol aldı mı unutuyor her şeyi. Hep beraber mutlu oluruz, dedi birden.
-Bir dakika Serdar. Ben kızını tanımıyorum, hemen annesi olayım diyorsun. Bir düşünelim. Ben çocuklarımla konuşayım, dedim. Sonra bakarız. Hadi gel, sana güzel bir sofra kurayım.

Beklediğimiz gibi hayat bir masal olmadı. Kavgalar, küsüşler… Herkes başka telden çalıyordu. Geri adım atmak pek kolay değildi.

Zaman çabuk aktı.
Büyük oğlum Burak ile Serdarın kızı Elif, bir gün evlenmeye karar verdiler ve bizimle aralarına mesafe koydular. Çocukluk kırgınlıklarını, eski aileleri gündeme getirdiler. “Keşke ailelerimizi bozmasaydık,” dediler. Burak ve Elif başlarını alıp bir eve taşındı.

Biz Serdarla omuz silkip, birbirimizi sevmeye devam ettik.
Bir yıl geçti.
Çocuklar dönmedi. Elif, Serdar’ı sadece doğum gününde aradı.

Üç yıl sonra, Elif ile Burak bizi evlerine davet etti. Şaşkın, ama mutlu gittik.
Meğer torunumuz olmuş! Hem benim hem Serdarın ilk torunuydu. Bayram sofrasında, Elif ile Burak özür dileyip, “Hayatta her şey olurmuş, bağışlamasını da öğrenmeliymişiz. Siz olmasaydınız biz olmazdık. O yüzden oğlumuza Barış adını koyduk. Ailede hep barış olsun,” dediler.
Bize de, Serdarla, böyle masalsı bir şekilde yepyeni bir mutluluk doğdu.

