Gidin buradan! Sana söylüyorum – git! Neden burada dolanıyorsun?! — Mehtap Hanım elindeki sıcak poğaça dolu tepsiyi bahçedeki elma ağacının altındaki masaya öfkeyle bıraktı ve komşunun oğlan çocuğunu itti. — Hadi bakalım dışarı, evine git! Annen ne zaman seninle ilgilenecek acaba?! Tembel çocuk! İnce uzun, çelimsiz Ali’yi ise kimse gerçek adıyla çağırmazdı, herkes ona çoktan lakabını takmıştı: Çekirge. Ali göz ucuyla sert bakışlı komşusuna baktı ve kendi kapısına doğru başını öne eğip yürüdü. Kasabanın en büyük apartmanı birkaç daireye ayrılmış ve yarı yarıya doluydu. Burada, aslında, iki buçuk aile yaşıyordu: Demireller, Yılmazlar ve Karadenizler — Hatice ve oğlu Ali. Sonuncu aile, yani Hatice ve Ali de tam anlamıyla “yarım aile” olarak görülüyor, kimsenin pek umurunda olmuyor, ihtiyaç olmadıkça da hatırlanmıyordu. Hatice, mahallede önemli biri sayılmazdı, bu yüzden ona vakit ayırmaya kimse değer bulmazdı. Hatice’nin, oğlundan başka kimsesi yoktu. Ne kocası, ne anne-babası. Kendi halinde, kimselere muhtaç olmadan yaşamaya çalışıyordu. Mahalleli ona pek yüz vermez, ara sıra Ali’yi kovalayıp “Çekirge” diye çağırırlardı, uzun elleri-bacakları ve kocaman başı yüzünden. Çekirge lakaplı Ali dışarıdan pek sevimli değildi, ürkekti ama çok iyi kalpli bir çocuktu. Ağlayan bir çocuk görünce hemen teselli etmeye koşardı; bu yüzden de anneler onu çocuklarının yanında istemez, “Koca Korkuluk” diye azarlardı. Ali uzun süre “Korkuluk” lakabının neden verildiğini anlamadı. Sonra annesi ona Oz Büyücüsü’nün Türkçe masal kitabını hediye ettiğinde, kendisine neden öyle dediklerini anladı. Ama hiç alınmadı. Onu öyle çağıranların kitabı okuduğunu, oradaki Korkuluğun iyi kalpli ve akıllı olduğunu, herkese yardım ettiğini düşünerek mutlu oldu. Hatice oğlunun bu iyi niyetli düşüncelerini bozmadı, aksine; oğlunun insanları olduğundan daha iyi hayal etmesinde bir sakınca görmedi. Çünkü zaten dünyada kötülük çok fazlaydı, oğlunun da bu acıları ileride doya doya yaşamasına vakit olacaktı; hiç olmazsa çocukluğunu yaşasındı… Oğlunu sonsuz bir sevgiyle saran Hatice, Ali’nin babasının onu terk edişini ve evi bırakışını çoktan affetmiş, kaderini kucaklayıp doğumhanede hemşireye hiddetle çıkışmıştı: — Çok konuşma! Benim oğlum dünyadaki en güzel çocuk! — Tamam da, zeki olamayacak gibi… — Orasını görürüz! — demiş, oğlunun yüzünü okşayarak gözyaşı dökmüştü. İlk iki yıl boyunca Ali’yi sürekli doktora götürmüş, oğlunun tedavi edilmesi için çok mücadele etmişti. Eski minibüslerde şehir merkezine taşınır, oğlunu yorganlara sarıp sıkı sıkı kucağında tutardı. Mahalledeki bakışlara aldırmaz, kimse ona akıl vermeye çalışınca da adeta bir dişi kaplana dönüşürdü: — Kendi çocuğunu yetimhaneye ver bari! Yok mu? O zaman bana karışma! Ben oğlumu ne yapacağımı biliyorum! İki yaşına geldiğinde Ali yaşıtlarıyla neredeyse aynıydı, zayıflıktan başka bir farkı yoktu. Hatice, oğlunu beslemek için elinde toz kalmasa da ona en iyisini vermeye çalıştı, bu da Ali’nin sağlığını olumlu etkiledi. İnce ve narin Ali doktorları artık endişelendirmiyordu. Görece iyi görünmese de, annesi Hatice onu bir orman perisi gibi narin kollarıyla kucakladığında herkes şaşkınlıkla bakar, “Böyle anneler çok az, çocuğun engelli olmaktan dönmüş, maşallah!” derdi. — Evet, benim Ali’m tam öyle! – derdi Hatice. Birinci sınıfa başladığında, Ali çoktan okumayı, yazmayı, hatta hesap yapmayı öğrenmişti. Ama biraz kekeliyordu ve öğretmeni onu sık sık sözlü okumadan geri çekerdi. — Teşekkürler Sali, yeter! – derdi öğretmeni, başka bir öğrenciyi çağırırdı. Bundan şikâyetçi olan öğretmeni iki yıl sonra evlenip ayrıldı, sınıfı ise başka bir tecrübeli öğretmene devretti. Yeni öğretmen Sultan Hanım, çocukları çok seven biri çıkınca, Çekirge ile özel ilgilendi. Hatice’yi iyi bir dil terapistine yönlendirdi ve Ali’den ödevlerini yazılı almayı denedi. — Eli güzel, aklı parlak çocuk! Diğerlerinden çok farklı! Ali övgü görünce çiçek gibi açılır, öğretmeninin yazılı yanıtlarını dinlemekten bahsetmesiyle daha da mutlu olurdu. Hatice minnettarlıktan ağlardı, ama Sultan Hanım, “Bu benim işim,” diyerek fazla teşekkür kabul etmezdi. Ali okula severek zıplaya zıplaya gider, mahallede komşular “Çekirge geçti, bizim nöbetimiz biter!” diye şakalaşır; ama arada “Allah böyle çocuklar yaratmasaydı…” dediklerini de Hatice duyardı. Kimi ne der, Hatice umursamazdı; insanın kalbini Allah vermemişse, “insanca” davranamaz diye düşünür, zamanını buna harcamazdı, “en iyisi bir çiçek daha dikmek” derdi içinden. Hatice’nin