Her sabah Zeliha yağmur damlalarının pencereye vuruşunu dinleyerek uyanıyordu, dışarıda gri bulutlar asılıydı. Hava, sanki onun ruh halini yansıtıyor; huzursuzdu, belirsizdi, içini kemiren şüphelerle doluydu.
Üç haftadır eşi Onur, spor çantasını hazırlıyor ve:
Anne-babam rahatsız, iki üç gün yanlarına gideceğim, diyordu.
İlk başta Zeliha anlayışla karşıladı. Kayınvalidesi Ayşe Hanım kısa süre önce safra kesesi ameliyatı olmuştu. Kayınpederi Mehmet Bey ise yüksek tansiyondan şikayet ediyordu. Altmış beş yaşında sağlık elbet aksayabiliyordu.
Tabii git, dedi eşi. Selamlarımı ilet, ben de endişeliyim de.
Onur cuma akşamı çıkar, pazartesi sabahı geri dönerdi. Yorgun, sessiz, sanki ağır bir görevden gelmiş gibi. Anne-babası hakkında sorulara kısa cevaplar verirdi:
Daha iyi. Ama hâlâ halsizler.
Tam olarak neyi var annenin? diye sorardı Zeliha.
Her tarafı ağrıyor. Yaş işte, diye geçiştirirdi Onur.
Bir hafta sonra aynı şey tekrarlandı.
Yine mi rahatsızlar? diye şaşırdı Zeliha.
Annem düşmüş, az biraz incinmiş. Babam da iyice stresli. Gitmem lazım, diye açıklayıp çantasına temiz gömlekler koydu.
İstersen ben de geleyim, destek olabilirim.
Gerek yok, burada kal sen. Ev zaten dar, diyerek reddetti Onur.
Zeliha çok zorlamadı. Eşinin anne babasıyla arada mesafe tutmaya özen gösterirdi hep. Fazla karışmaz, tavsiye vermezdi. Ayşe Hanım soğukkanlı bir kadındı, fazla sıcak değildi. Araları hep saygılı ama soğuktu.
Üçüncü kez, sonraki hafta sonu yeniden hazırlık başladı.
Bu sefer sorun ne? dedi Zeliha, Onur kot ve kazaklarını çantaya yerleştirirken dikkatle izledi.
Babam çok kötü, tansiyonu fırlamış. Annem tek başına idare edemiyor.
Doktor çağırmadınız mı?
Çağırdık ama mahalle doktorları artık hep aceleci. İlaç yazıp çıktı gitti.
Onur’ın sözleri inandırıcıydı; fakat tonu Zeliha’yı rahatsız etti. Sanki ezberlenmiş cümleler, gerçek bir kaygı yok gibi.
Onur, belki hastaneye yatırmak gerekir, bu kadar ciddiyse.
İstemediler. Hastaneden çekiniyorlar. Evde daha rahat olduklarını söylüyorlar.
Onur çantasını kapattı, Zeliha’nın yanağına usulca öptü.
Sıkılma, hızlıca halledeceğim.
Onur gidince Zelihanın içindeki huzursuzluk büyüdü. Son kez kayınvalidesiyle telefonda ne zaman konuştuğunu hatırlamaya çalıştı; yaklaşık bir ay geçmişti. Ayşe Hanım doğumgünü kutlaması için aramıştı, sesi gayet canlıydı; bahçe işleriyle uğraştıklarından, emekli hayatlarından bahsetmiş, sağlığından hiç şikayet etmemişti. Tam tersine domates mahsulüne ve kış planlarına övgüyle anlatmıştı.
Garip, diye mırıldandı Zeliha, pencere önünde sonbahar yağmurunu izlerken. Eğer annesi bu kadar kötü durumda olsaydı, mutlaka arar. Hastalığını hep bildirirdi.
Pazartesi Onur daha da karamsar döndü.
Anne babanın durumu nasıl? diye sordu Zeliha.
Babam iyi, annem hâlâ halsiz.
Doktor ne dedi?
Hangi doktor? dedi Onur, şaşırmış gibi.
Hani mahalle doktoruna çağırmıştınız ya.
Aa evet. İzleyecekmişiz. Daha kötü olursa hastaneye götüreceğimiz söylendi.
Onur çabucak üstünü değiştirdi, bilgisayara oturdu. Sanki konuşmak istemiyordu.