Rate article
Lifequest
Yeniden Doğan Mutluluk — Beyefendi, lütfen peşimde dolaşmayı bırakın! Size söylemiştim, eşimin yasını tutuyorum. Beni takip etmeyin, korkmaya başlıyorum! — diye neredeyse çığlık atıyordum. — Hatırlıyorum… Ama sanki yasınızı kendiniz için tutuyorsunuz gibi geliyor bana. Affedin, — diyordu ısrarcı… hayranım. …Bir kaplıcada dinleniyordum. Sessizlik ve kuş sesleri istiyordum, ısrarcı erkeklerin değil. Yakın zamanda eşimi ani bir kalp kriziyle kaybetmiştim. Kendimi toparlamaya, bu büyük kaybı idrak etmeye çalışıyordum. …Oleg’le evimizi yeniliyorduk, para biriktiriyorduk, kısıtlı yaşıyorduk, derken Oleg hastalandı, ambulans bile yetişemedi. İkinci kalp krizi… Eşimi toprağa verdim, hem eşimden hem bitmeyen tadilattan oldum ama iki ergen oğluma kaldım. Gücüm tükenmişti. Bu kaybı nasıl atlatacaktım? İşten bir kaplıca tatili verdiler. Gitmek istemedim, evden çıkmaya hevesim yoktu. İş arkadaşlarım ısrar etti: — İlk dul sen değilsin, son da olmayacaksın. Çocukların var, yaşamalısın! Git Marinacığım, biraz nefes al kafanı topla. Ve güçlüklü kalple yola çıktım. Kırkı yeni dolmuştu. Acı hala tazeydi. Orada, şen şakrak Vika ile aynı odaya yerleştim. Vika sanki sürekli mutluluk saçıyordu; bu durum beni rahatsız ediyordu. Onunla dertleşmek istemedim. Zaten ona genç bir animatör asılıyordu. Malum, bu tür kaplıcalarda herkes ya bekar, ya boşanmış ya da dul olur. Ben yutmam… Vika’yı da sapık animatörden uzak tutmaya çalışıyordum. Kesin ikinci, belki de üçüncü eşinden boşanmış biridir. — Korkutmayın beni Marincim! Ben bu işlerde kurduyum, — deyip gülüp geçiyordu Vika. Ve “kurt” Vika her akşam flörtleşmeye gidiyordu. Ben ise tam bir hafta odamdan çıkmadım. Kitap okudum – ne okuduğumu hatırlamıyorum bile, televizyona bakıyordum – ekranda ne var görmüyordum. …Bir sabah müthiş bir ruh haliyle uyandım. Camdan baktım – doğa şahane! Ormana yürüyelim dedim, kuşları dinleyeyim, havayı soluyayım. İşte o zaman o adamla karşılaştım… Onu yemekte görmüştüm zaten. Ciddi şekilde hoşuma gitmemişti. Benim başımdan kısa, kaba bakan biri. Brrr… Sevimli biri değildi. Ama özenli, tıraşlı, şık giyimliydi. Her yemekte bana saygıyla selam veriyordu. Başımı az bir hareketle selamına karşılık veriyordum. Nezaketen… Derken bir akşam masama oturdu. — Sıkıldınız mı hanımefendi? — dedi kadife bir sesle. — Hayır, — kasıldım. — Yalan söylemeyin hanımefendi. Yüzünüzde hüzün var. Belki yardımcı olabilirim? — dedi ısrarcı yabancı. — Haklısınız. Eşime duyduğum özlemin hüznü… Daha fazla soru yok mu? — Ellerimi peçeteyle sildim ve kalkmak için hazırlandım. — Bağışlayın, bilmiyordum. Başınız sağ olsun… Yine de tanışalım, ben Valentin, — aceleyle tanıttı kendini adam. Valentin beni kaybetmekten korkuyor gibiydi. — Marina, — isteksizce söyledim ve hızlıca uzaklaştım. Artık Valentin her akşam masama oturup bir buket çan çiçeği verirdi. Bu çiçek çevrede boldu. Hoşuma gitmedi desem yalan olur. Ama daha fazlası için niyetli değildim… Valentin pes etmiyordu. Artık akşam yürüyüşlerime de katılıyordu. Hatta ben de topuklu giymemeye çalışıyordum aramızda boy farkı olmasın diye. Ama Valentin’in umrunda değildi; boyuna, parlayan kelleşmiş başına… Kadınları sesiyle etkilediğini anladım. Hayatımda böyle çekici bir erkek sesi duymamıştım. Sanırım ustaca kurulan ağa takılmıştım. Artık akşamları birlikte dansta bulunduk, şehre meyve almaya gittik… Valentin beni defalarca odasına davet etti. Ama ben askercik gibi direniyordum. Sonunda Valentin dedi ki: — Marincağım, yarın dönüş. Akşam odama gel de bir çay içelim mi? — Düşünürüm, — ucundan cevap verdim. …Son akşam. Valentin’i kırmak istemedim ve odasına gittim, nereye varacağını bilerek… Masa özenli hazırlanmıştı; envai çeşit yiyecek içecek. “Yemekhaneden çatal bıçak aşırdı herhalde,” dedim içimden. Valentin nazikçe yer gösterdi. Bir yerden şampanya da çıkardı. — Başlayalım mı Marinka? Yarın senden ayrılmak ne zor olacak bilmiyorum. Bana adresini ver mutlaka gelirim, — dedi biraz hüzünle. — İki güne unutursun. Siz erkekleri bilirim. Ne içiyoruz Vali? — her şeye hazırdım. — Ne için olacak? Aşk için, Marinca, aşk için! — dedi kadeh kaldırarak. …Sabah sarılarak uyandık. Allah’ım, neden tüm hafta nazlandım ki? Neden hemen gitmedim ona? Ne çok zaman kaybettim! Resmen bir genç kız gibi âşık olmuştum. Ama şimdi bavul toplayıp dönme zamanı… …Oda arkadaşım Vika ile vedalaştım. O ise yatakta oturmuş acı acı ağlıyordu. — Ne oldu Vikacım? — sordum. — Hamileyim Marina. Kimin çocuğu hiç bilmiyorum, — dedi hıçkırarak. — Animatör mü yaptı? — sordum şaşırıp. — Bilmiyorum. Burada biriyle daha tanışmıştım… O da komşu pansiyondan. O da evliymiş, — düşündü “tecrübeli kurt”. — Eyvah Vika. Hemen ailene haber ver, gelsinler. Onlar seni nasıl yalnız göndermiş hayret! Şimdilik gel, sanatoryum müdürüne gidelim. Belki bir şey anlaşılır, — akıl verdim. Vika gözyaşıyla dışarı fırladı. Gençlikte ne maceralar… Yola hazırlanıyordum. Gitmek istemiyordum. Yirmi dört günde her şey tanıdık ve yakın gelmişti. Hele ki Vali… …Otobüs geldi. Vali beni uğurlamaya geldi elinde çan çiçekleriyle. Gözlerim doldu, Vali’yi sımsıkı kucakladım. İşte hepsi bu. Kısacık bir aşk bitti. Yüreğim sıkıştı. Vali “gel” dese, her şeyi bırakıp giderdim… …Farklı şehirlerde yaşıyorduk. Birbirimize ancak mektupla ulaşabilirdik. O mektubu bana …Vali’nin eşi yazdı. Her şeyi bildiğini, hiçbir şeyin imkânı olmadığını anlattı. Çünkü ben kırk, o ise otuz yaşındaymış. Hiçbir cevap vermedim. Neden vereyim? …Altı ay sonra bir sabah kapıda ansızın Valentin! Oğullarım yabancı ziyaretçiye şaşırdı ama bir şey demedi. — Valentin? Yolun üstü müydü, yoksa başka bir niyet mi? — şaştım (“Keşke ‘Sana geldim, kalacağım’ deseydi…”). — Başka bir niyet… Kovmazsın değil mi Marinca? — dedi, utangaçça eşiğe basmış. Oğullarım utanıp kendi odalarına çekildiler. — Gel bakalım. Ne rüzgar attı? Eşinden gelen mektubu mu getirdin yoksa? — iğneledim. — Affet Marinca. Sana mektup yazmıştım, eşim buldu… Hatalıyım. Pişmanım. Boşandık, — açıkladı. — Valentin, senin evli olduğunu …bilmiyordum. Yoksa hiçbir şey olmazdı. Şimdi ne olacak? — Vali’nin planını sezemedim. — Evlenelim Marinca, — dedi Valentin aniden. — Bilmiyorum. Benim de çocuklarım var. Gördün işte. Onlar ne der? Aceleyle olmaz, — kararsızdım. Ama teklifine sevindim. — Çocuk harika… Benim de on yaşında bir kızım var, — dedi Vali. — Kızın mı var? Onu bıraktın mı şimdi? — şaştım. — Yok ya Marinca, olur mu öyle şey? Alırım yanında getiririm. Annesi içkiye sarmış. Hep birlikte mutlu yaşarız, — dedi “damat”. — Dur bakalım Vali, ne mutlu ailesi? Ben kızını tanımam, sen beni anne sandın. Acele ediyorsun. Dur bakalım. Ben oğullarımla konuşayım. Sonra bakarız. Hadi, gel seni doyurayım “kuyruklu damat”, — gülümsedim. Tabii ki toz pembe olmadı. Kavga da ettik, tartışmalar da oldu, git-geller de. Herkesin karakteri farklı, herkes bazen geri adım atamıyor. …Zaman çabuk geçiyor. Büyük oğlum Andrey ve Vali’nin kızı Alena evlenince bizden kopup, bize dargın gittiler. Tüm çocukluk kırgınlıklarını öne sürdüler. “Aileleri dağıtmanızın anlamı yoktu,” dediler. Vali içki içen eşinden ayrıldığına, ben dulken evliliğe evet dediğime pişman edilmek istendik. Kendi evlerini tutup gittiler. Biz ise Vali ile omuz silkip …hala birbirimizi çok sevdik. …Bir yıl geçti. Evlatlar geri gelmedi. Alena sadece Vali’nin doğum gününde aradı. …Üç yıl sonra çocuklar bizi yemeğe davet etti. Gidince şaşırdık. Meğer Andrey ile Alena’nın bir oğlu olmuştu. O bizim ortak torunumuzdu. Çok sevindik! Sofrada Alena ve Andrey bizden af diledi. Hayat dediğin böyleymiş, dediler. Affetmeyi bilmeliymiş insan. Anne babasına saygı duymalıymış. Hayat verdikleri için. O yüzden oğullarının adını “Barış” koymuşlar. Ailede huzur olsun diye. İşte bizim Vali ile birlikte yeniden doğan mutluluğumuz böyle…