Uzaklaştıkça Daha Yakın: Bir Türk Büyükanne ile Ailesinin Ev Halleri – Canım torunum, bak artık size yük oluyorsam, başka çarem yok. Ne kızlarıma giderim, ne de arkadaş, komşu peşinde sürünürüm. Bana yaşlılıkta dede arama da demeyin; neler uyduruyorsunuz! Yaş geçmiş, hâlâ evlendirecekler beni! – Büyükanne, bak biz de annemle ne zamandır konuşuyoruz. En iyisi, huzurevine geç. Evi bana devret, annem de ayarlar; sana orada bir oda verirler, hem komşuların olur, sohbetini eksik etmezsin. Hem bana da engel olmazsın. – Ben evimden bir yere gitmem Sercan. Sana net söylüyorum. Eğer ben sana yük oluyorsam, işte kapı; gençsin, akıllısın, kendine ev bul, ne yaparsan yap. Okumak istemedin, çalış, hatta her gün yeni bir kız arkadaş getir, karışmam. Ben yaşlıyım, önümüzdeki ay 65 oluyorum; bana huzur, sessizlik lazım. Yeter artık, yıllardır oradan oraya savruldum; evime dönme vakti geldi. Olmaz torunum, insanı kendi evinden sürüp, üstelik emekli maaşımın üstüne kız arkadaşlarla yaşanmaz. Maaşım da sabit; haftaya kadar başka yer bul, bulamazsan arkadaşlarının yanına ya da şu senin adını bile unuttuğum kız arkadaşına git, bugün evimde görmek istemiyorum. Bir bakıyorum bana yaşlılıkta talip arıyorlar, bir bakıyorum huzurevine göndermeye çalışıyorlar! Torun hâlâ söyleniyor, ama Lidia Hanım hiç duymuyor, odasına çekilip kapısını kapatıyor, başına şiddetli bir ağrı saplanıyor. İlaç almak lazım ama torunu görmek istemediğinden mutfağa gitmek zorunda kalıyor. Şansına odada bir şişe maden suyu var, idare ediyor. *** Böyle kararlılığı kendinden beklemezdi Lidia. Birikmişti, sonunda patladı. İki yıldır kızlarının arasında mekik dokudu; birine, sonra öbürüne, sonra bakıldı mı, göz işaretiyle “dur artık anne, hadi evine” anlamı alıp döndü. Bir de torun; 20 yaşında delikanlı, evde istediği gibi at koşturuyor: Bugün birine aşık, yarın başkasına, büyükanne duvarın dibinde nefes alıp öksürüyor, romantizme gölge düşürüyor. – Bak babaanne, sen de biraz git komşuya, misafirliğe; biz Melis, Zeynep, Derya, Ayşe (hangisi ise artık sık değişiyor) ile baş başa kalalım! Lidia Hanım da kuzen, komşu, eski iş arkadaşı kapılarını aşındırdı; ilk başta sevinirlerken, sonra yüz ifadeleri değişti, anlayışları azaldı. Tam artık gidilecek yer kalmayınca, büyük kızı doğum yaptı. Büyükşehirde hayat zor, ipotek, üstüne bir çocuk daha… Büyükanne desteği şart oldu. Lidia Hanım gidince başta herkes memnun: Sıcak yemekler, temiz ev, bakımlı torunlar… Ama aylar geçince damat şikâyetlere başladı: “O sucuklardan bir daha almayın zehirleniriz, madem evdesiniz, düzgün yemek pişirin! Yemeğe çok para gidiyor, ekonomik olun! Bir et yok mu menüde? Evdeyken büyük toruna da ders çalıştırın, boşuna öğretmen tutmayalım!” Evde her şeyden bir Lidia Hanım sorumlu: Telefonla konuşması bile sayılı. Büyük torunu; ilkokulda ama burnu büyük! Babaanne modaya uymuyor, rezil ediyor, ders çalıştırıyor diye kızgın! “Babaanne, niye bize geldin? Git kendi köyündeki evine!” Lidia hep sustu, idare etti, her isteği yerine getirmeye çalıştı; damata kendi maaşından et aldı, torunlara harçlık verdi, hatta işe