Başkasının Malı Alınmaz
Bir gece rüya gibi, dalga dalga bir İstanbul sabahında, ailesinin tek evladı olan Melis, evde hep bir sevgiyle sarılıydı. Anne ve babası, her daim misafir ağırlayan ve üniversitede çalışan entelektüel insanlardı. Babası, saygıdeğer bir profesördü, annesi Yasemin Hanım ise harika yemekler pişirirdi. Mutfağından yayılan mis kokular salonu sarmıştı.
Hep senin sofran başka oluyor Yasemin, hem gözümüz hem karnımız doyuyor, diye şakalaşırdı misafirler, her geldiklerinde sofraya imrenerek.
Melis, okulda çalışkan bir öğrenciydi, tam anlamıyla bir yıldız değil ama notları hep yüksek olurdu. Ebeveynleri ona ders çalışmasını asla dayatmıyordu. Disiplinliydi, eve gelir gelmez üstünü değiştirir, yemeğini yer, sonra ders başına otururdu.
Meliscim, müzik kursuna gittin mi bugün? diye sorardı annesi.
Evet anneciğim, geldim şimdi, diye yanıtladı Melis.
Küçük yaştan keman çalmaya başlamış, müzik okuluna gidiyordu. Ellerine kemanı aldığında, dünya unutulur, ilham gelir, uzun uzun çalardı. Müzik hocası, diğer öğrencilere onu örnek gösterirdi.
Okul yılları rüya gibi geçti. Melisin çok arkadaşı vardı, sosyal ve yardımseverdi. Ailesiyle İstanbul’un büyük bir mahallesinde oturuyor, bu yüzden üniversiteyi de burada okumak istiyordu.
Sana ne dert, Melis, anne-baban üniversitede çalışıyor, ister istemez yerleşirsin bir bölüme. Ama ben zar zor mezun oluyorum, yüksek öğrenim bana hayal bile değil, diye yakındı en yakın arkadaşı Derya.
Nereye giriyorsun peki?
Hiçbir yere, işe başlarım artık. Annem tek başına yaşatıyor bizi, bir an önce çalışırsam ona yardımcı olurum, dedi Derya. Gerçekten hayatları zordu, neredeyse her şeyden tasarruf etmeleri yetmiyordu.
Melis, Derya’nın yaşamını anlamakta güçlük çekiyordu; ailesi iyi kazanıyor, hiçbir şeyden mahrum kalmıyordu.
“Anne, mezuniyet için yeni bir elbise ve ayakkabı lazım,” dedi.
“Tamam, kızım, yarın tatil, mağaza mağaza dolaşırız,” diye söz verdi Yasemin Hanım.
Şık bir elbise ve ona uygun ayakkabı aldılar. Artık tek yapılacak sınavları güzel geçmek ve mezuniyette doyasıya eğlenmekti. Sonra yepyeni bir hayat, büyümenin kapısı
Melis, İstanbul Teknik Üniversitesine girdi. Elbette annesi ve babası biraz torpil kullandı ama Melis de kendi başına kazanabilecek kadar iyiydi, annesinin iletişimi ve tanıdıkları ise işin tuzu biberi olmuştu.
Artık sizin kızınız bir üniversite öğrencisi! diye haber verdi Melis, adını listede görünce.
Tebrikler kızım! dedi babası, ona o zamanların en değerli hediyesi bir cep telefonu aldı. O yıllarda cep telefonları herkeste yoktu.
Üniversitede Melisin hayatı baştan aşağı değişti; dersler, hocalar, arkadaşlar, bol eğlence, sınavlar ve ödevler Artık Derya ile pek görüşemiyordu, boş vakti yoktu, üstelik Derya fabrikada çalışıyordu; herkes kendi dünyasında yaşıyordu.
Yazları gönüllü gruplarla sahil kentlerinde çalışmaya gidiyordu, orası başka bir rüya gibi gelirdi. Melis güzeldi, konuşkandı, çoğu genç ona ilgi gösterirdi; ama büyük aşkı hiç olmamıştı. Birkaç küçük buluşma, karşılıklı dostluk, hepsi ciddiyetsizdi.
Son sınıfta Melis, bir sinemada tesadüfen Serhatla tanıştı. Serhat askerlikten yeni dönmüş, elektronik tamirhanesinde çalışıyordu. Derya ile sinema salonunda bir kafede içki içerken yanlarına geldi:
“Merhaba, oturabilir miyim acaba?” dedi nazikçe Serhat.
“Derya,” dedi Melisin arkadaşı, Serhat ise Melise gözlerini dikmişti.
Filmin ardından tekrar buluşmaya söz verdiler, çünkü koltukları ayrıydı. Üçlü olarak sahil boyunca yürüyüp, Serhat önce Derya’yı, ardından Melisi evine kadar uğurladı ve telefon numarasını aldı.
Serhat yakışıklıydı, kültürlüydü, Melis ona hızlıca tutuldu; buluşmaları sıklaştı, birkaç ay içinde evlendiler. Melisin ailesi Serhatı tanıyınca düğüne razı oldular, gelecekteki damat onları hemen etkilemişti.
Mezuniyetten sonra Melis biraz çalıştı, ardından hamile kaldı, oğulları Ali dünyaya geldi. Serhat, onu hep koruyan, destekleyen bir eş ve baba oldu; güvenli bir liman gibi Melise hep sahip çıktı.
“Anne, ne kadar şanslıyım Serhat gibi bir eşim var,” derdi Melis.
