Hande gençtir, daha çocuk yapar! dedi sevecenlikle. Sonuçta, kimsenin çocuğa ihtiyacı yokmuş gibi oldu.
Hande ve Ercan, küçük bir Anadolu kasabasında büyümüş, aynı sınıfta okumuşlardı. Liseyi bitirdikten sonra üniversite için Ankaraya gitmişler, sonra da iş aramak için İstanbula taşınmışlardı. Şişlinin köhne ama sevimli bir apartmanında beraber yaşamaya başladılar, kira yüksekti ama umurlarında değildi, hayat güzel gidiyordu. Evlenmeye gerek görmemişlerdi. Hande hamile kalınca Ercan, Ben çocuk için hazır değilim! diyerek ortadan kayboldu. Çocuk yapma planı onun ajandasında yoktu.
Hande ne yapacağını bilemedi, kafası karmakarışıktı. Sonunda çocuğu büyütmek için memlekete, annesinin yanına dönmeye karar verdi. Bu arada Ercanın annesi kasabanın belediyesinde mühim bir görevdeydi herkesin içinde Handenin çocuğunun oğlu Ercandan olmadığını, bu bebekle ailelerinin hiçbir ilgisi olmadığını yaymaya başladı. Aileler ise aynı mahallede oturunca fırtına kopmasın da ne olsun!
Ailenin eski komşuları ve çocukluk arkadaşları zaten olayların farkındaydı. Hande bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Hande, Ercanın ailesiyle ilgili hiç şikâyet etmedi. Tek istediği huzur içinde çocuğunu büyütmekti. Lakin Ercanın annesi mahallede Bakın hele şu çocuğu! Sarı saçlı, gözleri mavi Bizden böyle çocuk çıkar mı? Herkes kara kaş, kara göz. Yakışıklı, güzel bir soyumuz var, çocuk ise çirkin! Kesin bizim değil! gibi laflar edip insanları kışkırtıyordu.
Hande, bu dedikodulardan bıkıp usanmıştı. Yahu, DNA testi yaptırayım da içiniz rahat etsin! dedi sonunda. Sonuç saniyesinde çıktı. Ercanın annesi, testten sonra birden meleğe döndü, Ay aman kızım, gel de torunumu göreyim! deyip Handeyi eve çağırdı. Zaten anne, SSK emeklisi maaşıyla zar zor geçiniyordu, şimdi torunu için bir sürü hediyeyle dönünce mutlu oldu.
Bir vakit sonra, süslü püslü büyükanne torununu birkaç gün gezmeye istemeye başladı. Hande, Daha çocuk bir yaşında. Anne-babasız kalamaz. diyince hanımefendinin keyfi kaçtı. Handeye, Bak kızım, davamı açarım! Mahkeme torunumu görmemi sağlar. Zaten Ercanın evi var, nafakayı da belgeye bağlayacağım, sen ise işsiz ve yalnızsın. Sen gençsin, yine çocuk yaparsın. Bırak torunumu bana! Hem belediyedeki bütün hakimler beni tanır. diye gözdağı verdi. Hande kolay pes etmedi, çocuğunu büyütme hakkını savunmaya karar verdi. Yıllarca mahkemelik oldular.
Ailenin ailemizden değildir! dediği kız, şimdi en değerli, en gözde torun olmuştu. Torunun kim olduğunu tespit etmek için onlarca şahit, komşularla dedikodu, gizli fotoğraflar Hande artık bunaldı ve İstanbula kaçtı, bir süre orada yaşadı. Fırtına nihayetinde dindi. Ercan evlendi ve bir oğlu oldu. Anne gözünü yeni torununa dikti. Handenin kızı ise ilkokula başlamıştı. Hande tekrar İstanbula yerleşti ama arada annesini ve kızını görmek için Anadoluya gidip geliyordu. Bir gün iyi bir gençle tanıştı. Annesi Haydi artık, sen de hayatını kur! deyip Handeye destek oldu, biraz nefes alması için kız torunun bakımını devraldı.