yaramaz Sercan’a fatura borçlarına para yolladı. Kızına şikâyet etmek nafile; o eşinin sözünden çıkmıyor. Bazen gizlice diyor ki: “Dayan anne, benim için bütün bunlar…” Küçük torun kreşe başlayınca, büyükanne hizmeti de ihtiyaç fazlası oldu, damat yüzüne söyledi: “Teşekkürler Lidia Hanım, artık kendi evinize dönebilirsiniz.” Lidia, sonunda kendi evine dönüyor, huzur bulacak sanıyor ama Sercan yerleşmiş; yanında bir de kız arkadaşı. Ev kötü, borçlar birikmiş, fatura, temizlik, hepsi dağ gibi. Kadıncağız kredi çekip borçları ödemiş, yine her şey düzene girmiş… Ama torun hâlâ şikâyetçi! Derken küçük kızı da doğuruyor, yine “anne yardım et” diyerek büyükanneyi çağırıyorlar. Aylarca kalınca yine kendini fazlalık hissedince kendi gidiyor. Ve döndüğünde yine torun mutsuz. *** Birkaç yıl daha idare ederdi Lidia, eğer şu son olay olmasaydı… Yine bir akşam evden çıkacak, eski bir dostunun doğum günü: “Sercan, ben akşam komşuya gidiyorum, geç dönerim. Kapıyı iyi kilitleyin, ben arka kapıdan sessizce girerim.” “Neden gece bizde misafir kalmıyorsun, burada dolaşıp uyandıracaksın, git iki gün kalsaydın da rahatsız etmeseydin.” “Daha bir haftadır evdeyim, nasıl yoruldunuz ki benden?” “Bir hafta da olsa fazla. Gidecek misin, kalacak mısın?” “Hayır, eve döneceğim.” Doğum günü kutlaması, muhabbet, derken dostu Katya’yı kızı arıyor: “Anne, Lidia’yı misafir et, Sercan evde kız arkadaşıyla yalnız kalmak istiyormuş.” Dostu anlatınca Lidia içerleniyor, “Evden kovuluyorum” hissine kapılıyor. Arkadaşı şöyle diyor: “Biliyor musun Lidia, kızın geçen hafta da bana sordu, tanıdık bir bey var mı, eviyle birlikte; Sercan’a uygun mu, sana talip olsun, sen de oraya taşın, huzurevi de istemiyorsun…” Lidia anlatıyor: Büyük kızda tutunamadı, küçük kızda olmadı, toruna da evinden kiracı oldu. Babaannesi artık kendi evinde bile sığıntı. Evin sahibi Lidia Hanım ama Sercan patron, her istediğini yapıyor, sorumluluk yok… Kendi evinde yabancı, sık sık misafir, kimsenin yüzüne bakamayacak kadar mahcup. O akşam evine gidiyor ve torununa her şeyi tek tek söylüyor. Sercan annesine şikâyet eder: “Babaanne kafayı yedi, beni evden kovuyor!” Kızı da arar azarlar ama Lidia bu kez kararlı. Sercan evi terk ediyor, giderken “Bir daha yardım bekleme, bu eve bir daha gelmem!” diyor. Lidia yalnız kalıyor ama bu yalnızlık ona keyif veriyor; sonunda özgür hissediyor. Çünkü hep başkalarına göre yaşadı; kızları evlenirse sorun, dul kalınca yük oldu, tek başına her işi sırtlandı. İyi olsun diye uğraştı ama hep tüketenler, alanlar yetiştirmiş oldu. İnsanı yaşlılığında kendi evinden kovmaya çalışmak ağırına gidiyor; insan kendi yuvasında fazlalık olur mu? Sercan yaptığı hatayı anlar, babaannesinden af diler. Lidia, ona ziyarete gelmesini ister, yeter ki birlikte yaşamak yok! Gençsin, hayat senin olsun, bana huzur lazım. Kızlar yine gelir, çocukları büyükanneye bırakmak ister ama Lidia kararlı: “Çocukları buraya getirin, ben bakarım, hem hava temiz, hem de kendi evimde rahatıma bakarım. Burada ben söz sahibiyim.” Lidia der ki: “Uzaklaştıkça daha kıymetlisin.” Ve bana sorarsanız o çok haklı…

Uzaklaştıkça Daha Çok Evim Gibi…

Bak yavrum, bir tanem! Eğer varlığımdan bu kadar rahatsız oluyorsan işin yolu bir tane. Ne kızlarımın evine taşınırım, ne de arkadaş komşularda sürtüp dururum.
Bana koca ayarlamaya da kalkışmayın, ne gerekiyorsa bulurum kendime! Bak hele, ne uydurmuşlar, yaş olmuş altmış beş, hâlâ evlendirmeye çalışanlar var!

Babaanne, hani hep diyorum ya ben de, annem de aynı şeyi söylüyor. Geç şu huzurevine. Evi benim üstüme yap, sana orada oda verirler, annem halleder. Hem yalnız olmayacaksın, sohbet edecek komşular var. Bir de bizim işimize engel olmazsın.

Ben hiçbir yere gitmem! Açık açık söylüyorum Alper, rahatsız oluyorsan, kapı orada, yol yedi koldan. Sen gençsin, aklın da var. Kiralık ev bul, istediğin gibi yaşa.
Okumak istemedin diye, bari çalış. İstersen her gün yeni sevgili getir, bana ne? Ben yaşını başını almış insanım; ayın sonunda altmış beş oluyorum. Benim ihtiyacım huzur ve sükûnet. Yeter, biraz gezdim dolaştım, artık evime dönme vakti. Olacak iş değil torunumun kendi evimden kovalayıp, emekli maaşımla sevgilisiyle yaşaması!
Maaşım da büyümiyor ki! Bak, bir haftan var. Bir yere çıkmazsan, kendine arkadaş bul, ne bileyim, şu sevgilinin evinde kal bakalım. Bugün evde seni istemiyorum. İşte, bulmuşlar bana koca mı bulalım, yoksa huzurevine mi koyayım diye!

Alper bir şeyler mırıldandı ama Leman Hanım artık onu dinlemiyordu, odasına geçti, kapıyı kapadı. Başının ağrısı tavan yaptı.
Bir ilaç yutsa iyi olacak ama mutfağa gitmek lazım, hiç karşılaşmak istemiyor torunla.
Odacığa bakarken, köşede yarım bir soda şişesi göz kırptı. İyi ki var, içim rahatladı, birkaç yudum yeter bana.

***
Kendine bu kararlılığı göstereceğini Leman Hanım bile beklemiyordu! Yıllardır taktığı dilini çıkardı bugün. Tam iki sene susmuştu, hep birini memnun etmeye çalışmıştı. Bir çağrıda bir kızına, diğerinde ötekine gitmiş, ama biraz fazla kalınca hemen ima gelirdi: “Anne, çok oyalandın sanki?”
Şimdi bak, on dokuz yaşındaki torun Alper, onun evinde at koşturuyor. Biriyle ömrünün aşkı, ertesi hafta başkası geliyor, babaanne ise duvarda tıkırdayıp öksürerek bütün romantizmi öldürüyor.
Babaanne, alsan bir-iki gün bir yere gitsen, ben de Damlayla ya da Asumanla ya da Şuleyle (artık kim düştüyse şansa) takılırdım!
Yine giderdi Leman Hanım, kimi zaman halasına, bazen komşu Gülsüm ablasına, ya da eski iş arkadaşı Fikriye Hanıma. Bir-iki ziyaret iyiydi de, iki haftada bir tekrarlandıkça onlar da sıkılmaya başladı, bunu Leman Hanım da anladı.

***
Ta ki bir gün, uğrayacak yeri kalmadığı zaman, büyük kızı doğum yaptı. İstanbulda yaşıyor tabii, ev krediyle alınmış, büyük torun ilkokulda. Emzikliğin uzun süreceği yok, yardım şart. Leman Hanım yollara düştü.
Başlarda herkes mutluydu; sıcak yemek, temiz ev, bakımlı torunlar Ama aylar geçince damat patlamaya başladı ki aralarında yaş farkı on yıl bile değil.
Leman Hanım, şu ucuz salamları bir daha almayın, zehir bunlar! Hep evdeyseniz bir türlü adam gibi yemek yapsanız ya! Köfte, sote mesela…
Leman Hanım, köfte iyi hoş da; mutfak masrafı bitmiyor vallahi, biraz tutumlu olsanız!
Leman Hanım, ben ineğim de ot mu çiğniyorum? Et nerede, karı-koca böyle ekonomi gitmez!
Her şeyden şikayet. Evde çocuk bakıyorsun, büyük kıza ders çalıştır, neden etüt merkezine para döküyoruz ki?
Bir de telefon konuşmaları… Boş geyik yapma hükmü geldi üstüne.
Büyük torun ise apayrı dert. İnatçı mı inatçı; dördüncü sınıfta ama ahkam kesmede sınır yok: “Babaanne sandaletlerinle rezil ediyorsun beni, modadan anlamıyorsun, ders de çalışmam!”
Hele bak şuna: “Babaanne, sen neden bizim evimize geldin? Senin köyde evin var, orada yaşa, başımızı sıkma!”
Leman Hanım sustu. Damadına kendi emekli maaşıyla et aldı, torununun harçlığını verdi, hatta bu arada Alpere, yani büyük kızının işsiz oğluna da ucundan para transfer etti ki elektrik-su borcu birikmesin.
Kızına söylese fayda yok, koca için her şeye katlanıyor, laf etmez. Kolay mı, böyle bir adamı kocasından koparıp, iki çocuk doğurduktan sonra…
E, bazen kız hiç yokken araya sıkıştırıyor: “Anne biraz sabret, bizim iyiliğimiz için…”
Küçük torun kreşe başlar başlamaz, Leman Hanımın misafirliği de bitti. Damat açık açık dedi: “Leman Hanım, yeterince yardımcı oldunuz, artık evinize dönebilirsiniz.”
Sevinçle döndü eve Leman Hanım. Tekrar kendi evinin kraliçesi olacak!
Ama nerede! O evin içinde torun Alper, kızının oğlu, dişli gibi yerleşmiş. Bir de sevgilisi var! Ev toz içinde, elektrikten, sudan borç yığılı, temizlik desen sıfır.
Mecburen tüketici kredisi çekti, borçları kapadı, evi baştan aşağı temizledi ama, yine de göze giremedi. Ev küçük iki oda bir mutfak!
Gençler bir türlü mutlu değil. Alperin asıl problemi: Yan odada burun çeken bir babaanneyle şahsi hayatı yaşamak mümkün değil.
Tam işte gene bi huzursuzluk patlamışken, küçük kızdan çağrı geldi: “Anne, doğuruyorum. Kalk gel, yardım et!”
Nereye gidecek, toplandı tekrar gitti. Üç ay sonra hissetti ki istenmiyor, lafı dolandırmadan kendi evine döndü. Alper gene sitemde.
Belki devam ederdi Leman Hanım bu eziyete, ama bir olay sabrının son damlasını sıktı.
Gene evi baştan aşağı temizlemiş, bu defa borç yok, faturalar ödenmiş, ama torun hâlâ mutsuz.
***
Alper, bugün komşuya, Gülsüm Ablaya gidiyorum, doğum günü var; geç saatte dönerim. Kapıyı kilitleyin, ben arka kapıdan girerim, sizi rahatsız etmem.
Ya niye gece geliyorsun ki? Gülsüm ablada kalsana, kaç gün dinlenirdik senden.
Bir haftadır evdeyim oğlum, ne zaman yoruldun benden?
Ehh işte, bir hafta da az değil! Kal madem orda.
Hayır, kesinlikle eve döneceğim.
Davet güzeldi. İlk önce kafede takıldılar, sonra küçük bir grup evde gençlik günlerini andı.
Sorunlardan konuşmamaya uğraştılar. Leman Hanım kalkmaya hazırlanırken, ev sahibi Gülsüme telefon geldi. Kadıncağız göz ucuyla Lemana bakıp verandalara çıktı.
Birazdan döndü, Kızın Asumandı arayan. Kal diyor, eve gitme gece dedi.
Asuman mı? Niye bana dönmedi, hayırdır inşallah? dedi Leman Hanım, hemen arayacaktı ki Gülsüm elini tuttu.
Boşver, her şey yolunda dedi. Alper annesini aramış, evde yalnız kalmak istediklerini söylemiş, sen rahatsız ediyormuşsunuz! O da sana burada kal diyor.
Aman Allahım! Söylemiştim oğlana eve döneceğim diye ya.
Boşver canım, kal. Hem ne oluyor sizde anlat bari. Hazır geldin.
Ne olsun ki… Herkes beni gereksiz, fazlalık buluyor. Her gittiğimde birilerine ağırlık oluyorum, evimde de torun rahat edemiyor.
Gülsüm Hanım anlattı: “Geçen hafta kızın bana ‘bari yanında evi olan bir dede bulsak, annemi oraya postalasak diye sormuştu. Sen eve dönmek yerine huzurevi de istemiyorsun ya.”
O gece Leman Hanım eve döndü, sabaha karşı torunla yüzleşti, ne varsa söyledi. Alper de hemen annesini aradı, “Babaanne kafayı yedi, beni evden kovuyor” diye şikayet etti. Ama Leman, aynısını telefonda Asumana da söyledi.
Sonunda Alper evi terk etti. Giderken de, Benden yardım bekleme, bir daha bu evin içine adım atmam deyip gitti.
Bir başına kalınca Leman Hanım, Oh! dedi içinden, İlk kez nefes alıyorum galiba! Zaten ömrü boyunca herkesle iyi geçinirim diye uğraştı.
Kızları küçükken evlenmediniz diye laf yedi. Kocasını kaybedince tek başına tuttu düzeni. Hep iyilik isterken, tüketici yetiştirdiğinin farkına vardı.
İnsanın kendi evinden kovulması ne acı…
Alper akıllandı, gelip özür diledi sonra. Ama Leman Hanım, Sana hakkımı helal ettim, istediğin kadar gel bana, ama artık aynı evin içinde kapalı kutu gibi olmayız. Senin yolun gençlik, benimkisi huzur, dedi.
Kızları hâlâ yardıma çağırıyor. Getirin çocukları siz, burada hava da güzel, bana da huzur var, ben onlara bakarım. Ama artık hiçbir yere taşınmam.
Leman Hanım diyor ki, insan uzakta olunca daha bir yakın hissediyor evini. Haklı da vallaBalkonda, akşam serinliğinde otururken saksıdaki çiğdemleriyle konuştu Leman Hanım:

Varlığımla kimsenin hayatını kolaylaştırmıyorum artık, çiğdemlerim. Herkes kendi yolunda. Belli ki insanın evi, uzakta kaldıkça daha kıymetliymiş. Ama bu kez uzaklaşan ben değilim, içimdekilerden uzaklaştım. Belki de gerçek rahatlık, kendini kimseye yük hissetmemenin huzurunda gizliymiş.

Bir yandan uzaktan gelen çocuk sesleri kulağını okşadı. Komşu çocuklarından biri el salladı, Leman Hanım gülümsedi.

Ertesi sabah, güneş penceresine vurdu. Hiç aceleye gerek yoktu. Yavaşça mutfağa gitti, kendisine bol köpüklü bir kahve yaptı, eski model radyosunu açtı. İçeriyi hafif bir türkünün sesi doldurdu. Kimseye kapısı kapalı değildi. Ama bundan sonra, bu evde, ne ödün verecek, ne de susturacaktı kendini.

“Şimdi,” dedi kendi kendine, koltuğunda kahvesini yudumlayarak, “dünyadaki her yer uzak, ama insan bazı zamanlar uzaklaştıkça kendi evinde bambaşka bir hasret buluyor. Demek eve dönmek, esasen kendine dönmek demekmiş.”

Ve sustu Leman Hanım. Yalnızlığın değil, özgürlüğünün tadını çıkardı o günden sonra. Çiğdemleri çiçek açtıkça, o da içinden gülümsemeye başladı. Hayat, her şeye rağmen, yeniden ev gibi oldu. Hem de hiç olmadığı kadar güzel, huzurlu ve gerçekten kendisine ait.

