“Sensiz Bir Hiçsin! Hiçbir Şey Başaramazsın!” diye çığlık atan kocanın, bavuluna gömleklerini yerleş…

– Sensiz ne yapacaksın ki! Hiçbir şey beceremezsin! – diye bağırıyordu Cem, gömleklerini büyük bir çantaya doldururken.

Ama başardım. Yıkılmadım. Belki, iki çocukla nasıl ayakta kalacağımı uzun uzun düşünmek için fırsatım olsaydı, kendimi türlü felaketlerle korkuturdum, belki ihaneti affederdim. Ama zamanım yoktu; kızları kreşe bırakmam gerek, işe yetişmem şarttı. Kocam ise, sadece yarım saat önce, yeni aşkının rehaveti içinde eve gelmişti; özgüveni tavandı.

Bu yüzden, montumu giyerken kısa ve net talimatlar verdim:

– Eylül, Zeynepin montunun fermuarını kapatmasına yardım et ve kreşte yemekte güzelce yesin diye göz kulak ol. Öğretmeni, yulaf lapasını hiç ağzına almadığından şikayet etti.
– Cem, sen de bütün mal-mülkünü hemen toparla, yeni hayatında neyin varsa al götür. Anahtarı da posta kutusuna bırak, uzatma. Hoşça kal.

Eylül, Zeynepten tam yarım saat önce doğmuştu ve abla sayılırdı. Şimdi ikisi de dört yaşında. İkisinin de huyu huyuna benzemez. Eylül, sırf gereğini yapmak için, pek sevmediği sütlacı yutarken; Zeynep diretecek: – İçinde topaklar var, yemem bunu!

Allahtan kreş evimizin hemen dibinde, on dakikalık mesafe. Kızlar yolda laflayarak aklımı dağıtıyor, hayata dair endişeleri unutturuyorlardı. İşte ise, kişisel meseleleri düşünmeye vaktim yok zaten; aile sağlığı merkezinde randevular peş peşe, sonra bir de ev ziyaretleri var.

Ancak akşam olup, antrede kocamın ceketlerinin asılı olduğu askıların bomboş kaldığını görünce anladım: Artık tek başımayım. Ama benim karakterimde yılmak, ağlayıp sızlamak yok: Her şey eskisi gibi ya da daha iyi olmak zorunda. Her durumda oturup dizimi dövebilirim ama bir şekilde işi akıl yoluna koymak, çıkış yolu aramak ve birazcık olumlu bakmak elime bakıyor. Öncelikle mesela, akşam yemeğini hazırlayacağım.

– Kızlarla hayatımızda ne değişti şimdi? – Sebzeleri doğrarken kendi kendime dertleşiyorum. – Koca gitti. Hangi işleri üstleniyordu ki? Benim kaldırıp da yapamayacağım hiçbir şey yok. #günlükler Azıcık günlük planımda oynamalar yapmam gerek. Altından kalkarım. İyi gidiyor her şey. Daha da iyi olacak. Sürekli şimdi nerededir, sevgilisinde mi yine? diye yok yere kendimi yiyip bitirmek istemiyorum. Yalnız başıma zor ama huzurlu.

Bir masal okuduktan ve öpüp uyuttuktan sonra kızları, çamaşır makinesinin işi bitince banyoya gittim, çamaşırları asmam gerekiyordu.

Kendime bir çay demleyip günü değerlendirmek, yarını planlamak istedim. Kızlarım, tek yumurta ikizi gibi birbirine benziyor. İki çocuk belki bir çocuk kadar kolay değil ama hiç öyle düşünmedim. Etrafımdakiler acıyınca şaşırıyordum:

– Biz iyiyiz, – derdim, – kimse canının son damlasına kadar kendini harap etmiyor. Altından kalkıyorum.

Çaydanlık fokurdamaya başladı. En sevdiğim melisalı çayı demledim, lambayı yaktım. Dışarıda tipiyle karışık bir yağmur; evin içi sıcacık ve sessiz, sadece duvardaki saat tıkırdıyor…

O sırada kapı çaldı. Kapıda, pek hoşlaşmadığım yaşlı komşum vardı. Yalnız emekli kadın, her sabah sefil köpeğini gezdirir, bana gergin bir günaydın derdi. Bu köpeği defalarca apartmanın çöp konteynerinin yanında görmüştüm; zayıf ve bakımsız. Kadın acımış herhalde, eve almış. Onu hiç kimse ziyarete gelmez, arada markete gider, bir de şimdi o köpeği gezdirir.

– Rahatsız ettim, kusura bakmayın, – dedi kadın, yün şalına sarınmış halde, – ama bugün eşinizin eşyalarını arabanın bagajına koyduğunu gördüm. Terk mi etti sizi?

– Bu sizi ilgilendirmez, – dedim kısa ve sert.

– Eşiniz, elbette benim meselem değil. Sadece demek istiyorum ki, yardıma ihtiyacınız olursa bana haber verin. Kızlara da bakarım, başka bir şey de olursa.

