Evleneli uzun yıllar oldu; şimdi arkama dönüp baktığımda hâlâ o güzel, zor zamanları, bir yabancının kapımızı çalmasını, bana eşimle ilgili bilmediğim bir şeyi söylemesini hatırlıyorum. O günün sabahı, henüz düğünün heyecanı üzerimizdeyken, hayatımızın nasıl değişeceğini kim bilebilirdi?
Benim adım Yıldız, otuz yaşımdayım ve hayatım boyunca devletin koruma yurtlarında büyüdüm. Sekiz yaşına gelene kadar, doğum günlerimden çok kez ev değiştirmiştim. İnsanlar bize dayanıklı çocuklar derdi, ama gerçekte sadece çabuk toparlanmayı, eşyalarımızı hızlıca toplamayı ve sorular sormamayı öğrenmiş olduk. Son yurda bırakıldığımda, tek kuralım vardı: Kimseye bağlanmayacaktım.
O zaman tanıdım Ardayı. Dokuz yaşında, zayıf, yaşı için fazla ciddi bir çocuk ve etrafındakileri tuhaflaştıran tekerlekli sandalyesiyle. Diğer çocuklar ona kötü davranmazlardı, fakat ne yapacaklarını bilmezlerdi; uzaktan selam verir, sonra onun peşinden gelmeyeceği yerlerde oynarlardı.
Bir öğleden sonra, yanına bir kitapla oturup, Madem pencereyi bekliyorsun, manzarayı paylaşmalısın, dedim. Bana baktı, kaşını kaldırıp, Yenisin,” dedi. Daha çok iade edildim, diye cevap verdim. Yıldız. Başını salladı, Arda. O andan itibaren ayrılmaz olduk.
Birlikte büyüdük; öfkeli, sessiz ya da hüzünlü olduğumuz anları hep bildik. O tatlı aileler yurda gelip daha kolay çocukları ararken birbirimize tutunur, kendi rutinimizi kurardık: Bir gün bir aile seni alırsa, senin hırkanı ben giyeceğim, derdim ona. Ben de kulaklığını alırım, diye yanıt verirdi. Şaka gibiydi ama gerçek şuydu: kimse geçmişinde yerleşememiş damgası olan bir kız ya da tekerlekli sandalyedeki bir oğlanı istemezdi. Biz de birbirimizi bırakmadık.
On sekizimizi doldurunca önümüze kağıtlar koydular: Burayı imzalayın, artık yetişkinsiniz. Yurttan çıkarken, hayatımıza dair ne varsa plastik bir poşetteydi. Ne kutlama, ne tebrik; sadece bol şans dedikleri bir dosya ve belki bir dolmuş kartı.
Kendimize ait bir yaşam kurmak için
Bir çamaşırhanenin üst katında küçücük bir daire bulduk. Sabun kokusu, dik merdivenler umurumuzda değildi; kira uygundu ve ev sahibi çok soru sormazdı. Üniversiteye kaydımızı yaptık, eski bir laptopu paylaştık, parasını nakit ödeyen hangi işi bulsak yaptık. Arda, uzaktan teknik destek ve özel dersler verirdi, ben bir kafede çalışırdım, bazen de markette gece raf düzenlerdim.
Evimizde her şey ikinci eldi ya da sokaktan toplanmıştı. Üç tabak, bir sağlam tava ve yayları her uyuduğunda batan bir kanepeyle, ama ilk defa kendimize ait hissediyorduk. O zorlukların arasında dostluğumuz değişti, büyük bir itiraf yoktu; küçük şeylerdi: birbirimizden eve vardık mı diye mesaj bekler, kanepede yan yana uyuyakalıp hiç yabancılık hissetmezdik.
Bir akşam derslerin yorgunluğunda sordum: Biz beraber miyiz yani? O da gülümseyip Bunun farkına vardığına sevindim, ben de aynı şekilde hissediyorum, dedi.
Diplomalarımızı aldıktan sonra Arda bana mutfakta, bir tencere makarna ile evlenme teklif etti: Bunu birlikte sürdürelim mi? Yasal olarak yani. Gülüp ağladım, ve kabul ettim. Düğünümüz sade, ucuz ama çok güzeldi. Ertesi sabah, kapımız çalındı.
Kapıda orta yaşlı, takım elbise giymiş biri duruyordu ve eşimi görmek istiyordu. Arda hakkında bilmediğin bir şey var, dedi ve kalın bir zarf uzattı. Arda, yüzüğünü yeni takmış haliyle kapıya geldi. Adam ona nezaketle baktı: Merhaba Arda. Beni hatırlamayabilirsin, ama buradayım, Birisi için: Zeki Demir.