Rate article
Lifequest
Uzaklaştıkça Daha Yakın: Bir Türk Büyükanne ile Ailesinin Ev Halleri – Canım torunum, bak artık size yük oluyorsam, başka çarem yok. Ne kızlarıma giderim, ne de arkadaş, komşu peşinde sürünürüm. Bana yaşlılıkta dede arama da demeyin; neler uyduruyorsunuz! Yaş geçmiş, hâlâ evlendirecekler beni! – Büyükanne, bak biz de annemle ne zamandır konuşuyoruz. En iyisi, huzurevine geç. Evi bana devret, annem de ayarlar; sana orada bir oda verirler, hem komşuların olur, sohbetini eksik etmezsin. Hem bana da engel olmazsın. – Ben evimden bir yere gitmem Sercan. Sana net söylüyorum. Eğer ben sana yük oluyorsam, işte kapı; gençsin, akıllısın, kendine ev bul, ne yaparsan yap. Okumak istemedin, çalış, hatta her gün yeni bir kız arkadaş getir, karışmam. Ben yaşlıyım, önümüzdeki ay 65 oluyorum; bana huzur, sessizlik lazım. Yeter artık, yıllardır oradan oraya savruldum; evime dönme vakti geldi. Olmaz torunum, insanı kendi evinden sürüp, üstelik emekli maaşımın üstüne kız arkadaşlarla yaşanmaz. Maaşım da sabit; haftaya kadar başka yer bul, bulamazsan arkadaşlarının yanına ya da şu senin adını bile unuttuğum kız arkadaşına git, bugün evimde görmek istemiyorum. Bir bakıyorum bana yaşlılıkta talip arıyorlar, bir bakıyorum huzurevine göndermeye çalışıyorlar! Torun hâlâ söyleniyor, ama Lidia Hanım hiç duymuyor, odasına çekilip kapısını kapatıyor, başına şiddetli bir ağrı saplanıyor. İlaç almak lazım ama torunu görmek istemediğinden mutfağa gitmek zorunda kalıyor. Şansına odada bir şişe maden suyu var, idare ediyor. *** Böyle kararlılığı kendinden beklemezdi Lidia. Birikmişti, sonunda patladı. İki yıldır kızlarının arasında mekik dokudu; birine, sonra öbürüne, sonra bakıldı mı, göz işaretiyle “dur artık anne, hadi evine” anlamı alıp döndü. Bir de torun; 20 yaşında delikanlı, evde istediği gibi at koşturuyor: Bugün birine aşık, yarın başkasına, büyükanne duvarın dibinde nefes alıp öksürüyor, romantizme gölge düşürüyor. – Bak babaanne, sen de biraz git komşuya, misafirliğe; biz Melis, Zeynep, Derya, Ayşe (hangisi ise artık sık değişiyor) ile baş başa kalalım! Lidia Hanım da kuzen, komşu, eski iş arkadaşı kapılarını aşındırdı; ilk başta sevinirlerken, sonra yüz ifadeleri değişti, anlayışları azaldı. Tam artık gidilecek yer kalmayınca, büyük kızı doğum yaptı. Büyükşehirde hayat zor, ipotek, üstüne bir çocuk daha… Büyükanne desteği şart oldu. Lidia Hanım gidince başta herkes memnun: Sıcak yemekler, temiz ev, bakımlı torunlar… Ama aylar geçince damat şikâyetlere başladı: “O sucuklardan bir daha almayın zehirleniriz, madem evdesiniz, düzgün yemek pişirin! Yemeğe çok para gidiyor, ekonomik olun! Bir et yok mu menüde? Evdeyken büyük toruna da ders çalıştırın, boşuna öğretmen tutmayalım!” Evde her şeyden bir Lidia Hanım sorumlu: Telefonla konuşması bile sayılı. Büyük torunu; ilkokulda ama burnu büyük! Babaanne modaya uymuyor, rezil ediyor, ders çalıştırıyor diye kızgın! “Babaanne, niye bize geldin? Git kendi köyündeki evine!” Lidia hep sustu, idare etti, her isteği yerine getirmeye çalıştı; damata kendi maaşından et aldı, torunlara harçlık verdi, hatta