“İyi ki var,” diye yanıtladı Yasemin Hanım. Baba da damadına bayılır, birlikte satranç oynar, sohbet ederlerdi.
Ama bu rüya, bir sabaha kabus gibi döndü. Ali beş yaşındayken Melis ve Serhat bir trafik kazası geçirdi; bir motosiklet, karanlık bir caddede fırtına gibi çarptı. Melis havada savruldu, belki de bu onun hayatını kurtardı ama Serhat öldü. Ali o sırada anneanne ve dedesiyleydi.
Allahım neden? diye fısıldadı Melis hastanede uyanınca; annesi başucundaydı.
“Şükürler olsun Melis’im, yine de sağ kaldın,” dedi Yasemin Hanım ağlayarak. Melisin vücudu kırık döküktü, tekerlekli sandalye ile Serhata son vedasını yaptı. Aylarca iyileşmeye çalıştı, annesi ve babası yanında, Ali ile birlikte onların evinde yaşadı. Hüzün, kasvet onu sarıp sarmaldı, tek ışığı Aliydi.
Ali olmasaydı, yaşayamam, diye dua etti Melis bir ikonaya bakarak.
Yalnız, kocasız bir hayat Melise yeniden başlamayı zorunlu kıldı.
“Anne, babam, ben Egedeki yazlık eve taşınacağım, burası bana bile fazla ağır geliyor,” dedi.
Ailesi razı oldu. Sahil kasabasına taşınan Melis iç huzuru buldu. Bir otelde müdürlük yapmaya başladı, Ali oradaki okulda okudu. Hafta sonları plajda güneşlenir, bazen oğluyla denize girerdi.
Bir gün Melis, denizde oynarken nikah yüzüğünün kaybolduğunu fark etti; o yüzük Serhatın hatırasıydı, ağlayarak kumu karıştırmaya başladı.
Neden ağlıyorsunuz? dedi bir adam.
Yüzüğümü kaybettim, çok kıymetli dedi Melis.
Plajda yüzük mü takılır? Siz de ilginçsiniz, dedi adam gülerek.
Sana ne! dedi Melis.
İstersen yardımcı olabilirim, ben Kerem, dedi adam.
Kumları birlikte karıştırarak aradılar ve sonunda yüzük Melisin kıyafetinde çıktı; rahatladı, şükretti.
Teşekkürler Kerem, dedi Melis.
Nereden geldiniz tatile? diye sordu Kerem, Ben İstanbuldan geldim, arkadaşım burada ama bugün yalnızım.
Aslında buradayım, yerleşik yaşıyorum, dedi Melis.
Bir kafede buzlu içecekler içerken, Kerem evli olduğunu, bir kız çocuğu olduğunu söyledi; İstanbulda havaalanında çalışıyordu. Melis ona kendi hikayesini anlattı, Serhatın ölümünü.
“Bazı şeyler geçmişte kaldı, ben de hayatıma sıfırdan başlamak istiyorum,” dedi Melis.
Kerem çok sıcak bir insandı, karmaşadan arınmış, kolay bir iletişim. O gün vedalaştılar. Birkaç gün sonra Kerem, Melisin çalıştığı otelin önünde koca bir çiçek buketiyle bekliyordu.
Selam, özledim seni, dedi Kerem.
Ben de tatildeyim, artık buluşabilirim, dedi Melis.
Harika, birlikte daha çok zaman geçirebiliriz, dedi Kerem. O akşam restoranda kutlama yaptılar, Kerem Melisle kaldı; aralarındaki ilişkinin başka bir boyutu başladı.
Galiba âşık oldum, dedi Melis kendi kendine.
Serhatın ölümünden sonra kimseyle yakınlaşmamıştı, tatil boyunca Keremle birlikteydi. Kerem izin alıp yanına geldi, fakat bir hafta sonra geri dönmek zorunda kaldı. Melisi aradı:
Melis, tekrar geleceğim Seninle olmayı istiyorum. Eşime her şeyi anlattım, boşanma davası açtı.
Kader bir kere daha Melise tuhaf bir sınav sundu.
Melis Kerem ile mutluydu, aklından Keremin eski eşi ve çocuğu hiç geçirmedi; sadece kendi mutluluğunu düşündü.
Ben de bir kadınım, benim de hakkım var mutlu olmaya, diye düşündü.
Kerem tekrar geldi, boşandıktan hemen sonra Melisle evlendi. Bir yıl sonra Melis bir kız çocuğu dünyaya getirdi; ikisi de sonsuz bir sevinç yaşadı.
Ama rüya kâbusa döndü; on yıldan sonra Kerem başka kadınlara ilgi göstermeye başladı. Tatil beldesinde çok cazibe vardı; yalanlar, tartışmalar Melis birkaç kez onu diğer kadınlarla sahilde gördü. Boşanma davası açtı, Kerem kendi şehrine döndü ve eski eşiyle barıştı. Kızını bıraktı, iyi bir nafaka ödedi. Ali büyük oldu, anneanne ve dedesiyle yaşadığı şehirde üniversiteyi bitirdi, evlendi. Kızı Melisin yanında kalıp kendi ailesini kurdu.
Melisin iki torunu ve bir torunu var. Onlar bazen ziyarete gelir, yaşlanan annesi ve babası hâlâ ara sıra uğrar, birlikte Ali ile gelirler. Melisin hayatı, çocukları ve torunları arasında dolaşıp duruyor.
Kereme gelince, ondan bir daha haber almadı. Melis sonsuza dek yalnızlığı seçti. Emin oldu:
Evlilikli adamla aşk yaşamanın bedelini ödedim. