Adam bey, yeter artık, peşimden dolaşmayın! Size defalarca söyledim; ben kocamın yasını tutuyorum. Lütfen peşimi bırakın, giderek daha da korkmaya başladım sizden! dedim, sesim artık çığlığa yaklaşırken.
-Hatırlıyorum… Ama öyle hissediyorum ki, asıl kendiniz için yas tutuyorsunuz. Bağışlayın, diye üsteledihayranım.
Bir termal oteldeydim. Kuş sesinden başka bir şey istemiyordum, hele ki ısrarcı erkeklerden hiç mi hiç hoşlanmıyordum. Kocam, Cem, daha geçen ay ani bir şekilde öldü. Kendime gelememiştim, o büyük kaybı hâlâ kabullenememiştim.
Biz Cem ile evimizi yeniliyorduk, paramızı dişimizden tırnağımızdan arttırıyor, hiçbir lüksümüz yoktu. Derken, Cem aniden fenalaştı. Ambulans yetişse de kurtarılamadı. Bu onun ikinci kalp kriziydi. Evi ve hayatı yarım bırakıp, iki lise çağındaki oğlumla baş başa kalmıştım. Her şey elimden alınmış gibiydi. Kayıp nasıl atlatılır, bilmiyordum.
İş arkadaşlarım bana bir Kaplıca tatili ayarladı.
-Üzülme Seval, dediler, ilk ve son dul sen değilsin. Çocukların için yaşamak zorundasın. Hadi git, kafanı dağıt biraz.
İçim istemese de kabul ettim.
Kocamın kırkı çıkmıştı, ama içimdeki acı bir gram hafiflememişti. Oda arkadaşım Zeynep, taşkın neşesiyle adeta ışık saçıyordu. Bense ne acımı anlatmak, ne de o hayat dolu kıza içimi dökmek istiyordum. Ona ilgi duyan animasyoncu bey her gece peşindeydi. Malum, tatil köylerinde kim evliydi kim boşanmış, kim dul bilinmez. Ben yemedim tabii…
-“Zeynep, aman dikkat et, o bey muhtemelen ikinci, üçüncü karısını arıyor,” dedim.
-Ee, korkutma beni Seval abla, ben bu işlerde pişmiş bir serçeyim, diyordu güle oynaya.
Bizim serçe her akşam randevuya uçar, ben ise bir hafta boyunca odada pinekler, kitap okur, televizyona bakar ama hiçbirini anlamazdım.
Bir sabah ilk defa moralim yüksekti. Camdan dışarı bakınca bahar güzelliği içime huzur verdi. “Bir yürüyüş iyi gelir,” dedim. Ormanda dolaşırken tanımadığım biriyle karşılaştım. Tabii, bu adam bana yemekte de dikkat ediyordu. Kısa boyluydu, bakışları biraz fazla cesur ve açıkçası bana göre hiç sempatik değildi. Ama üzeri tertemiz, tıraşı pırıl pırıldı. Akşam yemeğinde bana boyun kırarak selam verirdi. Ben ise hafifçe başımla selamlaşırdım, sırf kibarlıktan. Bir gün yanıma oturdu.
-Canınız sıkkın, hanımefendi, dedi kadife sesiyle.
-Hayır, diyerek gerildim.
-Kandırmayın kendinizi… Yüzünüzde derin bir keder var. Belki ben yardımcı olabilirim, dedi yine ısrarla.
-Evet, kederliyim, kocamı kaybettim, başka bir sorunuz var mı, diye sordum, ellerimi peçeteyle silip yerimden kalkarak.
-Kusura bakmayın, bilmiyordum. Başınız sağ olsun. Yine de tanışalım, ben Serdar, dedi tokalaşmak için elini uzatırken. Korkar gibiydi benden.
-Ben de Seval, dedim, uzatmadan ayrıldım.
Artık Serdar her akşam yanıma oturuyor, masum bir çiçek buketi getiriyordu. Buralarda her yerde açan çan çiçekleriydi bunlar. Hoşuma gitmiyor değildi ama ilerletmek de istemiyordum.
Fakat Serdar pes etmiyordu. Akşam yürüyüşlerime katılır oldu. Artık topuklu ayakkabı giymiyordum, yanında daha kısa kalmak için, ama Serdar kendi boyundan, alnındaki açıklıktan hiç rahatsız değildi. Sesi tılsımlıydı. İlk kez bir erkek sesinden böyle büyülendiğimi hissettim. Sanırım usta bir tuzağa düşmüştüm.
Akşamları dansa gittik, bir ara meyve almak için şehre indik… Odaysına çağırmaya çalıştıysa da ben inatçı bir tenekeydim, direniyordum.
Son geceyi hatırlattı:
-Seval’im, yarın gidiyoruz. Bu gece gel de, bir çay içelim.
-Bakarız, dedim, net cevap vermeden.