işe yaramaz Sercan’a fatura borçlarına para yolladı. Kızına şikâyet etmek nafile; o eşinin sözünden çıkmıyor. Bazen gizlice diyor ki: “Dayan anne, benim için bütün bunlar…” Küçük torun kreşe başlayınca, büyükanne hizmeti de ihtiyaç fazlası oldu, damat yüzüne söyledi: “Teşekkürler Lidia Hanım, artık kendi evinize dönebilirsiniz.” Lidia, sonunda kendi evine dönüyor, huzur bulacak sanıyor ama Sercan yerleşmiş; yanında bir de kız arkadaşı. Ev kötü, borçlar birikmiş, fatura, temizlik, hepsi dağ gibi. Kadıncağız kredi çekip borçları ödemiş, yine her şey düzene girmiş… Ama torun hâlâ şikâyetçi! Derken küçük kızı da doğuruyor, yine “anne yardım et” diyerek büyükanneyi çağırıyorlar. Aylarca kalınca yine kendini fazlalık hissedince kendi gidiyor. Ve döndüğünde yine torun mutsuz. *** Birkaç yıl daha idare ederdi Lidia, eğer şu son olay olmasaydı… Yine bir akşam evden çıkacak, eski bir dostunun doğum günü: “Sercan, ben akşam komşuya gidiyorum, geç dönerim. Kapıyı iyi kilitleyin, ben arka kapıdan sessizce girerim.” “Neden gece bizde misafir kalmıyorsun, burada dolaşıp uyandıracaksın, git iki gün kalsaydın da rahatsız etmeseydin.” “Daha bir haftadır evdeyim, nasıl yoruldunuz ki benden?” “Bir hafta da olsa fazla. Gidecek misin, kalacak mısın?” “Hayır, eve döneceğim.” Doğum günü kutlaması, muhabbet, derken dostu Katya’yı kızı arıyor: “Anne, Lidia’yı misafir et, Sercan evde kız arkadaşıyla yalnız kalmak istiyormuş.” Dostu anlatınca Lidia içerleniyor, “Evden kovuluyorum” hissine kapılıyor. Arkadaşı şöyle diyor: “Biliyor musun Lidia, kızın geçen hafta da bana sordu, tanıdık bir bey var mı, eviyle birlikte; Sercan’a uygun mu, sana talip olsun, sen de oraya taşın, huzurevi de istemiyorsun…” Lidia anlatıyor: Büyük kızda tutunamadı, küçük kızda olmadı, toruna da evinden kiracı oldu. Babaannesi artık kendi evinde bile sığıntı. Evin sahibi Lidia Hanım ama Sercan patron, her istediğini yapıyor, sorumluluk yok… Kendi evinde yabancı, sık sık misafir, kimsenin yüzüne bakamayacak kadar mahcup. O akşam evine gidiyor ve torununa her şeyi tek tek söylüyor. Sercan annesine şikâyet eder: “Babaanne kafayı yedi, beni evden kovuyor!” Kızı da arar azarlar ama Lidia bu kez kararlı. Sercan evi terk ediyor, giderken “Bir daha yardım bekleme, bu eve bir daha gelmem!” diyor. Lidia yalnız kalıyor ama bu yalnızlık ona keyif veriyor; sonunda özgür hissediyor. Çünkü hep başkalarına göre yaşadı; kızları evlenirse sorun, dul kalınca yük oldu, tek başına her işi sırtlandı. İyi olsun diye uğraştı ama hep tüketenler, alanlar yetiştirmiş oldu. İnsanı yaşlılığında kendi evinden kovmaya çalışmak ağırına gidiyor; insan kendi yuvasında fazlalık olur mu? Sercan yaptığı hatayı anlar, babaannesinden af diler. Lidia, ona ziyarete gelmesini ister, yeter ki birlikte yaşamak yok! Gençsin, hayat senin olsun, bana huzur lazım. Kızlar yine gelir, çocukları büyükanneye bırakmak ister ama Lidia kararlı: “Çocukları buraya getirin, ben bakarım, hem hava temiz, hem de kendi evimde rahatıma bakarım. Burada ben söz sahibiyim.” Lidia der ki: “Uzaklaştıkça daha kıymetlisin.” Ve bana sorarsanız o çok haklı…