dairesinin önündeki küçük alanda rengârenk güller açardı, küçük bir bahçesi ve eski seramiklerden yaptığı mozaik basamakları vardı. Bu seramikleri kültür merkezinden izinle almıştı, herkes şaşırmış ama kısa sürede Hatice’nin sanat eserini görmek için kasaba meydanına akın etmişti. Ali basamakta oturur, annenin mozaik eserine hayranlıkla bakar, “Anne ne kadar güzel yapmışsın…” derdi, Hatice ise gözyaşlarına boğulurdu. Ali’nin hayatında mutluluğa dair fazla gün yoktu: Okulda bir övgü ya da annesinin güzel bir yemek yapıp, “akıllı çocuğum benim” demesi. Arkadaşları çok yoktu çünkü top peşinde koşmaktansa kitap okumayı severdi. Komşu Mehtap Hanım ise torunlarını ondan kıskanırdı: — Torunlarıma yaklaşmayacaksın! – diye sık sık tehdit ederdi. Hatice Ali’ye Mehtap Hanım’dan uzak durmasını tembih eder, “Onu karıştırma, hastalanmasın sonra…” derdi. O gün Mehtap Hanım’ın konuğu varken Ali sadece yolu kullanıyor, eğlencelerine katılmak istemiyordu. — Of, bu ne biçim kader! — dedi Mehtap Hanım, tepsiye nakışlı örtü sererken. “Dedikodu yaparlar şimdi, olsun…” İki poğaça ayırıp Ali’yi yakaladı: — Al bakalım! İkinci kez bahçede görmeyeyim! Bizim bayramımız var, annen gelene kadar evinde otur, tamam mı? Ali başını salladı, teşekkür edip odasına çekildi. Mehtap Hanım ise telaşla ziyaretçileri bekliyor, en küçük ve en sevdiği torunu Işıl’ın doğum günü hazırlıklarına devam ediyordu. Zayıf, koca kafalı Ali’yi istemiyordu! Çocuklar, Ali’nin çirkin görünüşünden korkar, onu oyunlarına almaz, anneler de uzak tutardı. Mehtap Hanım ise Hatice’nin hamileliğinde, “Sen bu çocuğu ne yapacaksın, yazık edersin, bırak bir yere!” diye başına kakmıştı. Hatice ise utandırmadan yoluna bakmıştı. Oğlu doğduğunda herkes “bu çocuk güzel değil, akıllı da olmaz,” demişse de Hatice, “Benim oğlum en güzel!” diye bağırmıştı. Ali annesine hiç şikâyet etmezdi, onu üzmemek için. Üzülünce saklanır, bir köşede sessizce ağlar, ama herkesin gönlüne su serperdi. Çekirge’nin dostça tebessümü ve bakışı herkesi şaşırtırdı. Mehtap Hanım’dan çekinmezdi artık, ona acırdı bile. Bu kadın, vaktini kızgınlıkla harcıyor diye üzülürdü. Ali dakikaların değerini herkesten çok bilir, “tik-tak” deyip kaybolan zamanı geri getiremeyeceğimizi anlardı; büyüklerse bunu kavrayamazdı… Pencereye oturan Ali, poğaçasını yerken, bahçede çocukların koşuşturmasını izler, Işıl’ın pembe elbisesine nazar ederdi. Çocuklar oyun oynarken, Işıl eski kuyunun yanında oyalandı, Ali ise annesinin uyarılarını hatırladı. — Orası tehlikeli oğlum, yaklaşmak yok! — demişti annesi yıllar önce. Ali bir anda, pembe elbisenin gözden kaybolduğunu gördü. Işıl’ın meydanda olmadığını fark etti ve bir anda korkuya kapıldı. Gözünü kırpmadan bahçeye koştu. Mehtap Hanım arkasından bağırdıysa da duymadı; eski kuyuya yöneldi, aşağıda bir şeyin kıpırdadığını görünce bağırdı: — Kenara çekil! Kuyunun kenarına yattı, güç bela aşağı indi. Işıl suya düşmüştü, yüzme de bilmiyordu! Ali, annesinin öğrettiği gibi Işıl’a sarıldı: — Korkma, ben buradayım! Tutun bana! Ben bağıracağım! Suya batmış ama pes etmeyip bağırdı: — Yardım edin! Çocukların hiçbiri onu duymadı, hemen meydanı terk etmişlerdi. Işıl’ın hayatı dakikalarla yarışıyordu. O anda, Mehtap Hanım torununu bulamayınca feryat etmesiyle, herkes telaşa kapıldı. Katı ise işten dönerken yolda Ali’nin adını duymuş gibi kalbinde bir sıkıntı hissetti ve evinin yolunu hızla tuttu. Arka bahçeye koştu. Oğlunun sesini duyduktan sonra, hemen eski kuyuya ip ve komşuların yardımıyla ulaştı. Işıl’ı hemen yakaladı, Ali’yi ise suyun dibinden büyük bir güçle çıkardı. İkisinin de hayatı kurtulmuştu. Ali iki hafta hastanede kaldı, herkesin takdirini kazandı. Eskiden küçümsedikleri bu çelimsiz, yalnız çocuk, mahalleye cesareti ve iyiliğiyle örnek olmuştu. Yıllar sonra Ali (Çekirge) büyüyüp başarılı bir doktor oldu, cephede bile yaralılara yardım etmeye koştu. Onun insan sevgisi ve fedakâr ruhu herkesin takdirini kazandı. Ne zaman “Neden böyle yapıyorsun?” deseler, — Ben doktorum. Gerekli olduğu için. Yaşamak için. Doğrusu bu, — diyerek cevap verdi. *** Ey okur, Bir annenin sevgisinin sınırı yoktur. Hatice tüm zorluklara rağmen oğlunu sonsuz bir sevgiyle büyüttü ve Ali’yi gerçek bir insan yaptı. Asıl kahramanlık, yürekte olur. Ali’nin iç güzelliği, cesareti ve iyiliği mahallenin tüm ön yargılarını yendi. Gerçek değer, insanın ruhundadır. Sizce de iyilik, en zor zamanlarda bile yolunu bulmaz mı? Sizin hayatınızda, gerçek güzelliğin görünüşte değil ruhta olduğunu gösteren anlar oldu mu?