Hande evlendi. Eşiyle yine kirada oturuyor, yeni bir bebek bekliyorlardı. Her şey yoluna girmiş gibiydi. Ama Hande kızını yanına almayı bir türlü beceremedi. Çünkü eşi, başka birinin çocuğuna pek sıcak bakmıyordu, ortamı hazır değildi. Sonunda karar verdi: Kızı, anneannesinin yanında, arkadaşları ve okulu dalında, daha mutlu olurdu. Zaten bebek doğunca, ona bakacak vakti de olmayacaktı. Böylece anne de yalnız kalmaz, kızları da bakımlı olurdu.
Ne var ki yaşlı anneannenin sağlığı bozuldu, ambulans birkaç kere gelip götürdü, kadın hastaneye yatırıldı. O sırada küçük kız komşu teyzelere emanet edildi. Ercanın annesi ise torununu sormaz oldu. Yolda karşılaşınca sadece alaycı bir gülümsemeyle, Bak kızım, dinleseydin beni, kız hemen bana gelseydi şimdi en iyi kolejde okur, İngilizce konuşur, piyano çalardı. Ama annesi çocuğundan vazgeçti. Bundan sonra ne olur belli mi? Şimdi ben torunuma, Ercanın oğluna bakacağım, ona her şeyin en iyisini vereceğim. En iyi okullarda okuyacak, en iyi kurslara gidecek! demekten geri durmadı.
Ercan ise kızı sanki hiç yokmuş gibi davrandı. O kadar mücadele verilen küçük kız, sonunda kimsenin umurunda kalmadı. Kimin ne olacağı, zaman gösterecek hayat bu, belli mi olurFakat kasabanın serin bir sonbahar akşamı, okuldan dönen minik kız, annesinin eski günlerde yazdığı mektubu buldu. O mektupta Hande, kızına Sakın unutma, her neredeysen, hangi evdeysen, ben her zaman seni düşündüm” diyordu. Küçük kız gözlerini bulutlara kaldırdı, annesinin umudunu kalbinde hissetti.
O yıl ne anneannenin sağlığı tamamen düzeldi, ne de Ercanın ailesinin ilgisi geri geldi. Ama küçük kız okulda bir tiyatro yarışmasına katıldı, kasabanın eğitimsiz görünen çocuklarının içindeki yeteneği keşfe çıkan tek öğretmenine rastladı. Öğretmeni onun yazdığı bir hikâyeyi okudu, kızın eşsiz hayal gücüne inandı, ona her gün okul çıkışı kitaplar verdi.
Bir gün, İstanbulda yaşayan Hande, bir televizyon programında kasabadaki okulların başarılarından bahseden bir haberi izlerken, ekranda minik kızını bir yarışmanın ödül töreninde, kendi yazdığı hikâyeden bir bölümü okurken yakaladı. Kız gülümsüyor, cesurca konuşuyordu. Handenin gözlerinden yaşlar aktı ama bu kez pişmanlıktan değildi; kızının kendi yolunda, sevgiyle, umutla büyüdüğünü görmenin tarifsiz kıvancındandı.
İşte o anda İstanbulun kalabalığında Hande, her anne gibi, çocuğunu hayata armağan etmenin gururunu hissetti. Hiçbir dedikodu, hiçbir yalnızlık, hayatı ve iyiliği içtenlikle sahiplenmiş bir çocuğun parlayan ışığını söndüremeyeceğini fark etti. Kasabada, kışı karşılayan çamaşır ipinde renkli giysiler dalgalanırken, küçük kız kendi masalını yazmaya, ne kimseye küserek ne de geçmişin gölgesinde saklanarak, cesurca devam etti.
Hayat öylece, kimseye borcunu ödemeden, bazen umulmadık bir şefkatle, sürpriz bir zaferle akıp gitmeye devam etti. Ve küçük kız, kimsenin umurunda değilken, birinin en derinlerinde hâlâ dünyalara bedel olduğunu hiçbir zaman unutmadı.




