Kayınvalidem Çocuklarımı Terbiyesiz Diye Suçladı, Ben de Ona Evimizin Kapısını Kapatıp Bir Daha İçeri Adım Atmasını Yasakladım

Dirsekler? Kim öyle dirsekleri masaya koyar? Adam olsan seni şu an sofradan kovarlar, dedi Makbule Hanım’ın tütün gibi ince, ince sesi, aile akşamının loş huzurunu bir testere gibi ikiye böldü. Engin, bak oğluna. Yedi yaşında hala çatal tutmayı becerememiş. Bizim zamanımızda böyle olana cetvelle vurulurdu!

Gülay, elindeki çatalı öyle sıktı ki, eklemleri bembeyaz kesildi. Derin bir nefes alıp kaynanasına bakmamaya çalıştı, gözlerini Yiğite çevirdi. Çocuğun başı bir anda öne düştü, gövdesini iyice küçültüp korkuyla ellerini masadan sakladı, neredeyse vişne suyunun dolu bardağını devirecekti.

Makbule Hanım, burası Topkapı Sarayı değil, evimizdeyiz, diye hafif ama kesin bir sesle konuştu Gülay. Yiğit spordan yeni geldi, yorgun. Bırakınız da rahatça yesin.

Hah! dedi Makbule Hanım, memnun bir zaferle çay kaşığını havaya kaldırıp gelini işaret ederek. Tüm mesele de bu işte! “Yorgun”, “küçük”, “biraz dinlensin”… Onları pamuklara sarıp büyütüyorsun Gülay. Oysa adam dediğin disiplinli olur. Karakterin kökü disiplindir. Ben Engini, çiğ köfteyi bile tek başıma yoğururken büyüttüm. O tertipliydi. Sizde şenlik var, sanki pazar yeri!

Masanın başında oturan Engin ise sessizce köfteyi çiğnerken gözünü tabağına dikmişti. Gülay onun bu taktiğini ezbere biliyordu: Hiçbir şeye karışmadım, duvar kağıdıyım. Kavgadan nefret ederdi; hele konu annesi olursa tam bir kabuğuna çekilirdi. Makbule Hanımın sesi başka türlüydü; yüksek ve buyurgan, yanılmaz olduğuna inanırdı. Ayda bir gelen bu ziyaretler Gülayda, dişçi ağzında anestezisiz diş çekimi beklentisi oluşturmuştu.

Babaanne, bugün resimden beş aldım! araya daldı beş yaşındaki Yağmur, havayı yumuşatmak istercesine. Bak göstereyim mi? Hepimizi çizdim! Seni de, babamı da, annemi de

Makbule Hanım, kızın üzerine doğru ağır ağır döndü. Bakışında sıcaklıktan eser yoktu; yalnızca soğuk bir süzme.

Yemekte konuşulmaz, Yağmur. Büyükler yerken ne sağır, ne dilsiz olmalı. Bunu bilir misin? Bacak sallamak da olmaz, kızım. Hanımefendi olacaksın, pazarcı gibi değil! Düzgün otur!

Yağmurun yüzündeki neşeli gülümseme silindi, usulca ellerini dizlerine koyup, dilsizleşti. Gülay içinin derinlerinde bir öfke dalgası yükseldiğini hissetti. Kendi köftesinin az tuzlu eleştirisini, perdelerinin kasvetli yorumunu, hatta vücudunun çok zayıf, erkekler böylelerini sevmez eleştirisini tolere edebilirdi. Ama çocuklarına gelince, sabrının sınırı yıldırımlar gibi inceliyordu.

Anne, yeter artık, dedi nihayet Engin. Çocuk işte çocuk, bırak rahat yesinler

İyi niyetliyim ben! dedi Makbule Hanım ellerini havaya kaldırıp. Başka kim öğretecek ana gerçekleri? Siz başlarını okşuyorsunuz, hayat ise taş gibi. Yarın büyüyüp sevgisiz, terbiyesiz olunca görün siz! Benim komşum Zelihanın torunu bak askeri okulda, dimdik, terbiyeli, merhaba, teşekkürler der hep. Peki sizin Yiğit? Geçen gün ağzının içinde gevelendi, kaçtı. Teksin!

Merhaba dedi, itiraz etti Gülay. Utangaç biraz, hepsi bu.

Utangaç! burun kıvırdı kaynana. Terbiyesiz işte, utangaç değil. Sorumlusu da annesi!

Akşam, boğucu bir sessizlikte bitmişti. Çocuklar hızla yemeği bitirip, teşekkürler mırıldanıp odalarına kaçtı. Gülay, sofrayı toplarken ensesinde kaynanasının beton ağırlığında bakışını hissediyordu.

Bari şu tabakları makineye koyma, elinle yıka, diye tekrar karıştı Makbule Hanım. Makine iyi temizlemiyor, deterjanı yediriyorsun aileye, zehirleyecek misin milleti?

Makbule Hanım, kendi evimde, kendi tabağımı nasıl yıkayacağımı ben bilirim, dedi Gülay, tabağı gürültüyle tezgaha koyarak.

O akşam tedirgin geçti. Kaynana evi turladı, parmağını raflarda gezdirip toz aradı, antrede eşyaların yerini değiştirdi (böylesi daha iyi) ve televizyondaki haberlere surat asıp yüksek sesle yorum yaptı. Engin ise rapor yazacağım bahanesiyle yatak odasına kaçıp bilgisayara gömüldü.

Fırtına, ertesi gün patladı. Cumartesiydi. Gülay, çocuklarla parka gitmeyi ve elmalı kek yapmayı planlamıştı ama hava bozdu, incecik bir yağmur başladı. Çocuklar evde kalınca sıkıldılar. Salonun ortasında divan yastıklarından korsan gemisi yapıp maç gibi bağırmaya başladılar.

Makbule Hanım, elinde örgüsünü sıkı sıkı tutup daha da sertleşiyordu.

Bu yaygarayı kesin artık! sonunda dayanamayıp bağırdı. Kafa bırakmadınız bende. Sessiz oyun oynayamaz mısınız? Bir kitap mı okusanız? Puzzle yapsanız?

Babaanne, biz korsanız! diye bağırdı Yiğit, oyuncak kılıcını sallayarak. Korsan dediğin bağırmadan olmaz! Saldırıyorum!

Atlayıp halının üstüne düştü, ama hesaplayamayıp Makbule Hanımın çay fincanlı masasını sarstı. Fincan sallandı, sıcak çay örgülerin ve sabahlığın üstüne döküldü.

Makbule Hanım fırlayıp kalktı.

Edepsiz! diye gürledi, üstünü silkeleyerek. Ne yaptın sen! Gözünü mü dikti bu çocuklar? Deli dana gibi dolanıyorlar!

Bilmeden yaptım diye fısıldadı Yiğit, geri geri kaçarken.

Hep yanlışlıkla değil mi? Düşüncesizsin, boş teneke gibi! dedi kaynana ve elinden yakalayıp sarsmaya başladı. Kim yetiştirdi seni? Annen?

Gülay, mutfaktan sesleri duyup koştu. Oğlunu kaynanasının elinden çekip alırken, dünya bir noktaya küçüldü.

Dokunmayın çocuklarıma! diye haykırdı. Hakkınız yok!

Yiğit annesine sarılıp ağlamaya başladı. Yağmur, yastık tepesinden feryat etti.

Bana bağırma! diye çığlık attı Makbule Hanım. Gördün işte, üstüm mahvoldu! Çay döküldü! Her şeyi serbest bırakıyorsun, disiplinsiz büyüyorlar, tarladaki ot gibi Terbiyesiz bunlar!

Kaynananın terbiyesiz sözcüğü havada çamur gibi asılı kaldı. Gülay olduğu yerde kesildi. Oğlunu kucaklayıp titreyen kızının saçını okşadı.

Ne dediniz siz? diye sordu kısık sesle.

Duydun işte! devam etti Makbule Hanım, tutamayıp kendini daha da yükseltti. Sizin çocuklar terbiyesiz, saygısız! Adam gibi ailede çocuk köşede dizüstü ağlamaz, özür dilerdi. Sizin ki mızıkçılık yapıyor. İçim kalkıyor! Aynı sana çekmiş, hiçbir şey yok ortada!

O an Engin odadan fırladı.

Ne oluyor burada? Anne, niye bağırıyorsun?

Geline sor, diye işaret etti Makbule Hanım. Oğlun üstüme çay döktü, haşladı neredeyse! Üstüne bir de oğlu savundu!

Engin şaşkınca Gülaya baktı.

Gülay, hakikatten biraz dikkat etseydin ya…

Son damla da buydu. Eğer şimdi Engin karısını korusaydı, şerhini koysa… Ama yine hep yaptığı orta yolcu, aranızda çözün, ben karışmam tavrını seçti.

Gülay doğruldu. İçinde cam gibi bir kararlılık doğmuştu.

Engin, çocukları alıp odalarına götür. Onlara çizgi film aç. dedi, sesi tartışılmazdı.

Neden? dedi Engin, anlamadı.

Dediğimi yap.

Engin, eşinin halini görünce tartışmadı, çocukları odalarına götürdü. Gülay tek başına kaldı kaynanayla.

Makbule Hanım, dedi sakince. Eşyalarınızı toplayın.

Beklemediği bu cevap, kaynanayı şaşkına çevirdi.

Ne?

Eşyalarınızı toplayın, gidiyorsunuz. Şimdi, hemen.

Delirdin mi sen? gözleri irileşti. Ben oğluma geldim! Burası onun evi!

Burası bizim evimiz. Hiç kimse, çocuklarıma hakaret etmeye, tartaklamaya, küçük düşürmeye hakkı yok. Size bana, evime, yemeğime, perdeme laf ettiniz, ses etmedim. Ama çocuklar sınır. O sınırı aştınız.

Sen ne cüretle böyle konuşuyorsun! dedi Makbule Hanım. Ben senin kocanın annesiyim! Çocukların büyükannesi! İki kat yaşlıyım senden!

Yaş kabalık için geçerli değil, dedi Gülay. Yedi yaşındaki oğluma, oyun oynarken, kazara çay döktü diye terbiyesiz dediniz. Onları aşağıladınız. Artık onların yanında olamayacaksınız.

Engin! diye bağırdı Makbule Hanım. Engin gel, bak neler diyor karın! Beni evden atıyor!

Engin çocuk odasından çıktı, yüzü soluktu.

Anne, Gülay… Lütfen sakin olun. Anne, sen de olmadı bu, Yiğite niye öyle yaptın

Ben mi? Ben disiplin veriyorum! O veremiyor! Şimdi beni evden atıyor! Engin, erkek misin sen? Konuş karına! Bu evde senin de hakkın var!

Engin, karısına baktı. Kolları göğsünde, bembeyaz ve korkusuzdu. Gözlerinde ilk kez, Seçimini şimdi yapmazsan, bizi kaybedersin yazılıydı.

Anne, dedi Engin.

Söyle oğlum! Haddinizi bildirin!

Anne, senin gitmen en iyisi.

Makbule Hanımın yüzündeki gülümseme, plastik maske gibi düştü.

N-ne dedin?

Topla eşyalarını. Gülay haklı. Çocuklara böyle davranmak olmaz. Taksi çağıracağım, terminale bırakacak.

Sen sen nankör! tısladı. Ananı bir kadın yüzünden harcadın! Kadının kölesi oldun! Ben seni büyüttüm, uykusuz kaldım!

Anne, yeter, dedi Engin yorgunca. Git, hazırlan.

Yarım saat boyunca evi kapkara bir hava kapladı. Makbule Hanım bavuluna hışımla eşyalarını doldururken, gelinine beddua yağdırdı, bu bataklıkta çürüyün, asla miras falan yok, diye saydırdı. Gülay ise kapının yanında durdu. Tartışmadı, sessizce bekledi.

Taksi gelince, Makbule Hanım kapıda durdu.

Hele bir gün gelir de, vatansever çocuklarınız sizi huzurevine tıkarsa benden medet umarsınız! diye hırladı.

Kapı öyle gürültüyle kapandı ki bütün evi titretti.

Gülay, sanki üzerine çuval indirilmiş gibi çöktü antredeki büyük poufun üstüne. Engin de camdan baktı uzun uzun, giden arabayı seyretti.

İyi misin? dedi, bakmadan.

İyiyim, dedi Gülay, sesi titriyordu. Sen?

Berbat O benim annemdi sonuçta.

Biliyorum Engin. Böyle olsun istemedim. Ama çocuklarıma bunu yaşatamam. Sen hatırlamıyor musun annenden nasıl korkardın? Bunu Yiğite layık göremezsin.

Engin döndü. Gözlerinde acının yanında ilk kez bir olgunluk vardı.

Evet, istemem. Hep annemin gözüne girmeye çalıştım. Aferin Engin diyecek sanmıştım. Oysa o tek bildiği yönetmek, aşağılamak.

Gülay kocasına yaklaşıp sarıldı. Engin yüzünü onun saçına gömdü.

Destek olduğun için teşekkür ederim, diye fısıldadı. Çok önemliydi.

Akşam olunca çocuklar huzur bulup oyuncaklarıyla sessizce oynadı; bu sefer odalarında lego kuleleri yaparak. Gülay ve Engin mutfakta baş başa oturuyordu.

Sonrası ne olacak? dedi Engin. Şimdi herkesi arayacak, bizi şeytan yapacak. Yenge Fatmayı arar, dayı Mahmutu arar. Dedikodu başlar

Ne anlatırsa anlatsın, omuz silkti Gülay. Herkes onun nasıl biri olduğunu zaten biliyor. Anlamayan da varsın anlamasın. Önemli olan huzur.

Ya üç aya kalmaz tekrar gelirse? Affettim deyip tekrar kapıyı çalarsa?

Yok Engin. Sözümü tuttum. O bir daha bu kapıdan içeri girmeyecek; ta ki bizi ve çocuklarımızı saymadıkça ve Yiğitten samimice özür dilemedikçe.

