Ben de eşimle birlikte deniz kenarında tatile gelmiş bulunuyorum. Birkaç senedir arkadaşlarımızla birlikte, arabalarımızla, Ege kıyılarına kamp yapmaya gidiyoruz. Bu konuda tam anlamıyla ustalaştık. Uygun bir sahil şeridi seçip çadırlarımızı kuruyoruz. Gündüzleri denize giriyoruz, güneşleniyoruz. Akşam olunca ise kamp ateşi etrafında oturup gitar eşliğinde şarkılar söylüyor, yanında da bir kadeh şarap içiyoruz. Bu yıl, bana eşlik edenler arasında kayınbiraderimin eşi Berrin de vardı. Yanında da iki buçuk yaşındaki oğlu.
Epey düşündük, acaba onları da götürsek mi, götürmesek mi diye. Maalesef ikna olduk. Geriye dönüp bakınca, sorun çıkaranın çocuk değil, Berrin olduğu ortaya çıktı. Her şey daha yoldayken başladı. Berrin, bir saatte bir araba durdurmamızı istiyordu. Çabuk yoruluyor, uzanmak istiyordu. Bu yüzden çok geç vardık, arkadaşlarımız çoktan yerleşmişti ve hatta denize de girmişlerdi biz gelene kadar. Zor da olsa nihayet ulaştık. Ama asıl macera bundan sonra başladı. Berrin, bulunduğumuz yeri görünce öfkelendi:
Ben burada kalamam!
Neden, dedik, baştan söylemiştik çadırda kalacağını.
Ben çadır dediniz ama en azından pansiyonda kalırız sandım, otel odası tutarız diye düşündüm.
O zaman uyku tulumları ve çadırları neden getirdik sence? diye söylendi eşim hiddetle.
Siz çadır kurmayı seviyor sandım, diye cevap verdi Berrin.
Mecburen ona bir otel/pansiyon odası kiralamak zorunda kaldık. Sonra, eşim her gün onu kalacak yere bırakıp almakla uğraştı. Sabahla akşam arasında defalarca gidip geldi. Dahası, onu kafelerde gezdirmek, pazara götürmek, dinlensin diye çocuğa bakmak da eşime düştü.
Aslında çocuk hepimizin sorumluluğundaydı. Ama oğlan çok tatlı, uyumlu, mızmızlanmadan koşuyor, denize giriyor, verilen her şeyi yiyor, gündüz vakti çadırda sakince uyuyordu. Ama annesi için aynı şey söylenemezdi. Önümüzdeki yıl kesinlikle Berrin’i tatile çağırmayacağız. Ama küçük Yiğiti, eğer ailesi isterse, tekrar getiririz. Tam bir kamp insanı oldu şimdiden.




