İki Sütun O, botlarını çıkarıp çaydanlığı ocağa koymuştu ki, müdüresinden mesaj geldi: “Yarın Sveta yerine çalışabilir misin? Ateşi çıktı, yerine geçecek kimse yok.” Elleri hâlâ ıslaktı, ekranda su lekeleri belirdi. Ellerini havluyla sildi, telefondaki takvime baktı. Yarın tek erken yatmayı ve kimseye cevap vermemeyi planladığı akşaptı — sabah rapor vermesi gerekiyordu, başı zonkluyordu. “Yapamam, çünkü…” diye yazdı ama durdu. İçinde tanıdık, hafif mide bulantısı gibi bir his yükseldi: Reddederse, yarı yolda bırakmış olacaktı. Demek ki o “öyle” değildi. Sildi ve kısa yazdı: “Gelirim.” Gönderdi. Çaydanlık kaynamaya başladı. Kupasına çay koydu, pencere önünde tabureye oturdu, “İyilikler” adını verdiği not defterini açtı. Orda bugünün tarihiyle yeni bir madde ekliydi: “Sveta’nın yerine vardiya kapattım.” Nokta koyup küçük bir artı işareti ekledi sanki denge kurmuş gibi. Bu notla neredeyse bir yıldır yaşıyordu. Ocak ayında, yılbaşı sonrası bir boşluğun ortasında, günlerin iz bırakmadan geçmemesi için başlatmıştı onu. O zaman şöyle yazmıştı: “Nina Hanım’ı hastaneye bıraktım.” Altıncı kattaki Nina Hanım yavaş yürürdü, test torbası elinde, minibüse binmekten korkardı. “Arabadasın, beni bırakır mısın, yoksa yetişemeyeceğim,” demişti zile basıp. O da bıraktı, kapıda bekledi, Nina Hanım kan verdi, sonra eve döndüler. Dönüşte kendini sinirli yakaladı. İşe geç kalıyordu, kafasında başkalarının sıra ve doktor şikayetleri dönüyordu. Bu sinirden utanıyordu, yuttu, benzin istasyonunda kahveyle bastırdı. Notta ise tertemiz, sade dille yazdı sanki saf bir iyilikmiş gibi. Şubatta oğlu iş seyahatindeydi, hafta sonu torununu getirdi. “Evdesin, sorun olmaz,” dedi, rica değil emir gibi. Torunu iyiydi, hareketli, sürekli “bak anneanne”, “oynayalım”, “hadi” diyordu. Seviyordu onu ama akşama doğru elleri yorgunluktan titriyordu, kafasında bir uğultu vardı — sanki yüksek bir müzikten sonra. Onu uyuttu, bulaşıkları yıkadı, oyuncakları topladı, sabah torunu tekrar yayıyordu. Pazar, oğlu geldiğinde “Çok yoruldum,” dedi. Oğlu gülümsedi, sanki şaka yapmış gibi: “Sen de anneannesin”. Yanağından öptü. Notta bir madde daha vardı: “Torunla iki gün ilgilendim.” Yanına kalp koydu, bu işin sırf “gerektiği” için olmadığını hissetmek için. Martta kuzeni aradı, maaşa kadar borç istedi. “İlaç almam lazım, anlarsın ya,” dedi. Anladı. Sorgusuz gönderdi. Sonra mutfakta, avansa kadar nasıl idare edeceğini hesapladı — çok istediği yeni paltoyu yine alamayacaktı. Eski palto lüzumsuz bir lüks değil, sadece dirsekleri parlamıştı. Not defterine “Kuzenimi kurtardım” yazdı. Yanına “Kendimden vazgeçtim”i yazmadı; bu ona önemsiz gelmişti. Nisan işyerinde genç bir kız — gözleri kıpkırmızı — tuvalette kilitli kalıp ağladı: Sevgilisi terketmiş, kendini değersiz hissediyordu. Kız kapıyı açınca birlikte apartman merdivenlerine oturdular — boya kokusu hâlâ geçmemişti. Kız aynı cümleyi tekrar tekrar söylüyordu. O, spor doktorunun önerdiği sırt egzersizini kaçırdı. O gece, kanepeye uzanıp belinin ağrıdığını hissetti. Kıza kızmak istiyordu ama öfkesini kendi üzerine yöneltti: “Neden ‘eve gitmem lazım’ diyemiyorum?” diye. Notta yeni madde: “Katyayı dinledim, destek oldum.” İsmini özellikle yazdı, daha samimi gelmişti. Yine “Kendim için bir şeyi bıraktım” yazmadı. Haziranda, bir iş arkadaşını — Tanyayı — yazlığa, alışveriş torbalarıyla birlikte götürdü çünkü Tanyanın arabası bozulmuştu. Tüm yol boyunca Tanya hoparlörden eşiyle tartıştı, rahat olup olmadığı umurunda değildi. O sustu ve yola baktı. Tanya, yazlık bahçesine varınca hızlıca indirdi torbaları ve “Teşekkürler, zaten yolun üstüydü,” dedi. Oysa hiç de yolun üstü değildi. O trafikte eve dönerken, annesini ziyaret edemedi, annesi ardından küstü. Notta “Tanyayı yazlığa götürdüm” yazdı. “Yolun üstü” sözü o kadar batmıştı ki, ekrana boş boş baktı. Ağustostan bir gece annesi aradı, sesi titrek ve kaygılıydı: “Kendimi kötü hissediyorum, tansiyonum yüksek, korkuyorum.” Montunu geçirdi, taksiyle gece şehrini geçti. Annemin evinde hava çok sıcaktı, masada tansiyon aleti, haplar tabakta dağınıktı. Tansiyonu ölçtü, ilacını verdi, yanında oturdu, ta ki annesi uyuyana kadar. Sabah, eve uğramadan işe geçti. Metroda gözleri kapanıyordu, durağını kaçırmaktan korktu. Notta: “Gece annemin yanındaydım.” Yanına ünlem koydu, ama sonra sildi — fazla abartılı hissettirdi. Sonbaharda, liste çok uzamıştı. Sonu gelmeyen bir şerit gibiydi artık. Ve liste uzadıkça, kendini tuhaf bir durumda buluyordu: Sanki hayatı yaşamak yerine rapor veriyordu. Sanki ona duyulan sevgi, elindeki makbuz gibi, kayıtlara geçmesi gereken bir şeydi. “Sen hiç iyi bir şey yaptın mı bakalım?” deseler göstermek için birikiyordu. Kendisinden yana bir başlık ne zamandır yazmadığını düşündü. “Başkasına göre değil, salt kendi için.” Listede hep başkaları, onların acısı, talepleri, planları vardı. Onun kendi arzuları hep kapris gibi görünüyordu, saklanması gereken. Ekimde, yüksek sesli olmayan ama içinde iz bırakan bir sahne yaşandı. Oğluna, ondan istenen belgeleri teslim etmek için uğradı. Kapıda beklerken oğlu anahtar arıyor, telefonda konuşuyordu. Torun etrafta koşup “çizgi film istiyorum” diye bağırıyordu. Oğlu telefonun mikrofonunu kapatıp “Madem geldin, markete de uğrasana? Süt, ekmek lazım, yetişemem,” dedi. “Ben de aslında çok yoruldum,” dedi. Oğlu bakmadı bile, omuz silkti: “Ama sen yaparsın. Hep yaparsın.” ve konuşmaya döndü. Bu sözler damga gibiydi. Bir rica değil, bir tespit: “Sen her şeye yetişirsin.” İçinde bir sıcaklık yükseldi, yanında utanç: “Hayır” diyemek istediği için. “Keyifsiz olmak” istediği için utanç duydu. Yine de markete uğradı. Süt, ekmek, bir de elma — torunu severdi çünkü. Eve bırakıp, “Sağ ol anne,” duymasıyla yetindi. Bu teşekkür, deftere düşülen not gibi düz ve ruhsuzdu. O ise gülümseyebildi sadece. Evde, notunda “Oğluma marketten alışveriş yaptım” yazdı. Sonra uzun süre o satıra baktı. Parmakları yorgunluktan değil, öfkeden titriyordu artık. O an anladı ki, bu liste tutunacak dal değil, bir tasma haline gelmişti. Kasımdan randevu aldı, sırtı artık öyle ağırıyordu ki mutfakta uzun süre duramazdı. E-nabız’dan randevu buldu, cumartesi sabahı. Cuma akşamı annesi aradı: “Yarın gelir misin? Eczaneye gitmem lazım, yalnızım.” “Doktorum var,” dedi. Anne bir an sustu, sonra “Peki. Demek ki sana gerek yok,” dedi. Bu cümle hep işe yarardı. Hemen özür dilerdi, söz verirdi, kendi işini ertelemeye alışmıştı. “Doktordan sonra uğrarım” demek için dilini uzattı ama durdu. İçinde bir inat değil, yorgunluk vardı: Kendi hayatının da ağırlığı olduğunu nihayet görebilmişti. “Anne, öğleden sonra gelirim. Doktora gitmem önemli,” dedi alçak sesle. Annesi o meşhur iç çekişle cevap verdi: “Peki,” dedi, içinde kırgınlık da baskı da alışkanlık da vardı. O gece zor uyudu. Rüyasında, elinde dosyalarla koridorda koşuyordu ama kapılar bir bir kapanıyordu. Sabah kalktı, kendine yulaf yaptı, eski ilaçlarını içti ve evden çıktı. Poliklinikte sıra beklerken kulak misafiri olduğu sohbetlerde aklı teşhiste değil, yaptığı şeyin “kendi için olması”ndaydı ve bu ona korkutucu geliyordu. Doktordan sonra, söz verdiği gibi annesine uğradı. Eczaneden ilaç aldı, üçüncü kata çıktı. Anne sessizce karşıladı, sonra birden sordu: “Gittin mi?” “Gittim,” dedi. Sonra, sanki savunmaya geçmemek için, ekledi: “Gitmem lazımdı.” Anne dikkatlice baktı; sanki ilk kez karşısında işlev değil, bir insan görmüş gibiydi. Sonra arkasını döndü, mutfağa geçerken. Dönüşte, evine giderken göğsünde bir hafiflik vardı. Sevinç değil, bir boşluk. Aralık’ta, yıl sonu yaklaşırken, artık hafta sonlarını nefes arası değil, bir fırsat olarak bekliyordu. Cumartesi sabahı oğlundan mesaj geldi: “Torunu bir-iki saat alabilir misin? Bizim işimiz var.” Mesajı okudu, parmakları otomatik olarak “evet” yazmaya gitti. Yatak kenarında otururken, telefonu ısındı avcunda. Odaya sessizlik hâkimdi, sadece kalorifer tıklıyordu. O gün için planlarını hatırladı: Şehir merkezinde bir müze, uzun zamandır görmek istediği sergi. Sadece tablolar arasında dolaşmak ve kimsenin “çoraplar nerede, akşama ne lazım” diye sormayacağı bir sessizlik. “Bugün olamayacak. Kendi planlarım var,” diye yazdı. Gönderdi ve telefonu ekranı aşağı kapadı. Sanki böyle yapınca daha rahat dayanacaktı. “Ciddi misin?” diye kısa cevap geldi. Sonra bir tane daha: “Bize mi kırıldın?” Telefonu çevirip okudu, “Açıklasam mı, hani ben de insanım, yoruluyorum” hissi uyandı. Uzun açıklamalar pazarlığa dönüşüyordu, artık kendisi için pazarlık yapmak istemiyordu. “Hayır. Sadece benim için önemli,” diye yazdı. O kadar. Hazırlandı, sanki işe gider gibi. Ütüyü kapayıp kapamadığına, camları kontrol etti, cüzdanını, kartını, şarjını aldı. Durağa gelip, poşetli insanlarla sıralanırken kendini kimseyi kurtarmak zorunda hissetmedi. Bu garip ama korkutucu değildi. Müzede ağır ağır yürüdü. Portrelerdeki yüzleri, elleri, tablolardaki pencerelerden giren ışığı izledi. Sanki kendini yeniden başkalarının değil, sadece kendinin ihtiyaçlarına dikkat etmeye alıştırıyordu. Küçük büfede kahve içti, bir reprodüksiyonlu kartpostal aldı, çantasına koydu. Bristol karton parmaklarına pürüzlü ve sıcak geldi. Eve dönünce, telefon çantada kaldı. Önce mantosunu çıkardı, askıya astı, ellerini yıkadı, çay koydu. Sonra masaya oturup “İyilikler” notunu açtı. En alta, bugünün tarihine indi. Uzun süre boş satıra baktı. Sonra “+” işaretine basıp yazdı: “Müzeye tek başıma gittim. Başkasının isteği yerine kendi hayatıma sahip çıktım.” Durdu. “Kendi hayatıma sahip çıktım” demek fazla iddialı geldi, sanki suçlar gibi. Sildi, basitçe yazdı: “Müzeye tek başıma gittim. Kendime iyi davrandım.” Sonra daha önce hiç aklına gelmeyen bir şey yaptı: Listenin başına iki satır ekledi ve listeyi ayırdı. Sol tarafa “Başkaları için”, sağa “Kendim için” yazdı. Kendine ait sütunda şimdilik tek bir kayıt vardı. Ona bakarken içinde bir şeyin, önemli bir şeyin düzeldiğini hissetti — başarılı bir egzersiz sonrası dikilmiş bir omurga gibi. Kendini iyi biri olarak kanıtlamak zorunda değildi. Sadece “ben varım”ı hatırlaması gerekiyordu. Telefon yine titreşti. Acele etmedi. Çayını koydu, bir yudum aldı, sonra baktı. Annesinden kısa bir mesaj: “Nasılsın?” “Ciddiyim. Yarın uğrar, ekmek getiririm,” yazdı. Sonra göndermeden önce bir cümle ekledi: “Bugün kendimle meşguldüm.” Gönderdi ve telefonu hemen yanına, ekranı yukarı koydu. Odada sessizlik vardı ve bu sessizlik artık ağır gelmiyordu. Sanki sonunda odaya yalnızca kendisi için de yer açılmıştı.

O gün eve gelir gelmez botları çıkardı, su ısıtıcısını çalıştırdı. Ellerini lavaboda yıkarken patronundan bir mesaj geldi: Yarın Sevda yerine gelebilir misin? Onun ateşi var, başkasını bulamadık. Ellerinin hala ıslakken telefona dokundu ve hemen ekran lekelerle kaplandı. Havluyla ellerini silip telefondaki takvime baktı. Yarın, haftalardır planladığı, kimseyle konuşmadan erkenden yatacağı ve sabah erkenden hazırlayacağı rapora biraz da olsa dinç başlayacağı tek akşamdı. Kafası zonkluyordu.

Yazmaya başladı: Yapamam, bende diye. Sonra durdu. İçinde tanıdık bir huzursuzluk yükseldi: Reddederse sanki insanları yüzüstü bırakacak, ayıp edecek gibiydi. Kendini eksik hissettirecek bir his Sildi, kısa ve net yazdı: Olur, gelirim. Gönderdi.

Su ısıtıcısı kaynamaya başladı. Bir fincan çay koydu, pencere önündeki tabureye oturdu ve telefonunda İyilikler diye adlandırdığı notunu açtı. Orada bugünün tarihiyle, Sevdanın yerine vardiya kapattım yazdı. Yanına bir de küçük artı işareti koydu. Sanki bu artı, her şeyi dengeliyordu.

Neredeyse bir yıldır bu notu tutuyordu. Ocakta, yılbaşından sonra ev iyice boş ve sessiz gelmişti, günlerin boşuna geçmediğine kendine bir kanıt gerekiyordu. O zaman ilk olarak, Nihan Hanımı tahlil için hastaneye götürdüm yazmıştı. Beşinci kattaki Nihan Hanım ağır ağır inmiş, elinde test poşetiyle minibüse binmekten korkmuştu. Zile basıp, Senin de araban var, beni bırak lütfen, yetişemem yoksa, demişti. Götürdü, arabada bekledi, sonra tekrar eve bıraktı.

Dönüşte hafif bir sinirle yakaladı kendini. İşe geç kalıyordu, aklında başkalarının şikayetleri dönüp duruyordu. Bu huzursuzluğu çaktırmamaya çalıştı, benzin istasyonunda içtiği bir kahveyle bastırdı. Notlara yazarken ise sanki tamamen saf, tertemiz bir hareketmiş gibi kaydetti.

Şubatta, oğlu şehir dışı iş seyahatindeydi. Torununu hafta sonu ona bıraktı. Evdesin zaten, zorluk olmaz, dedi, daha çok buyurur gibi. Torunu cana yakın, sevimliydi ama enerjisi hiç bitmezdi, sürekli baksana, hadi oynayalım diyordu. Çok seviyordu torununu, ama akşam olunca elleri titremeye başlıyordu yorgunluktan, kafası gürültülü bir konserden çıkmış gibi çınlıyordu.

Torunu uyuttuktan sonra, bulaşıkları yıkadı, oyuncakları tekrar kutuya topladı. Torunu sabah hepsini yeniden dağıttı tabii. Pazar günü oğlu gelip, Çok yoruldum, derken sadece gülümsedi: Ne var canım, sen babaannesin, dedi ve yanağından öptü. Notuna, Torunumla iki gün ilgilendim yazdı. Yanına bir de kalp çizdi ki sırf zorunda olduğu için hissetmesin.

Martta kuzeni, Maaşa kadar borç verir misin, biliyorsun ilaç alacağım, dedi telefonda. Anladı, sözsüz gönderdi. Ne zaman geri ödeyeceği sorusunu da hiç açmadı. Mutfağında oturup, avans alıncaya kadar nasıl idare edeceğini, çok istediği paltoyu bile almak fikrinden nasıl vazgeçeceğini düşündü. Zaten o eski paltosu lüksten değildi, dirsekleri parlamaya başlamıştı.

Notuna, Kuzenin imdadına yetiştim yazdı ama yanına Kendimden kısmak zorunda kaldım demedi. Ona göre bu kadarını yazmaya değmezdi.

Nisan ayında işte genç kızlardan biri ağlayarak tuvalete saklanmıştı. Uzun uzun, reglin dahi sebep olmadığını, sadece kimsenin ona ihtiyacı olmadığını anlatıyordu. Kapıyı tıklattı, Aç, buradayım, dedi. Koridorda oturup ağzında hâlâ boya kokusu olan merdivenlerde, genç kızın aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmasını dinledi. Akşam kendi sırtını rahatlatacak doktor tavsiyesiyle gideceği platesi kaçırdı.

Eve geldiğinde uzandı, sırtındaki ağrıyı hissetti. Kıza sinirlenmek istedi ama aslında kendine kızıyordu; Neden bir kere olsun Benim de eve gitmem gerek diyemiyorsun? Notuna, Aslıyı dinledim ve destek verdim yazdı. İsmini özellikle ekledi; böyle daha sıcak geliyordu. Yine de yanına Kendi planımı iptal ettim yazmadı.

Haziranda işten bir arkadaşını çantalarla yazlığa bıraktı, çünkü kadının arabası bozulmuştu. Yol boyunca arkadaşı hiç susmadan eşiyle hoparlörde kavga etti, yolun kendisi için uygun mu değil mi diye sormadı bile. Yolda sessizce, sadece yola bakmaya devam etti. Yazlıkta arkadaşı hızla eşyalarını indirip, Zaten yolunun üstü, teşekkürler dedi. Oysa hiç de yolunun üstü değildi. Trafikte kalarak eve planladığından geç vardı, bu yüzden annesine uğrayamadı. Annesi de o akşam gönül koydu tabii.

Notuna, Yazlığa Nilgünü bıraktım yazdı. Yolunun üstü lafı garip bir şekilde canını acıttı ve uzun süre ekrana bakıp kaldı.

Ağustosta annesi gece yarısı aradı. Sesi titrek ve endişeliydi: Kötüyüm, tansiyonum çıktı, korkuyorum. Hemen üstüne bir mont geçirdi, boş İstanbul sokaklarında bir taksi çağırıp oturdu. Annesinin evi, havadardı, masa üstünde tansiyon aleti, ilaçlar küçük bir tabakta dağınık duruyordu. Tansiyonunu ölçtü, ilaçlarını verdi, yanında oturdu, annesi uyuyana kadar bekledi.

Sabah evine uğramadan işe gitti. Metroda gözleri kapanıyor, ineceği durağı kaçırmaktan korkuyordu. Notuna, Gece annemin yanında kaldım yazdı. Yanına bir ünlem koymak istedi, fazla iddialı geldi, sildi.

Sonbahara doğru liste uzayıp gidiyordu; ekranı kaydırdıkça bitmiyordu. Ama ne kadar uzasa da, bunu tuttukça içini garip bir his sarıyordu sanki hayat yaşamıyor da, sadece yapılanları raporluyordu. Sanki ona sevgi bir çekle teslim ediliyor ve o da bu çekleri, biri sorarsa göstermek için saklıyordu: Sen ne işe yarıyorsun, bak işte bunları yapıyorum

Listeye bakınca, hiç kendisiyle ilgili, sadece kendi için olan bir satır göremedi fark etti. Kendisi için değil, kendisi uğruna yapılan bir şey Her madde başkasına dair, başkalarının acısından, isteğinden, planlarından ibaretti. Kendi istekleri sanki çocukça kaprisler gibi, gizlenmeliymiş gibi geliyordu.

Ekimde bir olay yaşandı; gürültülü değildi ama içinde ince bir çizik bıraktı. Oğluna, onun istediği belgeleri teslim etmek için gitmişti. Kapıda durup dosyayı verirken oğlu anahtarlarını arıyor, bir yandan telefonda konuşuyor, torunu etrafta koşturuyordu: Babaaanneee, aç televizyonu! Oğlu telefonunu kapatarak: Madem geldin, markete uğrarsın, süt, ekmek lazım, ben yetişemem dedi.

Oğlum, ben de yorgunum aslında dedi. Oğlu aldırmadı, omuz silkti: Ama sen yaparsın. Zaten hep yaparsın. Yine soğukça devam etti konuşmasına.

O an sanki içine bir damga vuruldu: Bir rica değil, zaten öyle olması gerekiyormuş gibi İçinde bir sıcaklıkla birlikte utanç yükseldi. Hayır demek istediği için suçluluk hissetti, hatta canı istememek bile utanılacak bir şeymiş gibi geldi.

Yine de markete gitti. Süt, ekmek, bir de torunu sever diye elma aldı. Eve bırakınca sadece Teşekkürler anne işitti, dalgın, resmi bir ses. Kendisi de gülümsedi, alışıldığı şekilde. Yine eve döndü.

Eve gelince hemen notunu açtı: Oğluma alışveriş yaptım yazdı. Uzun süre o satıra baktı. Parmakları artık yorgunluktan değil, öfkeden titriyordu. Fark etti ki o liste, ona destek olmaz olmuştu, adeta bir tasma gibi hissettiriyordu.

Kasımda, artık sırtı dayanamıyordu, uzun süre mutfakta kalmak zorlaşıyordu. e-Devlet üzerinden sabah randevu aldı, işten izin almadan doktora gidecekti. Cuma akşamı annesi aradı: Yarın bana gelir misin? Eczaneye gitmem gerek, yalnızım.

Anne, doktor randevum var dedi. Annesi bir an sustu, sonra: Neyse artık, demek bana ihtiyacın yok.

Bu cümle hep işe yarardı, hemen gönül alır, kendi işlerini ertelerdi. Ağzını açıp, Doktordan sonra uğrarım demeyi düşündü ama sustu. Artık inat değil de, kırgınlık vardı içinde; sanki ilk defa, kendi hayatının da ağırlığı olduğunu fark etmişti.

Kısık sesle: Anne, öğleden sonra uğrarım. Doktora gitmem benim için önemli, dedi.

Annesi, soğukta bırakılmış gibi iç çekti: Peki, dedi sadece. O pekide alışkanlık, sitem ve hafif bir baskı vardı.

Gece kötü uyudu. Rüyasında koridorda dosyalarla koşup, kapıların teker teker yüzüne kapandığını gördü. Sabah kalktı, kendine bir kase yulaf yaptı, uzun zamandır dolapta duran ilacını içti ve çıktı. Poliklinikte beklerken başkalarının emekli maaşı, tahlil konuşmalarını duysa da düşüncesi, tanı konusundan çok, ilk kez sırf kendisi için bir şey yapıyor olmasıydı ve bu tuhaf bir korkuydu.

Doktordan sonra söz verdiği gibi annesine uğradı. Eczaneden ilaç aldı, apartmanın üçüncü katına çıktı. Annesi sessiz açtı kapıyı, sonra zoraki sordu: Gittiysen nasıl geçti?

Gittim, dedi. Ekledi, ama bu kez özür dilemeden: Bunu yapmam lazımdı.

Annesi dikkatlice baktı ona, sanki ilk defa bir insan olarak görüyordu, fonksiyon değil de. Sonra arkasını döndü, mutfağa geçti. Eve dönerken göğsünde küçücük bir rahatlık hissetti bu mutluluk değil, biraz derin bir nefes gibiydi.

Aralık sonuna yaklaşırken kendini hafta sonunu bir nefes, bir şans gibi beklerken buldu. Cumartesi sabahı tekrar oğlundan mesaj geldi: Bugün torunu bir iki saatliğine alabilir misin? İşimiz çıktı. Mesajı okudu, otomatik olarak tamam yazmak üzere parmakları hareket etti.

Yatak kenarında oturdu, telefonu avucunda ısıtıyordu. Odada bir tek kalorifer sesi vardı. Oysa bugün şehre, müzeye, uzun zamandır görmek istediği bir sergiye gidecekti. Sadece tablolar arasında dolaşıp, kimsenin ne yemek alınacağını, çorabın nerede olduğunu sormadığı bir gün olacaktı.

Birkaç saniye düşündü, sonra yazdı: Bugün alamam. Kendi planlarım var. Gönderdi ve telefonu ekranı aşağı koydu, sanki cevap gelene kadar daha kolay dayanabilirdi.

Cevap bir dakika sonra geldi: Tamam. Ardından bir tane daha: Bir şeye mi kırıldın?

Telefonu çevirdi, okudu. İçinde yine otomatik açıklama, gönül alma dürtüsü kıpırdadı. Uzun uzun, yorgunluğunu, kendisinin de yaşaması gerektiğini anlatabilirdi. Ama uzun açıklamalar sürekli pazarlığa dönerdi ve artık kendisini pazara çıkarmak istemiyordu.

Sadece, Yok, sadece bana da önemli, dedi. Fazlasını yazmadı.

Hazırlanırken, sanki işe gider gibi sakinceydi. Ütüyü kapattı mı kontrol etti, pencereleri, cüzdanını, telefonunu, şarj cihazını aldı. Durakta poşetli insanlarla birlikte beklerken, ilk defa o anda kimseyi kurtarmak zorunda olmadığını fark etti. Garip ama korkutucu değildi.

Müzede yavaş yavaş gezdi, portrelerdeki yüzlere, resimlerdeki camlardaki ışığa dikkatlice baktı. Sanki yeniden öğreniyordu dikkati ama bu kez başkalarının değil, kendi ihtiyacına. Müzede ufak bir kafede kahve içti, bir reprodüksiyon kartpostal aldı, çantasına koydu. Kartı dokusuyla hissetmek bile hoşuna gitti.

Eve döndüğünde telefonu eline almadı bile. Önce paltosunu çıkardı, askıya astı, ellerini yıkadı, çayını koydu. Sonra masaya oturup İyilikler notunu açtı, en sona gidip bugünün tarihinin yanına bakakaldı.

Uzun süre o satırda durdu. Sonra bir artı ekleyip, Bugün tek başıma müzeye gittim. Kendi ihtiyacımı öncelik ettim yazdı.

Sonra ilk kez başka bir şey yaptı. Listenin başına iki satır çekti, bir çizgiyle ayırdı. Sol tarafa Başkaları için, sağ tarafa Kendim için yazdı.

Kendim için sütununda henüz bir satır vardı. Ona uzun süre baktı, içeride bir şey, sanki düzgün bir omurga gibi yerine oturdu. Kimseye iyi olduğunu kanıtlaması gerekmiyordu. Sadece, gerçekten var olduğunu hatırlaması gerekiyordu.

Telefon yine titreşti. Acele etmedi. Çayından bir yudum aldı, sonra baktı. Annesinden kısacık bir mesaj: Nasılsın?

O da yazdı: İyiyim. Yarın uğrar, sana ekmek alıp getiririm. Sonra bir satır daha ekledi: Bugün meşguldüm.

Gönderdi ve telefonu yanına, ekranı yukarı bıraktı. Odayı sessizlik doldurdu; bu sessizlik üzerini basmıyor, tam tersi, sanki ilk defa ona ait olan bir alan açılmıştı.