– Buyrun, girin içeri, – dedim. Ona iki çay koydum, sepetten biraz kurabiye uzattım; – Buyurun.

– Benim adım Şükran Hanım. Sizin adınız da Defne biliyorum, – diye devam etti kadın bir yudum çay alırken, – kendimi zorla kabul ettirmiyorum, sadece bilin isterim: Benim için bir menfaat yok, sırf gönlümden geldiği için yanınızda olurum.

Şükran Hanım, çayı beğenip sordu:
– Melisa mı bu? Bahçemde her tür ot var, melisa da ektim. Yazın buyurun bahçeme gelin, elmam da var, çok güzeldir…

Şükran Hanıma bakarken düşündüm: Neden bu kadını hiç sevmediğimi sanmıştım? Belki de kibar kibar yüzüme gülmediği, ikizlerle zor olmuyor mu? diye sormadığı, hayatıma burnunu sokmadığı için. Etrafımdaki herkes sorarken onun sessizce geçmesi bana ukalalık gibi gelmişti. Hakkımda dedikodu yapmıyor, eski eşimle ilgili acımasız sorular sormuyor, sadece yardım öneriyor.

Kadına yeni bir pencereden baktım: Üzerinde temiz bir sabahlık, saçları toplu, bileği sade bir dantel yaka süslüyor, yeni ev terlikleri giymiş. Hassas bir sabun kokusu var üzerinde, hafif ve hoş.

Bahçe, elmalar, yazları dolup taşan göl, ördekler ve küçük kır eviyle ilgili anlattıklarını dinlerken, karanlık düşüncelerim dağıldı, içime huzur doldu

Aradan tam beş yıl geçti. O günleri dün gibi hatırlıyorum. Nasıl karşımda bağırmıştı Cem: Sensiz mahvolursun! diye. Ama bak, geçti hepsi.

Şükran Hanım büyük bir maharetle elmaları doğruyor, hamurun üzerine güzelce dizip fırına veriyor. Salatalar hazır, fırında yemekler pişiyor. Bugün kıymetli komşumun doğum günü. Dışarıda Ağustos güneşi, kır evinin kapı ve pencereleri açık. Mutfakta elmalı kek kokuları buram buram.

– Beni kaç kere kurtardı! – diye bakıyorum bu güzel insana.

– Onsuz ne yapardım Kızlar Şükran Teyzelerine bayılıyorlar, o da onları çok seviyor. Şimdi onlar dokuz yaşında, ilkokul çağındalar ve yazları mutlaka buradalar: göl, arkadaşlar, sevgi dolu bir büyükanne

– Biraz daha elma toplayayım, komposto yapalım, – diyerek sepetimi alıp bahçeye çıkıyorum.

Elma ağacının gölgesinde, usulca uzanmış, köpek Alara yatıyor. Kim derdi ki, o zavallı, çelimsiz sokak köpeği, şimdi böyle güzel, bakımlı bir labradora dönüşecek?

– Her şeyin sırrı sevgi. Bizi sevgi kurtarıyor, – diyorum ve Alaranın ağzına bir kurabiye uzatıyorumKızların neşeli kahkahaları bahçeden yankılanıyor; sevinçleri elma dallarına, gölün dalgalarına bulaşıyor. Bir an durup içime çekiyorum bu manzarayı: Şükran Hanım, elinde spatula, pencereye başını uzatmış, Defne kızım, hazır mısın? diye sesleniyor. Elmalı kekin kokusu rüzgarla beraber saçlarımı okşuyor. Alara patiyle toprağı eşeliyor, gözü hep kızlarda.

Cemin sesi, o eski günlerin karanlığı, artık derin bir sessizlikte kaybolmuş. Şimdi yalnızca birlikte paylaşılan akşamüstleri, sofrada akan sıcak sohbetler ve kızlarımın büyüyen özgüveni parlıyor güneşiyle.

Yeniden başlamak başkaymış: Bir evden koca çıkabilir, ama yerine dost, komşu, umut ve huzur dolabilir. Yıllar önce asla yapamam sandığım her şeyi şimdi gülümseyerek hatırlıyorum: Her gelişin aslında bir karşılaşma olduğunu, yeni kapıların açıldığını unutmamam gerekmiş. Kendi ellerimle yarattığım bu hayat, yıkılmış sandığım köprülerin ardındaki ışığı gösterdi bana.

Kucağımı düşen bir iki elmayla doldurup eve dönerken, biliyorum artık: Başımı yaslayacak bir omuz, açacağım bir kapı, paylaşacak bir lokma sevgi olduğu sürece, hiçbir şey imkânsız değil. Sevgiyle başa çıkamadığımız hiçbir yalnızlık yok bu hayatta yeter ki kalbimizi birbirimize açmaya cesaret edelim.

Rate article
Lifequest
“Sensiz Bir Hiçsin! Hiçbir Şey Başaramazsın!” diye çığlık atan kocanın, bavuluna gömleklerini yerleş…