O gece Serdar’ın odasına gitmeye karar verdim. Masada enfes yiyecekler, soğuk şampanya
-Hadi Seval, başla bakalım. Yarın ayrılmak çok zor olacak. Adresini ver, yine geleceğim.
-Nasıl olsa iki gün sonra unutursun. Erkekleri bilirim, dedim gülümseyerek.
-Niye içiyoruz biliyor musun Seval? Aşk için! İşte bu geceyi kutlayalım!
Sabah, birbirimize sarılmış uyandık. “Neden bu kadar inat ettim, kuş kadar aklımla? Keşke hemen odasına gelseydim,” diye düşündüm. Yirmi dört gün boşuna geçmişti. Evet, âşık olmuştum ve şimdi bavulumu toplayıp gitmeliydim.
Zeynep odada ağlıyordu.
-Ne oldu, güzelim?
-Hamileyim abla. Ama babası kim, bilmiyorum…
-O o animatör mü yaptı bunu?
-Belki o. Ama burada başka biriyle daha tanıştım. Komşu otelden, evli…
-Yazık sana. Hemen aileni ara, gelsinler. Birlikte sanatoryum müdürüne de gidelim. Elbet açıklık kazanır, dedim.
Zeynep koşarken gözyaşlarını sildi. Ah kızım, bütün dertleri gençken çektin
Eşyaları topladım, gitmek hiç istemiyordum. Her şey, özellikle de Serdar, bana çok yakın geliyordu.
Otobüs geldi. Serdar elinde çan çiçekleriyle uğurlamaya geldi. Ona sıkı sıkı sarıldım. Bitti, dedim içimden. Kısa bir rüyaydı bu yaşadıklarımız. Yine de, “Şimdi çağırsa, her şeyi bırakıp giderim…” diye düşündüm.
Serdar başka bir şehirdeydi; mektuptan başka iletişimimiz yoktu. Ve o mektup da bana değil, Serdar’ın karısı tarafından bana ulaştırıldı. Her şeyi bildiğini, bir şey çıkmayacağını, çünkü kendisinin otuz, benim kırk yaşımda olduğumu yazmıştı.
Cevap vermedim, zaten ne diyebilirdim ki?
Bir gün, tam altı ay sonra, Serdar evime çıkageldi. Oğullarım şaşkın, ama kibarca karşılayıp odalarına çekildiler.
-Serdar? Yolun buradan mı geçti?
-Eh… Geçmediyse kovmazsın umarım Sevalim?
-Otur, bakalım. Karından mı mektup getirdin?
-Özür dilerim, sana yazdığım mektubu o bulmuş. Ben suçluyum, kabul. Ayrıldık, dedi çekinerek.
-Serdar, evli olduğunu bilsem asla hiçbir şey olmazdı. Şimdi ne olacak, amacın ne?
-Evlensen bizimle, Seval, dedi aniden.
-Benim çocuklarım var. Onların sana nasıl bakacağını bilmiyorum. Bu kadar hızlı karar vermem.
-Benim de on yaşında bir kızım var.
-Ne? Kızını bırakıp geldin mi yani?
-Hiç olur mu! Kızımı alacağım, annesi biraz alkol aldı mı unutuyor her şeyi. Hep beraber mutlu oluruz, dedi birden.
-Bir dakika Serdar. Ben kızını tanımıyorum, hemen annesi olayım diyorsun. Bir düşünelim. Ben çocuklarımla konuşayım, dedim. Sonra bakarız. Hadi gel, sana güzel bir sofra kurayım.
Beklediğimiz gibi hayat bir masal olmadı. Kavgalar, küsüşler… Herkes başka telden çalıyordu. Geri adım atmak pek kolay değildi.
Zaman çabuk aktı.
Büyük oğlum Burak ile Serdarın kızı Elif, bir gün evlenmeye karar verdiler ve bizimle aralarına mesafe koydular. Çocukluk kırgınlıklarını, eski aileleri gündeme getirdiler. “Keşke ailelerimizi bozmasaydık,” dediler. Burak ve Elif başlarını alıp bir eve taşındı.
Biz Serdarla omuz silkip, birbirimizi sevmeye devam ettik.
Bir yıl geçti.
Çocuklar dönmedi. Elif, Serdar’ı sadece doğum gününde aradı.
Üç yıl sonra, Elif ile Burak bizi evlerine davet etti. Şaşkın, ama mutlu gittik.
Meğer torunumuz olmuş! Hem benim hem Serdarın ilk torunuydu. Bayram sofrasında, Elif ile Burak özür dileyip, “Hayatta her şey olurmuş, bağışlamasını da öğrenmeliymişiz. Siz olmasaydınız biz olmazdık. O yüzden oğlumuza Barış adını koyduk. Ailede hep barış olsun,” dediler.
Bize de, Serdarla, böyle masalsı bir şekilde yepyeni bir mutluluk doğdu.