Engin acı bir tebessümle baktı.

Annemin özür dilemesi imkansız… O zaman hiç gelmez.

Bir hafta geçti. Enginin telefonu dımdızlak çaldı. Fatma Yenge suçladı: Kadını kış günü kapı dışarı bırakmışsın, yazıklar olsun! Oysa Makbule Hanım olayları tümden çarpıtmış; gelinine biraz toz dedim, o da kapı dışarı etti, demiş. Çocuklara “terbiyesiz” dediği ise laf arası bile geçmiyordu.

Engin önce kendini anlatmaya çalıştı, sonra telefonu umursamadan kapattı. Gülay ise hayatında ilk defa bir hafiflikle uyandı. Ev huzurla doluydu artık. Toz kontrolü yok, yemek eleştirisi yoktu. Çocuklar, yemek davetine ses yükseltilince irkilmekten vazgeçti.

Bir ay geçti. Yiğitin doğum günü geldi sekiz yaşına girdi. Ev doldu taştı, çocuklar, Gülayın annesi, komşunun oğlu. Hediyeler açıldı, pasta ellerle yeniyordu, gülüşmeler, kahkahalar tavan yaptı.

Gülay, bir an Engine baktı. O da Yiğiti izliyordu; krema bulaşık yüzüyle kahkaha atan oğluna gülümsüyordu.

Şimdi annem olsaydı, Ne rezillik! Pastayı bile doğru düzgün yediremiyorsun! derdi, dedi Engin.

Sonra da herkese keyfi zehir ederdi, gülümsedi Gülay.

Ama Yiğit mutlu. Bak gözlerinde yaşam var, huzur var.

Çünkü sevildiğini biliyor, dedi Gülay. İster üstü krema dolu ister çığırtkan olsun.

O anda kapı çaldı. İkisinin de kalbi ağzına geldi. Yoksa?

Engin kapıya gitti. Kapıda bir kargo görevlisi, elinde büyük kutu.

Yiğit Enginoğluna teslim, dedi.

Engin notu açtı, kutudan pahalı bir tren seti çıktı. Yanında bir kart.

Torunuma doğum gününde. İnsan ol da büyü, annen baban gibi olma. Büyükanne Makbule.

Engin kartı kimseye göstermeden cebine tıkıştırdı.

Büyükanne Makbuleden gelmiş, dedi.

Vayy! diye sevindi Yiğit. Gelmeyecek mi babaanne?

Gelmeyecek oğlum, dedi Gülay, kocasının elini tutarak. O kendini terbiye edecek.

Çocuk yeni oyuncağa daldı. Gülay ve Engin göz göze geldi. Bu, son sözü hala söylemeye çalışma çabasıydı; ama artık etkisi yoktu.

Akşam, misafirler dağılmış, çocuklar mışıl mışıl uyurken, Gülay, Enginin ceketinde buruşturulmuş kartı bulup çöpe attı.

Ne yapıyorsun? dedi Engin, banyodan çıkıp.

Çöple ilgileniyordum, gülümsedi. Düşündüm de Kapı kilitlerini değiştirelim mi?

Ustayı yarın çağırdım bile, dedi Engin ciddiyetle. Ve annemin numarasını engelledim. Şimdilik. Kendime zaman tanımam lazım.

Gülay gidip sımsıkı sarıldı. Biliyordu; ana-babayı, hele kötüsünü koparmak hep iz bırakırdı. Ama iyileşirdi çocukların paramparça çocukluğunu onarmak mümkün değildi.

Hayat devam etti. Makbule Hanım bir daha bu kapıyı çarpmadı. Dedikoduları, sitem dolu mesajları ard arda geldi (Gülay okumadı), ama gerçek hayata girmesi mümkün değildi artık ve aile için en hayırlısı buydu.

Yiğit gürültücü, zaman zaman yaramaz ama cesur ve sevecen bir çocuk olarak büyüdü. Kendini ifade etmekten korkmadı, ellerini gizlemedi, salya sümük günah çıkarmasına gerek kalmadı. Gülay baktı; doğru olanı yapmıştı. Terbiye demek korku değil, sevgi ve korumaydı. Kendisi kötü gelin olarak anılsa da, çocuklarına hava temiz kalmalıydı.

Bazen evde huzur için, kapıyı dışarıdan gelen fırtınaya iki kez kilitlemek gerekirmiş. Gülayın uykulu, rüya gibi aklı, işte bunu kavradı.

Rate article
Lifequest
Kayınvalidem Çocuklarımı Terbiyesiz Diye Suçladı, Ben de Ona Evimizin Kapısını Kapatıp Bir Daha İçeri Adım Atmasını Yasakladım