Nişanlım beni terk etti, geride yeni doğmuş üçüz kızlarımızla bir veda notu bırakarak gitti dokuz yıl sonra, Yılbaşı arifesinde kapımı çaldı.
Benim hikayem, bir Türk filminin en ağır sahnelerinden farksız. Kırık bir fincan, mutfağın köşe kıyısında unutulmuş ve altında bir not: Lütfen beni arama. Her şey böyle başladı. Oysa ne kimse bana, bir sabah annesiz kalan üçüzlere baba olmanın yükünü, ne de sekiz yaşında bir kızın Baba, hâlâ seni kaybetmedik ya, bu bize yeter, diye fısıldayacağını söylemişti.
Yirmi altı yaşındaydım. Gençliğin tasasızlığı yeni üzerimden kalkmıştı. İstanbulda, fena sayılmayacak bir işim, ikinci el bir beşikle donatılmış yeni badanalı bir odada üçüzlere hazırladığım bir yuvam ve ömrümün sonuna kadar yanımda olacak sandığım bir kadın vardı.
Ceyda. O sadece nişanlım değildi. Yuvam. Üniversitede tanıştık; geceye taşan sohbetlerde, kahkahalarda hayal ettiğimiz hayatı birlikte kurduk. Üçüzlere hamile kaldığında ödüm patlamıştı, ama ne olursa olsun Ceydayla tüm korkuları göğüsleyeceğimden emindim. Bizimkisi sonsuza kadar sürecek sandığım bir aşktı. Ama, o sonsuzluk sadece altı hafta sürdü.
Bir sabah Ceyda, kafamdan hızlıca öptü. İşe gidiyorum, dedi. Dönmedi. Önce trafik kazasından korktum, defalarca aradım ama telefon hep kapalı. İşyerinde ise o gün hiç görünmemişti. Endişe önce paniğe, sonra dehşete dönüştü. Sonra notu buldum; kahve makinesinin altına sıkıştırılmış. Ne benim ne kızların adı vardı. Sadece şu cümle: Lütfen beni arama.
Bir anda yok olmuştu. Ne banka hareketleri, ne bir telefon görüşmesi, ne bir uğurlama. Polis haftalarca aradı, ama Ceyda ve arabası buhar olup uçmuştu. İçimde bir yerde cevabı biliyordum. Acı, içimi yavaşça ağır bir sis gibi sararken, yere yığılamazdım; çünkü üç küçük kız bana emanetti.
Annem ve babam hemen yanıma taşındı. Babam geceleri nöbeti üstüne aldı: Sen uyu, oğlum. Böylece ayakta kalırız. Öyle zor günlerdi ki, hayatta kaldığımıza şaştım. Annem ise Ceydaya bir türlü hak veremedi: Altı haftalık bebekler bırakılır mı? Affedemedi.
Yıllar dumanlı bir pus içinde geçti. Zeynep hızlıca büyüdü meraklı ve dobra. Elif hassastı, ama içi çelik gibi sağlam. Küçük Derya ise en sessizi, hep kucağımdan ayrılmaz, bana sımsıkı sarılırdı. Üçü de her şeyim oldu.
Birkaç defa biriyle görüşmeye çalıştım, ama üç çocuğum var dediğimde çoğu kadın ikinci bir buluşmaya gelmedi bile. Ben de pes ettim. Sadece onların babası olmayı seçtim.
Ve tam dokuz yıl sonra, yılbaşı gecesi, evde kızlar gülüşürken ve mutfağı yeni pişmiş tarçınlı çörek kokusu sararken, birisi kapıyı çaldı. Herhalde komşudur dedim. Kapıyı açınca zaman dondu.
Ceyda karşımdaydı. Üzerinde eriyen kar damlaları. Yüzü daha yorgun, ama hâlâ tanıdığım kadındı. Kapıyı kapatıp dışarı çıktım. Buraya ne yüzle geldin? dedim öfkeyle. Konuşmak istiyorum, dedi titrek bir sesle. Kızlarımı görmek istiyorum. Dokuz yıl sonra mı? dedim şaşkınlık ve öfkeyle. Bir kapı çalmayla her şeyi yoluna koyabileceğini mi sandın?
Türkiyede iki yıldırım. Yüz kere gelmek istedim ama ne diyeceğimi bilemedim. Seni nasıl bulacağımı bile bilmiyordum. İstemediğin için bulamadın, Ceyda. Bir not bırakıp ortadan kayboldun. Ne bir arama, ne bir veda, hiçbir şey Korktum, dedi içine kapanarak. Bunaldım, boğuldum. Ağlamalar, uykusuzluk, her şey üstüme geldi, duvarlar üzerime kapandı.
Sen de üç bebeği bırakıp gittin Ben bir yandan üç bebeği nasıl yaşatırım diye kıvranırken, sen yok oldun.
Bir süre hiç konuşmadı. Bir adam vardı, dedi sonunda. Öyle bir ilişki değildi. Adı Murat. Hastanede çalışıyordu; ne kadar kötü durumda olduğumu fark etti. Bir gece, daha fazla kaldıramayacağımı söyledim ve kaçmamda bana yardım etti. Aklım yerinde değildi.
Onu seviyor muydun? dedim.
Hayır, sadece çıkış kapısı gibi görünüyordu. Sadece kaçmak istedim. Kendimi kurtarmak için.
Peki nereye gittiniz?
Önce Dubaiye, diye devam etti. Sonra Hindistana. Murat denizcilikte lojistik işi yapıyordu. Hiç pasaportum yoktu her şeyi o ayarladı. Nefes alabileceğimi sandım, ama bir hapishaneden başka birine geçmekmiş. Kıskanç, acımasız bir adamdı, dışarı biriyle konuşmama bile izin vermiyordu. Kaçmak yedi yıl mı sürdü? dedim soğukça. Başını salladı. Türkiyeye vize yenilemeye geldiğimizde kaçabildim. O günden beri İstanbuldayım, ucuz bir lokantada çalışıyorum. Toparlanmaya çalışıyorum, kızlar için bir şeyler yapabilmek istedim.
Dokuz yıl sonra çalıp her şey normale dönsün diye sen seçemezsin, dedim sesim titreyerek. Bunun bir bedeli olmalı.
Onlar benim çocuklarım, dedi Ceyda gözleri yaşlı. Ben taşıdım onları
Ben büyüttüm. Her gece yarısı korkusunu, her yırtık dizini, her düşen dişini Sen yoksun, sen yabancısın artık.
Birden gözleri buz kesildi. O zaman mahkeme karar versin, dedi. Yıllar önce olduğu gibi yine sahneden hızla çekildi, karın içine gömülerek uzaklaştı.
Bir hafta sonra mahkeme evrakları geldi. Duygusal olarak toparlandım, diyerek ortak velayet istediğini bildiriyordu. O akşam kızları karşıma alıp, her şeyi anlattım. Derya, Gerçekten annemiz mi? dedi korkuyla. Zeynep annemizin bizi görmek istediğine inanamadı. Onlara, her zaman yanlarında olacağıma söz verdim.
Bir kafede buluştuk. Ceyda köşe masada, zorlama gülümsemeyle bekliyordu. Kızlarım, ellerinde sıcak çikolata bardakları, yanımda sıralandı. Ceyda sıradan şeyler sorarken, Elif birden sordu: Bizi neden bıraktın?
Ceyda paniklediğini, hazır olmadığını söyledi. Şimdi emin misin? dedi Zeynep sertçe. Biz sensiz de büyüdük, dedi Derya, Sen bize yabancısın. Sonunda, sadece benimle birlikte olursa onu tekrar görebileceklerini söylediler.
Mahkeme iki hafta sonra karar verdi: Velayet bende kaldı, Ceyda yıllarca ödemediği nafakayı toplu ödemek zorundaydı. Rakamı duyunca Ceydanın suratı bembeyaz oldu. Hafta sonu kızlarla maniküre gitmek üzere sözleşmiştik.
Ancak telefonuma bir mesaj geldi: Dönmek hata oldu, kızlara onları sevdiğimi söyle ama bensiz daha iyiler. Mesajı okudum, sonra sildim. Kızlara anlattığımda hiçbiri ağlamadı. Zeynep gülümsedi: Boşver baba, biz seni kaybetmedik ya Bu yetiyor. O cümleyle ben yıkıldım; üçünü de sıkı sıkı sarıldım.
Bu durumda, bir manikür borcun var! diye atıldı Elif.
O hafta onları en sevdikleri güzellik salonuna götürdüm; üçü de sultan gibi ağırlandılar. Sonra büyük haberi verdim: Antalyaya tatile, temalı parka gidiyoruz!
Araba çığlıklarla doldu; sabah havuz başında, gece yıldızların altında onları izlerken kendime şöyle dedim: Ceyda gitti, evet, ama onun yokluğu bana, üç olağanüstü kız büyütme fırsatını verdi. Şimdi ne demek olduğunu biliyorlar; sevgi, kusursuz değil, ama daima yanında.