Eve aldık. Adam, Zeki Beyin avukatıydı; yakınlarda vefat etmiş olan yaşlı bir adamın, açık talimatlarını iletmişti. Arda, mektubu titreyen ellerle açtı ve okumaya başladı. Mektupta yıllar önce, bir mağaza önünde yere düşen Zeki Beyin öyküsünü anlatıyordu. Kimse yardımcı olmamış, herkes görmezden gelmiş. Ancak Arda durup ilgilenmiş, ona yardım etmiş, yanında kalmış, acele ettirmemişti. Zeki Bey, Arda’yı tanımıştı; yurtta bakım yaptığı yıllardan, hep sessiz ve şikâyet etmeyen tekerlekli sandalyeli çocuk olarak hatırlamıştı.
Zeki Bey hiç evlenmemiş, ailesi olmamıştı. Bir evi, birikimi ve kendinin olan eşyaları vardı. Tümünü görmezden gelinmeye alışık birine, iyiliği seçen Ardaya bırakmaya karar vermiş: Umarım bu jest sadece bir teşekkürdür; beni fark ettiğin için, diyordu mektubun sonunda.
Avukat işin kalanını açıkladı: Zeki Beyin mirasının tamamı Ardaya bırakılmıştı. Ev, birikimleri, hesapları. Milyonlarca lira değil elbette, ama ömrümüz boyunca kira derdimiz olmayacak kadar. Üstelik ev tek katlı ve engelli rampası da vardı.
Hayatım boyunca hep kaybettiğimi, bir şeylerin elimden alındığını söyleyen adamlar gördüm, dedi Arda sessizce. Gerçekten bir şey kazandım mı? Evet, dedi avukat gülümseyerek.
Yeni bir başlangıç
Avukat gidince bir süre sessiz kaldık. Hayatımız, hiçbir güzel şeyin uzun sürmediğine şartlanmıştı. Sadece poşetlerini taşımama yardım ettim, dedi Arda. Hepsi bu. Sen ona gerçekten yardım ettin Arda. Diğerleri görmezden geldi.
Haftalar sonra evi görmeye gittik. Küçük, sağlam bir evdi, avlusunda yaşlı bir çınar vardı. İçerisi toz ve kahve kokuyordu; kitaplarla, anılarla doluydu. Gerçek bir yuva. Kendisini kaybetmeyen bir evde yaşamak nasıl olur bilmiyorum, diye itiraf etti Arda. Öğreneceğiz, dedim. Daha zorunu öğrendik.
Biz growirken kimse bizi seçmedi. Korkmuş bir kız ve tekerlekli sandalyedeki bir oğlan hiç İşte bunu istiyorum! diye tercih edilmedi. Ama yıllar evvel birinin gözünden kaçan Ardanın içindeki iyiliği, gerçek dostluğunu gören bir adam vardı ve ona hak ettiği değeri verdi. SonundaO gün, eski evimizdeki son akşamımızda, Arda avucuma elini koyup sessizce gülümsedi: Belki de, insanlardan önce birbirimizi bulmamız gerekiyordu. Pencereden şehir ışıklarına bakarak düşündüm; hayat, bazen görünmez bir el gibi uzanıyor, yıllarca bir kenarda kalmış iki çocuğu, bir iyiliğin gölgesinde, hiç beklemezken ödüllendiriyordu.
Ertesi sabah, yeni evimize taşındık. Çınarın altında yemek yedik; Arda rampadan içeri süzülürken ben avluda gülümseyen bir fotoğraflar çekiyordum. Hiç kimsesiz olmadığımızı, birbirimizin evi olduğumuzu anladık. Sıradanlığımızda, hayata meydan okumamızda, geçmişimize ve geleceğimize tutunmuş iki insan olarak; dünyaya karşı sessiz ama ısrarlı bir teşekkür hissiyle yaşadık.
Bir zamanlar bir poşet kadar az olan hayatımızda artık bir ev, bir çınar, birbirini seçmiş iki insan vardı. Ve belki de en önemlisiilk kez, birinin ben seni seçiyorum dediği anı hep hatırlayacaktık. Çünkü bazen, hiç seçilmeyenler, kendilerini ve birbirini seçerek en güzel hikâyeyi yazar.
Avludaki çınarın gölgesi altında, Arda bana bakıp, Her gün yeniden başlamak gibi, dedi. Ben de gülümsedim, Ve her seferinde gerçekten evimizdesin, Arda.
Sonra sessizlik oldu; ama içimizde, artık hiç eksilmeyecek bir huzur vardı. Ve dışarıda, yaşlı çınarın yaprakları, rüzgârla hafifçe alkış tutuyordu.