Hadi git! Duydun mu beni, uzaklaş! Ne diye burada dolanıp duruyorsun?! Makbule Hanım, koca yemiş tabak dolusu sıcak poğaçayı elma ağacının altındaki masaya hızla bırakıp komşusunun oğlunu itekledi. Yürü, defol buradan! Anan ne zaman seni adam akıllı kontrol edecek acaba?! Tembel!

İncecik, kibrit çöpü gibi zayıf Alper, ailede adını kimsenin kullanmadığı, sadece lakabıyla çağrılan çocuk, kaşlarını çatıp sert komşusuna bir bakış attıktan sonra yavaş adımlarla kendi kapısına yöneldi.

Büyükçe ev, birkaç daireye bölünmüş olsa da tamamen dolu değildi. Esasen burada iki buçuk aile oturuyordu: Yıldız ailesi, Semih’ler ve Karamanlar yani Elif ile Alper.

Sonuncular işte o yarım aile dediğinizdendi; kimse pek önemsemez, görmezden gelirdi, ta ki mecbur kalana kadar. Elif ise, önemli biri sayılmazdı, kendisine vakit ayırmaya da gerek yoktu ya!

Elifin Alperden başka kimsesi yoktu. Ne kocası vardı, ne de anne babası. Hayata tek başına tutunmaya çalışıyordu ve herkes ona biraz da mesafeli, biraz da acıyarak bakardı. Pek karışan, laf eden de olmazdı; ama çoğu zaman Alpere, lakabıyla yani Çekirge diyerek sataşırlardı: zayıf kolları, incecik bacakları ve orantısızca büyük kafası yüzünden bu ismi almıştı.

Çekirge öyle sevimsizdi ki, insanlar yanında çocuğunu bırakmak istemezdi. Oysa çok iyi kalpliydi, ağlayan bir çocuk görse dayanamayıp hemen yanına koşar teselli etmeye çalışırdı; ne var ki bazı anneler, bu ucubeyi çocuklarından uzak tutmak ister, Alperi azarlardı.

Ucube lafını Alper bir gün annesinden hediye gelen Oz Büyücüsü kitabını okuyana kadar anlamamıştı. Oradaki Korkuluk karakterine benzetildiğini fark edince de, alınmak bir yana, kendisine bu lakabı takanların da o kitabı okuduklarını ve aslında Korkulukun akıllı, iyi ve sevecen biri olduğunu düşündü. Hatta sonunda masal kentinin başına geçtiğini anımsadı.

Elif, oğluna bu naif yorumu anlattığında, onu yadırgamayıp destekledi. Ne de olsa, kötülüğün dünyada yeterince yeri vardı, çocuk biraz hayal kurup insanları iyi sansın istiyordu Nasıl olsa hayat ona gerçekleri gösterecekti. Şimdilik bırakın çocukluğu tadını çıkarsın

Elif oğlunu çok seviyordu. Alperin babasının vefasızlığını ve onu bırakmasını hastanede kabullenmiş, hemşirenin, bu çocuk biraz sorunlu doğdu, laflarına kulak asmamıştı.

Laf uydurmayın! Oğlum dünyanın en güzel çocuğu!

E tartışan kim? Akıllı desek, ona da hiç varamayacak

Ona da bakarız! Elif bebeğinin yüzünü okşayarak hıçkıra hıçkıra ağladı.

Elif, iki yıl boyunca Alperi doktor doktor gezdirdi. Şehire her gittiğinde eski ve sarsıntılı belediye otobüslerinde, oğlunu sımsıkı sarıp kucaklayarak götürdü.

Çevresindekilerin acıyan bakışlarını hiçe saydı; kim bir şey öğütlemeye kalkarsa dişlerini gösterip tıpkı bir dişi kurt gibi çıkışıyordu:

Sen kendi çocuğunu yetiştirme yurduna ver! Yok mu? O zaman bana nasihat etme! Ben ne yapacağımı bilirim!

İki yaşına geldiğinde Alper toparlandı, kilo aldı, gelişimde yaşıtlarından geri kalmadı. Ama yakışıklı olduğu söylenemezdi Büyük, basık kafa, incecik kollar bacaklar, ve Elifin tüm imkanlarıyla mücadele ettiği sıska görüntüsü

Kendinden kıstığını oğluna kattı, en güzeline yettiğince ulaşmaya çalıştı ki bunun karşılığı sağlık oldu. Alper, dışarıdan tipine bakan doktorların ilgisini çekmemeye başladı; içlerinden bazıları Elifin oğluna olan saf sevgisine hayran kalıyordu.

Böyle emekçi anneler sayılı! Çocuk bildiğin engelli olacaktı, şimdi bak bir! Maşallah paşaya, akıllı çıktı!

Evet, benim oğlum gerçekten de öyle!

Biz çocuktan ziyade senden bahsettik Elifçim! Sen gerçek bir örneksin!

Elif omuz silkerek kendini övülmesine anlam veremiyordu. Bir anne zaten çocuğunu sevmeli ve ona bakmalı? diye düşünüyordu; burada övülmeye ne gerek vardı ki? O sadece üstüne düşeni yapıyordu.

Alper birinci sınıfa başladığında artık okuma-yazmayı öğrenecek seviyedeydi. Ama biraz kekeliyordu, bu da bazen tüm başarılarını gölgede bırakıyordu.

Tamam, yeter Alper! Teşekkürler! öğretmeni, sıra arkadaşının yüksek sesle okuması için sözü başkasına bırakıyordu.

Ardından öğretmenler odasında, Çocuk iyi hoş ama yaptığı toplu okumayı dinlemek mümkün değil, diye yakınıyordu. Neyse ki, o öğretmen sadece iki yıl kaldı; evlenip tayin isteyince, sınıf yeni bir öğretmene geçti.

Makbule Hanımın yerine Nevin Öğretmen geldi, yaşlıydı ama çocuklara sevgisi ilk günkü gibiydi. Çekirgeyi çabucak tanıdı, Elifle konuşup onu iyi bir dil terapistine yönlendirdi; Alperden ödevleri genellikle yazılı olarak teslim etmesini istedi.

Ne kadar güzel ve düzgün yazıyorsun! Çok zevk alarak okuyorum yazılarını!

Alper, bu övgüyle adeta çiçek açtı; Nevin Öğretmen sesli harflerle okurken, sınıfa yetenekli bir öğrenci kazandığını özellikle vurguladı.

Elif minnetle içinden ağladı, ellerini öpmek geldi içinden ama Nevin Öğretmen buna asla izin vermedi:

Saçmalama, Elif! Bu benim görevim! Senin oğlun şahane, her şey güzel olacak, göreceksin!

Alper, okula seke seke gitmeye başladı, bu da komşuların diline düştü.

İşte bizim Çekirge yine yollarda! Gün başlıyor demek ki! Allah da böyle bir evladı insana nasıl layık görür? Doğa da acımasız işte! Keşke onu bırakmasaydı

Komşuların onun hakkında ne düşündüğünün Elif farkındaydı. Ama kavga etmeyi sevmez, gönülsüzlerin kalbine insanlık koyamazsın derdi. O yüzden, o insanları anlamaya vakit harcamak boş, onun yerine bahçeye bir gül dikerim ya da evimi toparlarım, diye düşünürdü.

Koca bahçede, her pencerenin altında çiçeklikler, arka tarafta ufak bir meyve bahçesi vardı ve kimse paylaşım kavgası etmezdi. Herkesin ön bahçesi kendi dairesine ayrılmıştı.

Elifin küçük bahçesi ise en güzeli sayılırdı. Burada güller açar; bir köşesinde kocaman mor bir leylak, mozaik gibi döşenmiş basamaklar vardı o da Elifin kültür merkezi müdüründen rica ettiği kırık fayanslarla yapılmıştı. Kültür merkezinde tadilat olurken yığılan çini parçaları, Elifin gözünde uzak ve gizemli ülkelerin hazinesi gibi parlıyordu.

Bana verin onları! Müdürün odasına dalmıştı Elif.

Neyi vereyim ki? Müdür şaşkın şaşkın Elife baktı.

Fayansları! Onları istiyorum!

Elifin bu isteğine müdür güldü tabii ama götürmesine izin verdi. Komşulardan el arabası isteyip, gün batana kadar en düzgün parçaları seçti, hayalindeki motifin tabanını hazırladı.

Kısa süre sonra, bir mucize olan bu mozaik giriş kapısı tüm mahallenin ilgisini çekti.

Şaheser olmuş vallahi! Nasıl becermişsin bunu?

Elif ise komşuların şaşkınlığına aldırmazdı. Asıl önemli olan, oğlunun sözleriydi:

Anne, harika olmuş

Alper, basamağa oturmuş, parmağıyla karmaşık desenli taşları takip ediyor, mutluluktan eriyordu. Elif ise yine ağlıyordu.

Çünkü küçük Alper, bir sebepten dolayı mutluydu

Hayatta öyle çok da sebebi yoktu aslında. Okulda bir övgü, annenin yaptığı güzel bir yemek ya da sarılması o kadar. Çekirgenin arkadaşı pek yoktu, diğer çocuklara ayak uyduramıyordu, futbol yerine kitap okumak daha cazipti. Kız arkadaşlığı zaten komşunun Kader Hanımı engellerdi; onun beş, yedi ve on iki yaşında üç torunu vardı.

Onlara yaklaşma bile! derdi eline yumruk yapıp Alperi korkuturdu. Senin işin olmaz!

Kader Hanımın kafasında neler döndüğünü kimse anlamazdı. Elif ise, Alpere Kaderden uzak durmasını, torunlarıyla oynamamasını tembihledi.

Kadıncağızı niye huzursuz edelim? Hastalanıp kalmasın

Alper de annesine hak verdiği için, komşu teyzenin yanına yaklaşmaya korkardı. O gün, Kader Hanımın büyük bir kutlama hazırladığı sırada, tesadüfen yanından geçiyordu; kutlamaya katılmak gibi bir derdi yoktu.

Günahlarım başıma patladı! Kader Hanım, büyük tabağın üstünü işli bezle örterken söylendi. Sonra diyecekler ki, Kader ne cimri! Bekle bakalım!

İki poğaça seçip çocuğa verdi:

Al, hadi, seni bahçede bir daha görmeyeyim! Bizde kutlama var. Evde uslu uslu otur, annen gelene kadar! Anladın mı?

Alper başıyla onayladı, teşekkür etti ama Kaderin aklı hâlâ başka yerdeydi. Sedat çocuklar, gelinler-görümceler, herkes gelecek derken masaya oturup her şeyi hazırlamaya uğraşıyordu. En küçük ve gözdesi torunu Zeynepin doğum günü büyük bir coşkuyla kutlanmalıydı! Zayıf, büyük kafalı Alper ise bu sevinç ortamına yakışmıyordu.

Çocukların moralini onunla bozacak hali yoktu! Kader Hanım, yakın geçmişte komşusunu evladını bırakmaya ikna etmeye çalıştığı günleri anımsadı.

Yahu Elif, çocuk neyinize? Bakamazsın, perişan olursun! Bir gün sokakta donarak ölür çocuk

Bir kez bile elimde kadeh gördün mü? Elif karşılığını geciktirmezdi.

Görmek önemli değil! Fakirlikten bir yol çıkar mı sanki? Ailenden sana bir şey kalmadı, çocuğa da kalmayacak. Ana nasıl olunur bilmezsin, öğretmediler ki! Bu çocuğa yazık olacak, kurtul şundan!

Bu kadarına da pes! Hiç utanmıyor musun? Sen de annesin!

Ben çocuklarımı ben büyüttüm! Sen ona ne vereceksin ki?

Bundan sonra, Elif Kadere selam dahi vermez oldu. Karnını gururla taşıyarak evin önünden geçer ama gözünün ucuyla bile komşuya bakmazdı.

Bana niye güceniyorsun, akılsız? İyi olmana çalışıyorum! derdi Kader arkasından.

Senin iyiliğin biraz fena kokuyor! Bende de hamilelik bulantısı var! Elif karınını okşar, Korkma küçük çocuğum, kimse sana zarar veremez! derdi.

Elifin tüm uyarılarına rağmen Alper annesine hiçbir sıkıntısından, yaşadığı kırgınlıklardan bahsetmemeye dikkat etti. Ona kıyamazdı; ne kadar canı yanarsa yansın, bir kenarda için için ağlar ve susar, annesinin üzülmesini istemezdi. Haksızlık ona değmezdi, içine akıttıkça temizlenirdi; birkaç dakika sonra, kimin ne dediğini bile unutmuş olurdu. Hep garip bulurdu büyükleri, bu basit şeyi nasıl anlamazlar diye. Aslında, kin tutmayan insanın yaşaması çok daha kolaydı

Kader Hanımdan Alper artık korkmazdı ama sevmezdi de. O her parmağını salladığında, aşağılayıcı şeyler söylediğinde hemen kaçıp giderdi. Eğer Kader sorsa, Ne düşünüyorsun? diye, çok şaşırırdı.

Çünkü Alper ona acıyordu. O kadının ömrünü düşmanlıkla geçirmesine üzülüyordu. Zamanın değerini kimse Alper kadar bilemezdi; her dakikanın eşsiz olduğunu, geri döndürülmeyeceğini, para karşılığı alınmayacağını çok iyi anlamıştı.

Tik-tak! derdi saate.

Ve her şey biterdi…

Artık zaman yoktur, yakalayamazsın, bir daha asla dönmez! Almazsın, şeker kabının parlak ambalajına bile değişilmez!

Ama nedense büyükler bunu anlayamazlardı…

Kendi odasının penceresine tırmanmış, elindeki poğaçayı ısırırken Kader Hanımın torunlarının ve diğer çocukların arka tarafta kansız bir saha çizerek oynadıkları topa bakıyordu. Doğum günü kızı Zeynep, fırfırlı pembe elbisesiyle masalda bir prenses gibiydi; Alper ona büyülenmiş gibi bakıyor, hayalinde onu bir masal perisi yapıyor.

Büyükler ön bahçede kocaman sofraya oturmuş; çocuklar ise çimenlikte top peşinde koşturuyordu. Çıkış kapısının yanından bahçeye koşan çocukları Alper, annesinin yatak odasının penceresinden izledi; neşeyle alkış tutup onlarla birlikteymiş gibi sevindi.

Akşam kararıp çocuklar dağılırken, Zeynep yalnızca eski kuyunun başında dönüp duruyordu. Alper, oranın tehlikeli olduğunu biliyordu; annesi defalarca, Oraya yaklaşma, çok tehlikeli. Kuyunun çevresi çürük, orada su var. Düşersen kimse duyamaz, asla yaklaşma! diye uyarmıştı.

Bir anlık bir şeydi; Zeynep, kuyuya yaklaşırken dengesini kaybetmiş ve gözden kaybolmuştu. Alper kısa sürede durumu fark etti; bahçede, sofrada Zeynep yoktu!

Niye yardım istemek aklına gelmedi sonra anlatamadı. Koşa koşa arka tarafa, kuyuya doğru fırladı. Kader Hanımı ise hiç duymadı:

Ne dedim ben sana? Evde kal dedim!

Top oynayan çocuklar Zeynepin kaybolduğunu fark etmemişti. Alper yanaşınca, kuyuda beyaz bir gölge gördü. Duvara yaslan! diye bağırdı.

Kıza değmemek için kendini biraz kuyuya sarkıttı, bacaklarını aşağı sarkıttı ve göğsüyle üstten çürük tahtaları aşarak kendini karanlığa bıraktı.

Kuyunun suyu, küf kokusu ve boğulmuş yeşil balçığı, Alperin içini yaktı. Zeynepin yüzme bilmediğini biliyordu; defalarca plajda Kader Hanım ona öğretmeye çalışmış, ama boşunaydı Zeynep çekirgeye hep güvenmemişti.

Ama bu sefer suya gömülmekten korkmuş, Alperin sıska omuzlarına sımsıkı tutunmuştu.

Tamam, korkma! Ben buradayım! annesinin öğrettiği gibi Zeynepi boynundan tuttu. Dayan biraz, ben bağıracağım!

Ellerini kaygan, yosunlu kütüklere tutturmaya çalıştı. Zeynep batıyordu; Alper ise bir defa derin nefes alıp var gücüyle bağırdı:

Yardım edin!

Kuyudan kaç çocuk kaçtı, kimse bilmiyordu. Büyüklerden biri duydu mu, güç yeter miydi, hiç fikri yoktu. Yalnızca tek bildiği, minik kız çocuğunun yaşaması gerektiğiydi; dünyada zaman ve güzellik tükeniyordu.

Bağırış sonra ancak duyuldu.

Kader Hanım, fırından çıkardığı tavuğu getirecekken torununu göremedi; bir anda gözleri karardı:

Zeynep nerede?!

Davetliler, başta ne olduğunu tam anlayamadı; Makbule Hanım sinirden feryat koparınca herkes telaşa kapıldı. Alper son bir kez daha bağırdı:

Anne…

Ve Elif, işten eve dönerken, neden bilmem, ayakları aceleye gelmiş, ekmek almayı unutmuştu o gün. Komşuların dedikodularını da duymazdan gelerek hızlıca eve gelmişti. Bahçeye girdiğinde, Kader, yığılıp Elifin basamaklarına oturmuştu. Ne olduğunu anlayamadan, arka bahçeye koştu, oğlunun sesini duydu:

Buradayım anne!

Sesin nereden geldiğini düşünmeden, içini hep ürküten eski kuyuya yöneldi. Defalarca belediyeye doldurulmasını istemiş, ama çürük tahta kapağa razı edilip başına diken tel bile çekmişti. Kimsenin pek umurunda olmayan bir kuyu annesi hariç

Beklemeye vakit yoktu. Elif koşarak, çamaşır ipini kaptığı gibi kuyunun başına geldi, bağırdı:

Hadi, tutun bana!

Kaderin bir damadı yeterince ayıktı; hızla ipin ucuna sağlam bir düğüm attı, Elifin beline sardı:

Tamam, ben tutarım!

Elif, Zeynepi hemen yakaladı; kız annesinin boynuna sarılıp bayıldı. Elif ise korkudan zangır zangır titriyordu.

Alper karanlıkta kaybolmuştu; arayabildiği kadar aradıysa da bulamadı. Ve Elif, doğumhanede oğlunu kaybederken haykırdığı gibi bir kez, bir kez daha haykırdı içinde:

Allahım, ne olur alma!

Soluksuz kalana dek aradı, sonunda soğuk suların içinde bir şeye dokundu Çocuğunu çekip çıkarmak için bütün gücüyle asıldı ve suyun yüzeyine, sonunda oğlunun solgun yüzünü çıkarırken var gücüyle bağırdı:

Çekin!

Yukarı çekilirken o, hırıltılı ama umut dolu bir sesle duydu:

Anne…

İki hafta sonra Alper, şehir hastanesinden taburcu olduğunda bir kahramandı. Zeynep daha erken çıktı, biraz su yutmuş, korkmuştu ama yalnızca iki-üç çizikle kurtulmuştu. Alperin ise bileği kırılmış, nefes almakta zorlanmıştı ama annesi yanında, Zeynep sıklıkla onu ziyarete geliyordu; Alper ise evine, kitaplarına ve sevdiği tekir kedisine kavuşacak olmasına sevinçten uçuyordu.

Oğlum, canımın içi! Allah senden razı olsun! Makbule Hanım, siyah tenli Alperi gözyaşları içinde sarıp sarmaladı. Bak, ne istersen yapacağım!

Ne gerek var ki? Alper omuz silkerek cevap verdi. Sadece yapılması gerekeni yaptım. Erkek dediğin böyle olur, değil mi?

Makbule abla cevap bulamasa da, yine de Alperi sıkıca kucakladı… Ve kim bilebilirdi ki, zayıf, sakarca Alper (nam-ı diğer Çekirge), yıllar sonra cephede bir zırhlı aracı yaralılarla doldurup ateşten çıkaracak; sonra, kim olursa olsun yaralarını sarmak için elinden geleni yapacak, bir zamanlar kendisi gibi annesini çağıranlara umut olacaktı…

Ve ona sorduklarında: Neden bunu yapıyorsun, insanlar sana böyle davranmadı ki? dediğinde çok kısa bir yanıt verecekti:

Ben doktorum Mecburum çünkü. Yaşamak lazım. Doğrusu bu!

***

Sevgili okurlar,

Gerçekten de, annelik sevgisinin sınırı yok

Elif, çevrenin tüm önyargısına rağmen oğlunu koşulsuz sevdi, onun başarıya erişmesini sağladı, iyi ve akıllı bir insan olmasına vesile oldu. Bu, ebeveyn sevgisinin yenilmez gücünün hikayesidir.

Ve gerçek kahramanlık, ruhta saklıdır: Dış görünüşüyle değil, davranışıyla yücelen Alper, bir an bile düşünmeden bir kızı ölümden kurtararak gerçek bir kahraman olduğunu gösterdi. Asıl değer; iyilik, cesaret ve merhamettedir.

Bir zamanlar hor görülen Elif ve Alper, Alperin kahramanlığı sayesinde herkesin saygısını kazandılar. Bu hikaye, önyargının gerçek erdem karşısında yok olduğunu ve affedebilmenin, kin tutmamanın, doğruyu yapmanın asıl insanlık dersi olduğunu vurgular. Alperin dediği gibi: Ben doktorum. Hayat kurtarmak lazım. Doğrusu bu!

Bu hikaye bize insanlığın ve şefkatin, duyarsızlığın ve kine üstün geldiğini; asıl güzelliğin içimizden parladığını hatırlatıyor.

Düşünmenizi isteriz:

Sizce de, iyilik ve merhamet, tüm zorluklara karşın daima yolunu bulup dünyayı daha güzel bir yer yapıyor mu? Sizin de hayatınızda, birinin dış görünüşüne aldandığınız ya da bir ruhun gerçek güzelliğini geç fark ettiğiniz anlar oldu mu?

Rate article
Lifequest
Gidin buradan! Sana söylüyorum – git! Neden burada dolanıyorsun?! — Mehtap Hanım elindeki sıcak poğaça dolu tepsiyi bahçedeki elma ağacının altındaki masaya öfkeyle bıraktı ve komşunun oğlan çocuğunu itti. — Hadi bakalım dışarı, evine git! Annen ne zaman seninle ilgilenecek acaba?! Tembel çocuk! İnce uzun, çelimsiz Ali’yi ise kimse gerçek adıyla çağırmazdı, herkes ona çoktan lakabını takmıştı: Çekirge. Ali göz ucuyla sert bakışlı komşusuna baktı ve kendi kapısına doğru başını öne eğip yürüdü. Kasabanın en büyük apartmanı birkaç daireye ayrılmış ve yarı yarıya doluydu. Burada, aslında, iki buçuk aile yaşıyordu: Demireller, Yılmazlar ve Karadenizler — Hatice ve oğlu Ali. Sonuncu aile, yani Hatice ve Ali de tam anlamıyla “yarım aile” olarak görülüyor, kimsenin pek umurunda olmuyor, ihtiyaç olmadıkça da hatırlanmıyordu. Hatice, mahallede önemli biri sayılmazdı, bu yüzden ona vakit ayırmaya kimse değer bulmazdı. Hatice’nin, oğlundan başka kimsesi yoktu. Ne kocası, ne anne-babası. Kendi halinde, kimselere muhtaç olmadan yaşamaya çalışıyordu. Mahalleli ona pek yüz vermez, ara sıra Ali’yi kovalayıp “Çekirge” diye çağırırlardı, uzun elleri-bacakları ve kocaman başı yüzünden. Çekirge lakaplı Ali dışarıdan pek sevimli değildi, ürkekti ama çok iyi kalpli bir çocuktu. Ağlayan bir çocuk görünce hemen teselli etmeye koşardı; bu yüzden de anneler onu çocuklarının yanında istemez, “Koca Korkuluk” diye azarlardı. Ali uzun süre “Korkuluk” lakabının neden verildiğini anlamadı. Sonra annesi ona Oz Büyücüsü’nün Türkçe masal kitabını hediye ettiğinde, kendisine neden öyle dediklerini anladı. Ama hiç alınmadı. Onu öyle çağıranların kitabı okuduğunu, oradaki Korkuluğun iyi kalpli ve akıllı olduğunu, herkese yardım ettiğini düşünerek mutlu oldu. Hatice oğlunun bu iyi niyetli düşüncelerini bozmadı, aksine; oğlunun insanları olduğundan daha iyi hayal etmesinde bir sakınca görmedi. Çünkü zaten dünyada kötülük çok fazlaydı, oğlunun da bu acıları ileride doya doya yaşamasına vakit olacaktı; hiç olmazsa çocukluğunu yaşasındı… Oğlunu sonsuz bir sevgiyle saran Hatice, Ali’nin babasının onu terk edişini ve evi bırakışını çoktan affetmiş, kaderini kucaklayıp doğumhanede hemşireye hiddetle çıkışmıştı: — Çok konuşma! Benim oğlum dünyadaki en güzel çocuk! — Tamam da, zeki olamayacak gibi… — Orasını görürüz! — demiş, oğlunun yüzünü okşayarak gözyaşı dökmüştü. İlk iki yıl boyunca Ali’yi sürekli doktora götürmüş, oğlunun tedavi edilmesi için çok mücadele etmişti. Eski minibüslerde şehir merkezine taşınır, oğlunu yorganlara sarıp sıkı sıkı kucağında tutardı. Mahalledeki bakışlara aldırmaz, kimse ona akıl vermeye çalışınca da adeta bir dişi kaplana dönüşürdü: — Kendi çocuğunu yetimhaneye ver bari! Yok mu? O zaman bana karışma! Ben oğlumu ne yapacağımı biliyorum! İki yaşına geldiğinde Ali yaşıtlarıyla neredeyse aynıydı, zayıflıktan başka bir farkı yoktu. Hatice, oğlunu beslemek için elinde toz kalmasa da ona en iyisini vermeye çalıştı, bu da Ali’nin sağlığını olumlu etkiledi. İnce ve narin Ali doktorları artık endişelendirmiyordu. Görece iyi görünmese de, annesi Hatice onu bir orman perisi gibi narin kollarıyla kucakladığında herkes şaşkınlıkla bakar, “Böyle anneler çok az, çocuğun engelli olmaktan dönmüş, maşallah!” derdi. — Evet, benim Ali’m tam öyle! – derdi Hatice. Birinci sınıfa başladığında, Ali çoktan okumayı, yazmayı, hatta hesap yapmayı öğrenmişti. Ama biraz kekeliyordu ve öğretmeni onu sık sık sözlü okumadan geri çekerdi. — Teşekkürler Sali, yeter! – derdi öğretmeni, başka bir öğrenciyi çağırırdı. Bundan şikâyetçi olan öğretmeni iki yıl sonra evlenip ayrıldı, sınıfı ise başka bir tecrübeli öğretmene devretti. Yeni öğretmen Sultan Hanım, çocukları çok seven biri çıkınca, Çekirge ile özel ilgilendi. Hatice’yi iyi bir dil terapistine yönlendirdi ve Ali’den ödevlerini yazılı almayı denedi. — Eli güzel, aklı parlak çocuk! Diğerlerinden çok farklı! Ali övgü görünce çiçek gibi açılır, öğretmeninin yazılı yanıtlarını dinlemekten bahsetmesiyle daha da mutlu olurdu. Hatice minnettarlıktan ağlardı, ama Sultan Hanım, “Bu benim işim,” diyerek fazla teşekkür kabul etmezdi. Ali okula severek zıplaya zıplaya gider, mahallede komşular “Çekirge geçti, bizim nöbetimiz biter!” diye şakalaşır; ama arada “Allah böyle çocuklar yaratmasaydı…” dediklerini de Hatice duyardı. Kimi ne der, Hatice umursamazdı; insanın kalbini Allah vermemişse, “insanca” davranamaz diye düşünür, zamanını buna harcamazdı, “en iyisi bir çiçek daha dikmek” derdi