Rate article
Lifequest
İki Sütun O, botlarını çıkarıp çaydanlığı ocağa koymuştu ki, müdüresinden mesaj geldi: “Yarın Sveta yerine çalışabilir misin? Ateşi çıktı, yerine geçecek kimse yok.” Elleri hâlâ ıslaktı, ekranda su lekeleri belirdi. Ellerini havluyla sildi, telefondaki takvime baktı. Yarın tek erken yatmayı ve kimseye cevap vermemeyi planladığı akşaptı — sabah rapor vermesi gerekiyordu, başı zonkluyordu. “Yapamam, çünkü…” diye yazdı ama durdu. İçinde tanıdık, hafif mide bulantısı gibi bir his yükseldi: Reddederse, yarı yolda bırakmış olacaktı. Demek ki o “öyle” değildi. Sildi ve kısa yazdı: “Gelirim.” Gönderdi. Çaydanlık kaynamaya başladı. Kupasına çay koydu, pencere önünde tabureye oturdu, “İyilikler” adını verdiği not defterini açtı. Orda bugünün tarihiyle yeni bir madde ekliydi: “Sveta’nın yerine vardiya kapattım.” Nokta koyup küçük bir artı işareti ekledi sanki denge kurmuş gibi. Bu notla neredeyse bir yıldır yaşıyordu. Ocak ayında, yılbaşı sonrası bir boşluğun ortasında, günlerin iz bırakmadan geçmemesi için başlatmıştı onu. O zaman şöyle yazmıştı: “Nina Hanım’ı hastaneye bıraktım.” Altıncı kattaki Nina Hanım yavaş yürürdü, test torbası elinde, minibüse binmekten korkardı. “Arabadasın, beni bırakır mısın, yoksa yetişemeyeceğim,” demişti zile basıp. O da bıraktı, kapıda bekledi, Nina Hanım kan verdi, sonra eve döndüler. Dönüşte kendini sinirli yakaladı. İşe geç kalıyordu, kafasında başkalarının sıra ve doktor şikayetleri dönüyordu. Bu sinirden utanıyordu, yuttu, benzin istasyonunda kahveyle bastırdı. Notta ise tertemiz, sade dille yazdı sanki saf bir iyilikmiş gibi. Şubatta oğlu iş seyahatindeydi, hafta sonu torununu getirdi. “Evdesin, sorun olmaz,” dedi, rica değil emir gibi. Torunu iyiydi, hareketli, sürekli “bak anneanne”, “oynayalım”, “hadi” diyordu. Seviyordu onu ama akşama doğru elleri yorgunluktan titriyordu, kafasında bir uğultu vardı — sanki yüksek bir müzikten sonra. Onu uyuttu, bulaşıkları yıkadı, oyuncakları topladı, sabah torunu tekrar yayıyordu. Pazar, oğlu geldiğinde “Çok yoruldum,” dedi. Oğlu gülümsedi, sanki şaka yapmış gibi: “Sen de anneannesin”. Yanağından öptü. Notta bir madde daha vardı: “Torunla iki gün ilgilendim.” Yanına kalp koydu, bu işin sırf “gerektiği” için olmadığını hissetmek için. Martta kuzeni aradı, maaşa kadar borç istedi. “İlaç almam lazım, anlarsın ya,” dedi. Anladı. Sorgusuz gönderdi. Sonra mutfakta, avansa kadar nasıl idare edeceğini hesapladı — çok istediği yeni paltoyu yine alamayacaktı. Eski palto lüzumsuz bir lüks değil, sadece dirsekleri parlamıştı. Not defterine “Kuzenimi kurtardım” yazdı. Yanına “Kendimden vazgeçtim”i yazmadı; bu ona önemsiz gelmişti. Nisan işyerinde genç bir kız — gözleri kıpkırmızı — tuvalette kilitli kalıp ağladı: Sevgilisi terketmiş, kendini değersiz hissediyordu. Kız kapıyı açınca birlikte apartman merdivenlerine oturdular — boya kokusu hâlâ geçmemişti. Kız aynı cümleyi tekrar tekrar söylüyordu. O, spor doktorunun önerdiği sırt egzersizini kaçırdı. O gece, kanepeye uzanıp belinin ağrıdığını hissetti. Kıza kızmak istiyordu ama öfkesini kendi üzerine yöneltti: “Neden ‘eve gitmem lazım’ diyemiyorum?” diye. Notta yeni madde: “Katyayı dinledim, destek oldum.” İsmini özellikle yazdı, daha samimi gelmişti. Yine “Kendim için bir şeyi bıraktım” yazmadı. Haziranda, bir iş arkadaşını — Tanyayı — yazlığa, alışveriş torbalarıyla birlikte götürdü çünkü Tanyanın arabası bozulmuştu. Tüm yol boyunca Tanya hoparlörden eşiyle tartıştı, rahat olup olmadığı umurunda değildi. O sustu ve yola baktı. Tanya, yazlık bahçesine varınca hızlıca indirdi torbaları ve “Teşekkürler, zaten yolun üstüydü,” dedi. Oysa hiç de yolun üstü değildi. O trafikte eve dönerken, annesini ziyaret edemedi, annesi ardından küstü. Notta “Tanyayı yazlığa götürdüm” yazdı. “Yolun üstü” sözü o kadar batmıştı ki, ekrana boş boş baktı. Ağustostan bir gece annesi aradı, sesi titrek ve kaygılıydı: “Kendimi kötü hissediyorum, tansiyonum yüksek, korkuyorum.” Montunu geçirdi, taksiyle gece şehrini geçti. Annemin evinde hava çok sıcaktı, masada tansiyon aleti, haplar tabakta dağınıktı. Tansiyonu ölçtü, ilacını verdi, yanında oturdu, ta ki annesi uyuyana kadar. Sabah, eve uğramadan işe geçti. Metroda gözleri kapanıyordu, durağını kaçırmaktan korktu. Notta: “Gece annemin yanındaydım.” Yanına ünlem koydu, ama sonra sildi — fazla abartılı hissettirdi. Sonbaharda, liste çok uzamıştı. Sonu gelmeyen bir şerit gibiydi artık. Ve liste uzadıkça, kendini tuhaf bir durumda buluyordu: Sanki hayatı yaşamak yerine rapor veriyordu. Sanki ona duyulan sevgi, elindeki makbuz gibi, kayıtlara geçmesi gereken bir şeydi. “Sen hiç iyi bir şey yaptın mı bakalım?” deseler göstermek için birikiyordu. Kendisinden yana bir başlık ne zamandır yazmadığını düşündü. “Başkasına göre değil, salt kendi için.” Listede hep başkaları, onların acısı, talepleri, planları vardı. Onun kendi arzuları hep kapris gibi görünüyordu, saklanması gereken. Ekimde, yüksek sesli olmayan ama içinde iz bırakan bir sahne yaşandı. Oğluna, ondan istenen belgeleri teslim etmek için uğradı. Kapıda beklerken oğlu anahtar arıyor, telefonda konuşuyordu. Torun etrafta koşup “çizgi film istiyorum” diye bağırıyordu. Oğlu telefonun mikrofonunu kapatıp “Madem geldin, markete