Akşam Onur duş alırken Zeliha ilk defa eşinin telefonunu eline aldı. Hiç aramamıştı normalde, ama içinden bir ses bakmalı dedi.
Kayıtlarda anne babasına ait bir arama yoktu. Son iki haftada ne gelen ne giden; Ayşe Hanım ve Mehmet Bey ile hiç konuşmamıştı.
Nasıl olur? diye fısıldadı Zeliha. Eğer Onur orada kalıyorsa, neden aramak zorunda olsun?
Ama hep, Onur gittiğinde, kayınvalidesi bir iki kez Zelihayı arardı. Hâl hatır sorar, oğluna bir şey göndermek gerekir mi diye merak ederdi. Şimdi sıfır, sessizlik.
Dördüncü gidiş, yine bir cuma akşamıydı.
Gene anne baban mı? diye sordu Zeliha.
Evet, annemin ateşi var. Sanırım üşüttü.
Onur, belki birlikte gideyim, yardımcı olurum.
Senin başına dert açmayayım, dedi sertçe. Zaten işin çok.
Zor gelmez. Sonuçta onlar senin ailen olduğu gibi benim de ailem.
Zeliha, gerek yok, ev dar. Ayrıca bulaşıcı olabilir.
Onur ikna edici bir tonla konuşsa da göz teması kurmaktan kaçındı, aceleyle eşyalarını topladı.
Hangi trene binersin? dedi Zeliha.
Normal olanına. Akşam yedi gibi.
İstersen istasyona kadar bırakayım seni.
Gerek yok, kendim giderim.
Onur eşini öptü, hızlıca çıktı. Zeliha evde baş başa kaldı; ortada bir sürü belirsizlik ve tuhaf rastlantılar vardı.
Cumartesi sabahı düşünceleriyle boğuştu. Kafası karmakarışıktı. Onura delilsiz suçlamak doğru değildi belki; ama son bir ayda çok fazla şüpheli davranış vardı.
Gerçekten paranoyak bir eş miyim? diye kendine kızdı. Belki anne babası cidden hastaydı, ve kendisi boş yere kuruntu yapıyordu.
Öğleye doğru kararını verdi. Şayet kayınvalidesi ve kayınpederi hastaysa, gelin ilgisi onları mutlu ederdi. Zeliha, annesinin meşhur tarifiyle börek yapacak, meyve ve başka güzel hediyeler alacak, Onurun ailesini ziyaret edecekti.
Sürpriz yapacağım! Hem Onuru da şaşırtırım, dedi.
Mutfakta sıcak bir telaş vardı. Zeliha börek hamuru yoğurdu, fırında pişerken markete gidip iyi bir portakal ve muz seçti, yanına meyve suyu aldı.
Saat üçte her şey hazırdı. Mis gibi börek masada soğuyordu, hediyeler kapının önünde. Zeliha güzel bir elbise giydi, hafif makyaj yaptı ve istasyona gitti.
Trendeyken yüzünde tatlı bir tebessüm vardı, Onurun şaşkınlığını hayal ediyordu. Onur kapıyı açacak, Zelihayı elinde torbalarla görecek, önce afallayacak sonra gülümseyecekti.
Zeliha? Sen burada mı? diyecek.
Sizi ziyaret ettim, hastalara bakacaktım, diyerek cevap verecekti Zeliha.
Kayınvalidesi ve kayınpederi İstanbulun dışında, Bahçelievlerde, iki katlı bahçeli bir evde oturuyorlardı. Onur o evde büyümüş, köşe bucak her yerini tanıyordu.
Zeliha tanıdık kapıya geldi, zile bastı. Bir dakika geçmeden kapı açıldı, Ayşe Hanım belirdi.
Zeliha? Sen ne işin var burada? diye şaşkınlıkla sordu.
Kadın gayet sağlıklıydı; yanakları al, gözleri pırıl pırıl. Üzerinde rahat bir eşofman vardı, saçları özenle toplanmış.
Ayşe Hanım, merhaba, dedi Zeliha donuk bir sesle. Sizi görmeye geldim. Onur hasta olduğunuzu söyledi.
Hasta mıyız? diye güldü kayınvalide. Ne hastası kızım? Biz kapı gibi sağlıklıyız! Nereden çıktı bu?
Zelihanın yüzüne bir sıcaklık yayıldı, kalbi hızla çarpıyordu, torbalar birden ağırlaştı.
Ama Onur O size bakmaya gittiğini, rahatsız olduğunuzu söyledi.
Bakmaya mı? diye başını salladı Ayşe Hanım. Zelihacığım, oğlumuzu bir haftadır görmedik. Belki daha fazla!
Evden Mehmet Beyin sesi geldi:
Ayşe, kim geldi?
Zeliha geldi! diye seslendi kayınvalide.
Mehmet Bey, yetmişlerinde, bembeyaz saçlı ama dinç bir adam, üzerinde iş pantolonu ve kareli gömleğiyle geldi. Muhtemelen az önce atölyede uğraşmıştı.
Ooo, gelin! Nasıl geldin? Nadiren uğrarsın bize!
Mehmet Bey, Onur nerede? diye açıkça sordu Zeliha.
Ne bileyim ben? Belki işte, ya da evinizde.
Bize geldiğini, hasta olduğunuzu söyledi.
Mehmet Bey kayınvalideyle göz göze geldi.
Zeliha, biz hasta değiliz. Onuru bayağıdır görmedik. En son… ne zaman Ayşe?
Haziran’da, dedi Ayşe Hanım. Babasının doğum gününde geldi.
Doğru. O zamandan beri aramadı da, dedi Mehmet Bey.
Zelihanın içinde her şey yıkıldı. Eşinin her açıklaması, her hasta anne-babaya gidişi, kısa ve net bir yalandı. Saf bir yalan.
Zelihacığım, ne oldu? Sen çok solgun görünüyorsun. Gel içeri, çay içelim, diye telaşlandı Ayşe Hanım.
Sağ olun, gitmem lazım, dedi Zeliha.
Nasıl gitmem lazım? Daha yeni geldin! Börek getirmişsin, görüyorum! diye peşini bırakmadı kayınvalide.
Başka zaman, dedi Zeliha torbaları uzatarak. Buyurun, afiyet olsun.
Onur nerede? diye sordu kayınpeder. Neden seninle gelmedi?
Bilmiyorum, dedi Zeliha dürüstçe.
Ayşe Hanım ve Mehmet Bey Zelihayı kapıya kadar uğurladı, tuhaf tuhaf baktılar. Zeliha durağa yürüdü, sanki yerden kesilmişti.
Başında bin bir düşünce dönüyordu: Onur haftasonlarını nerede geçiriyor? Kimle? Neden anne-babasını bahane etti? Ve bu yalan ne kadar süredir vardı?
Otobüs istasyona yarım saatte vardı. Zeliha pencerenin ardında gri eylül manzarasını izledi, kafasında taşları oturtmaya çalıştı. Artık her hasta aile bahanesi ağır bir alay gibiydi. Her savunma, sinsi bir manipülasyon.
Demek ki ben Onurun ailesine üzülürken, o diye düşündü Zeliha; cümleyi tamamlayamadı.
Trende telefonu eline aldı, Onuru aramak geldi içinden, vazgeçti. Ne sorması gerekirdi? Nerede? Kiminle? Neden yalan söylüyorsun?
En iyisi evde beklemekti. Gözlerinin içine bakarak Onurun yeni yalanını dinlemek.
Evine sekizde vardı. Evin içi sessiz ve boştu. Zeliha koltuğa oturdu, beklemeye başladı.
Onur pazartesi sabahı döndü, yine her zamanki gibi. Anahtar sesi, açılan kapı. Yorgun, sönük, spor çantasını taşıyordu.
Selam, diye söylendi yatak odasına geçerken. Senin haftasonun nasıl geçti?
İyi, dedi Zeliha sakinlikle. Seninki?
Zor. Anne-babam çok kötü.
Öyle mi? Nesi var tam olarak?
Annem ateşli, babam gece boyunca tansiyon ölçtü. Çok zorlandım.
Onur gözünü kaldırmadan konuşuyordu, kirli çamaşırları ayırıyor, çantasından ilaç çıkarıyordu.
Onur, dedi Zeliha fısıldayarak. Bak gözlerime.
Onur başını kaldırdı, gözlerinde kaygı vardı.
Neredeydin bu günler boyunca? diye sordu Zeliha doğrudan.
Nerede olacak? Ailemdeydim. Söyledim ya.
Ailen sağlıklı. Seni bir haftadır görmemişler.
Onur elinde gömlekle dondu.
Ne diyorsun?
Dün yanlarına gittim. Yardım etmek istedim. Ayşe Hanım, hasta olduğunuzu duyunca gülmeye başladı.
Onurun yüzü bir anda soldu.
Yanlarına mı gittin? Neden?
Sana inandım. Gerçekten hastalar sandım.
Zeliha, yanlış anlıyorsun
Neyi anlamıyorum? Bir aydır bana yalan söylüyorsun. Ailemi bahane ediyorsun.
Yalan değil
Peki nedir? Onur, haftasonlarını nerede geçiriyorsun? Kimle?
Onur pencereden uzaklaştı.
Şimdi anlatamam.
Anlatamıyor musun, anlatmak mı istemiyorsun?
Zeliha, bana güven. Düşündüğün gibi değil.
Neymiş düşündüğüm?
Belki başka biri olduğunu sanıyorsun.
Öyle mi?
Onur sustu. Bir dakika geçti, sonra derin bir nefes aldı.
Evet, dedi Onur sessizce.
Zeliha başını salladı. Ne garip, öfke yoktu. Sadece boşluk ve netlik.
Anladım.
Zeliha, ciddi değil bu! Sadece… öyle gelişti…
Bir ay önce mi gelişti?
Hayır, daha önce. Paylaşmayı beceremedim.
O yüzden hasta aile bahaneleri uydurdun?
Kafamı toparlamak istedim. Ne istediğimi anlamaya çalıştım.
Sonuç?
Onur yine sustu.
Onur, soruyorum: Ne istediğini anladın mı?
Bilemiyorum, diye dürüstçe yanıtladı Onur.
Ben biliyorum, dedi Zeliha. Bana yalan söylemeyen, anne babasını bahane etmeyen bir adam istiyorum.
Bu sadece bir kaçamak değil
Ne istersen de, sonuç aynı bir ay boyunca kandırıldım.
Zeliha yatak odasına geçti, küçük valizini çıkardı.
Ne yapıyorsun? dedi Onur telaşla.
Valizimi topluyorum. Zeliha en gerekli eşyaları yerleştiriyordu. Bir süre arkadaşıma gideceğim.
Nereye, ne zaman toparlanacağız?
Sen duygularını toparla, ben de boşanma evraklarını.
Zeliha, acele etme! Konuşabiliriz!
Neyini konuşalım? Bir ay nasıl kandırdın? Sağlıklı aile için nasıl gece endişeleri yaşadım?
Sana zarar vermek istemedim
Daha çok zarar verdin.
Zeliha kasadan belgeleri aldı, çantasına telefon ve şarjını yerleştirdi.
Anlatmak istiyorsan ararsın, ama bir aylık yalana bahanen olmayacak.
Peki ya evimiz? Ailemiz?
Aile güven demek, dedi Zeliha. Evi avukatlarla paylaşırız.
Zeliha kapıya yöneldi.
Dur, dedi Onur. Belki tekrar deneriz? Tüm ilişkileri bitiririm, sıfırdan başlarız
Neyden başlarız? Gene hasta aile yalanlarından mı?
Artık yalan söylemeyeceğim. Söz!
Onur, dedi Zeliha, kapı önünde durarak. Sen sadık bir eş olacağına dair söz verdin. Sözlerin nereye vardı, gördün.
Zeliha kapıyı çekip çıktı. Apartmanda sessizlik vardı, yukarıdan bir yerde müzik çalıyordu.
Dışarıda ince bir yağmur başladı. Tıpkı bir ay önceki gibi, her şeyin başladığı gün gibi. Zeliha ceketinin yakasını kaldırdı, metroya doğru yürüdü.
Telefon tam yer altı geçitinde çaldı. Ekranda Onurun adı yazıyordu. Zeliha aramayı reddetti, çantaya koydu.
Kararı kesindi. Bir ay boyunca hasta aile yalanıyla başkası için geçmiş hafta sonları, artık affedilemezdi. Güven bitmişti, aile de öyle.
Önünde avukat görüşmeleri, ev bölüşmesi ve yeni bir yaşam vardı. En azından bu hayat dürüst olacaktı; hasta aile yalanları ve gizli hafta sonları olmadan.
Metro treni Zelihayı geçmişten, bilinmez ama dürüst bir geleceğe götürüyordu.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