içinden. Hatice’nin dairesinin önündeki küçük alanda rengârenk güller açardı, küçük bir bahçesi ve eski seramiklerden yaptığı mozaik basamakları vardı. Bu seramikleri kültür merkezinden izinle almıştı, herkes şaşırmış ama kısa sürede Hatice’nin sanat eserini görmek için kasaba meydanına akın etmişti. Ali basamakta oturur, annenin mozaik eserine hayranlıkla bakar, “Anne ne kadar güzel yapmışsın…” derdi, Hatice ise gözyaşlarına boğulurdu. Ali’nin hayatında mutluluğa dair fazla gün yoktu: Okulda bir övgü ya da annesinin güzel bir yemek yapıp, “akıllı çocuğum benim” demesi. Arkadaşları çok yoktu çünkü top peşinde koşmaktansa kitap okumayı severdi. Komşu Mehtap Hanım ise torunlarını ondan kıskanırdı: — Torunlarıma yaklaşmayacaksın! – diye sık sık tehdit ederdi. Hatice Ali’ye Mehtap Hanım’dan uzak durmasını tembih eder, “Onu karıştırma, hastalanmasın sonra…” derdi. O gün Mehtap Hanım’ın konuğu varken Ali sadece yolu kullanıyor, eğlencelerine katılmak istemiyordu. — Of, bu ne biçim kader! — dedi Mehtap Hanım, tepsiye nakışlı örtü sererken. “Dedikodu yaparlar şimdi, olsun…” İki poğaça ayırıp Ali’yi yakaladı: — Al bakalım! İkinci kez bahçede görmeyeyim! Bizim bayramımız var, annen gelene kadar evinde otur, tamam mı? Ali başını salladı, teşekkür edip odasına çekildi. Mehtap Hanım ise telaşla ziyaretçileri bekliyor, en küçük ve en sevdiği torunu Işıl’ın doğum günü hazırlıklarına devam ediyordu. Zayıf, koca kafalı Ali’yi istemiyordu! Çocuklar, Ali’nin çirkin görünüşünden korkar, onu oyunlarına almaz, anneler de uzak tutardı. Mehtap Hanım ise Hatice’nin hamileliğinde, “Sen bu çocuğu ne yapacaksın, yazık edersin, bırak bir yere!” diye başına kakmıştı. Hatice ise utandırmadan yoluna bakmıştı. Oğlu doğduğunda herkes “bu çocuk güzel değil, akıllı da olmaz,” demişse de Hatice, “Benim oğlum en güzel!” diye bağırmıştı. Ali annesine hiç şikâyet etmezdi, onu üzmemek için. Üzülünce saklanır, bir köşede sessizce ağlar, ama herkesin gönlüne su serperdi. Çekirge’nin dostça tebessümü ve bakışı herkesi şaşırtırdı. Mehtap Hanım’dan çekinmezdi artık, ona acırdı bile. Bu kadın, vaktini kızgınlıkla harcıyor diye üzülürdü. Ali dakikaların değerini herkesten çok bilir, “tik-tak” deyip kaybolan zamanı geri getiremeyeceğimizi anlardı; büyüklerse bunu kavrayamazdı… Pencereye oturan Ali, poğaçasını yerken, bahçede çocukların koşuşturmasını izler, Işıl’ın pembe elbisesine nazar ederdi. Çocuklar oyun oynarken, Işıl eski kuyunun yanında oyalandı, Ali ise annesinin uyarılarını hatırladı. — Orası tehlikeli oğlum, yaklaşmak yok! — demişti annesi yıllar önce. Ali bir anda, pembe elbisenin gözden kaybolduğunu gördü. Işıl’ın meydanda olmadığını fark etti ve bir anda korkuya kapıldı. Gözünü kırpmadan bahçeye koştu. Mehtap Hanım arkasından bağırdıysa da duymadı; eski kuyuya yöneldi, aşağıda bir şeyin kıpırdadığını görünce bağırdı: — Kenara çekil! Kuyunun kenarına yattı, güç bela aşağı indi. Işıl suya düşmüştü, yüzme de bilmiyordu! Ali, annesinin öğrettiği gibi Işıl’a sarıldı: — Korkma, ben buradayım! Tutun bana! Ben bağıracağım! Suya batmış ama pes etmeyip bağırdı: — Yardım edin! Çocukların hiçbiri onu duymadı, hemen meydanı terk etmişlerdi. Işıl’ın hayatı dakikalarla yarışıyordu. O anda, Mehtap Hanım torununu bulamayınca feryat etmesiyle, herkes telaşa kapıldı. Katı ise işten dönerken yolda Ali’nin adını duymuş gibi kalbinde bir sıkıntı hissetti ve evinin yolunu hızla tuttu. Arka bahçeye koştu. Oğlunun sesini duyduktan sonra, hemen eski kuyuya ip ve komşuların yardımıyla ulaştı. Işıl’ı hemen yakaladı, Ali’yi ise suyun dibinden büyük bir güçle çıkardı. İkisinin de hayatı kurtulmuştu. Ali iki hafta hastanede kaldı, herkesin takdirini kazandı. Eskiden küçümsedikleri bu çelimsiz, yalnız çocuk, mahalleye cesareti ve iyiliğiyle örnek olmuştu. Yıllar sonra Ali (Çekirge) büyüyüp başarılı bir doktor oldu, cephede bile yaralılara yardım etmeye koştu. Onun insan sevgisi ve fedakâr ruhu herkesin takdirini kazandı. Ne zaman “Neden böyle yapıyorsun?” deseler, — Ben doktorum. Gerekli olduğu için. Yaşamak için. Doğrusu bu, — diyerek cevap verdi. *** Ey okur, Bir annenin sevgisinin sınırı yoktur. Hatice tüm zorluklara rağmen oğlunu sonsuz bir sevgiyle büyüttü ve Ali’yi gerçek bir insan yaptı. Asıl kahramanlık, yürekte olur. Ali’nin iç güzelliği, cesareti ve iyiliği mahallenin tüm ön yargılarını yendi. Gerçek değer, insanın ruhundadır. Sizce de iyilik, en zor zamanlarda bile yolunu bulmaz mı? Sizin hayatınızda, gerçek güzelliğin görünüşte değil ruhta olduğunu gösteren anlar oldu mu?