de uğrasana? Süt, ekmek lazım, yetişemem,” dedi. “Ben de aslında çok yoruldum,” dedi. Oğlu bakmadı bile, omuz silkti: “Ama sen yaparsın. Hep yaparsın.” ve konuşmaya döndü. Bu sözler damga gibiydi. Bir rica değil, bir tespit: “Sen her şeye yetişirsin.” İçinde bir sıcaklık yükseldi, yanında utanç: “Hayır” diyemek istediği için. “Keyifsiz olmak” istediği için utanç duydu. Yine de markete uğradı. Süt, ekmek, bir de elma — torunu severdi çünkü. Eve bırakıp, “Sağ ol anne,” duymasıyla yetindi. Bu teşekkür, deftere düşülen not gibi düz ve ruhsuzdu. O ise gülümseyebildi sadece. Evde, notunda “Oğluma marketten alışveriş yaptım” yazdı. Sonra uzun süre o satıra baktı. Parmakları yorgunluktan değil, öfkeden titriyordu artık. O an anladı ki, bu liste tutunacak dal değil, bir tasma haline gelmişti. Kasımdan randevu aldı, sırtı artık öyle ağırıyordu ki mutfakta uzun süre duramazdı. E-nabız’dan randevu buldu, cumartesi sabahı. Cuma akşamı annesi aradı: “Yarın gelir misin? Eczaneye gitmem lazım, yalnızım.” “Doktorum var,” dedi. Anne bir an sustu, sonra “Peki. Demek ki sana gerek yok,” dedi. Bu cümle hep işe yarardı. Hemen özür dilerdi, söz verirdi, kendi işini ertelemeye alışmıştı. “Doktordan sonra uğrarım” demek için dilini uzattı ama durdu. İçinde bir inat değil, yorgunluk vardı: Kendi hayatının da ağırlığı olduğunu nihayet görebilmişti. “Anne, öğleden sonra gelirim. Doktora gitmem önemli,” dedi alçak sesle. Annesi o meşhur iç çekişle cevap verdi: “Peki,” dedi, içinde kırgınlık da baskı da alışkanlık da vardı. O gece zor uyudu. Rüyasında, elinde dosyalarla koridorda koşuyordu ama kapılar bir bir kapanıyordu. Sabah kalktı, kendine yulaf yaptı, eski ilaçlarını içti ve evden çıktı. Poliklinikte sıra beklerken kulak misafiri olduğu sohbetlerde aklı teşhiste değil, yaptığı şeyin “kendi için olması”ndaydı ve bu ona korkutucu geliyordu. Doktordan sonra, söz verdiği gibi annesine uğradı. Eczaneden ilaç aldı, üçüncü kata çıktı. Anne sessizce karşıladı, sonra birden sordu: “Gittin mi?” “Gittim,” dedi. Sonra, sanki savunmaya geçmemek için, ekledi: “Gitmem lazımdı.” Anne dikkatlice baktı; sanki ilk kez karşısında işlev değil, bir insan görmüş gibiydi. Sonra arkasını döndü, mutfağa geçerken. Dönüşte, evine giderken göğsünde bir hafiflik vardı. Sevinç değil, bir boşluk. Aralık’ta, yıl sonu yaklaşırken, artık hafta sonlarını nefes arası değil, bir fırsat olarak bekliyordu. Cumartesi sabahı oğlundan mesaj geldi: “Torunu bir-iki saat alabilir misin? Bizim işimiz var.” Mesajı okudu, parmakları otomatik olarak “evet” yazmaya gitti. Yatak kenarında otururken, telefonu ısındı avcunda. Odaya sessizlik hâkimdi, sadece kalorifer tıklıyordu. O gün için planlarını hatırladı: Şehir merkezinde bir müze, uzun zamandır görmek istediği sergi. Sadece tablolar arasında dolaşmak ve kimsenin “çoraplar nerede, akşama ne lazım” diye sormayacağı bir sessizlik. “Bugün olamayacak. Kendi planlarım var,” diye yazdı. Gönderdi ve telefonu ekranı aşağı kapadı. Sanki böyle yapınca daha rahat dayanacaktı. “Ciddi misin?” diye kısa cevap geldi. Sonra bir tane daha: “Bize mi kırıldın?” Telefonu çevirip okudu, “Açıklasam mı, hani ben de insanım, yoruluyorum” hissi uyandı. Uzun açıklamalar pazarlığa dönüşüyordu, artık kendisi için pazarlık yapmak istemiyordu. “Hayır. Sadece benim için önemli,” diye yazdı. O kadar. Hazırlandı, sanki işe gider gibi. Ütüyü kapayıp kapamadığına, camları kontrol etti, cüzdanını, kartını, şarjını aldı. Durağa gelip, poşetli insanlarla sıralanırken kendini kimseyi kurtarmak zorunda hissetmedi. Bu garip ama korkutucu değildi. Müzede ağır ağır yürüdü. Portrelerdeki yüzleri, elleri, tablolardaki pencerelerden giren ışığı izledi. Sanki kendini yeniden başkalarının değil, sadece kendinin ihtiyaçlarına dikkat etmeye alıştırıyordu. Küçük büfede kahve içti, bir reprodüksiyonlu kartpostal aldı, çantasına koydu. Bristol karton parmaklarına pürüzlü ve sıcak geldi. Eve dönünce, telefon çantada kaldı. Önce mantosunu çıkardı, askıya astı, ellerini yıkadı, çay koydu. Sonra masaya oturup “İyilikler” notunu açtı. En alta, bugünün tarihine indi. Uzun süre boş satıra baktı. Sonra “+” işaretine basıp yazdı: “Müzeye tek başıma gittim. Başkasının isteği yerine kendi hayatıma sahip çıktım.” Durdu. “Kendi hayatıma sahip çıktım” demek fazla iddialı geldi, sanki suçlar gibi. Sildi, basitçe yazdı: “Müzeye tek başıma gittim. Kendime iyi davrandım.” Sonra daha önce hiç aklına gelmeyen bir şey yaptı: Listenin başına iki satır ekledi ve listeyi ayırdı. Sol tarafa “Başkaları için”, sağa “Kendim için” yazdı. Kendine ait sütunda şimdilik tek bir kayıt vardı. Ona bakarken içinde bir şeyin, önemli bir şeyin düzeldiğini hissetti — başarılı bir egzersiz sonrası dikilmiş bir omurga gibi. Kendini iyi biri olarak kanıtlamak zorunda değildi. Sadece “ben varım”ı hatırlaması gerekiyordu. Telefon yine titreşti. Acele etmedi. Çayını koydu, bir yudum aldı, sonra baktı. Annesinden kısa bir mesaj: “Nasılsın?” “Ciddiyim. Yarın uğrar, ekmek getiririm,” yazdı. Sonra göndermeden önce bir cümle ekledi: “Bugün kendimle meşguldüm.” Gönderdi ve telefonu hemen yanına, ekranı yukarı koydu. Odada sessizlik vardı ve bu sessizlik artık ağır gelmiyordu. Sanki sonunda odaya yalnızca kendisi için de yer açılmıştı.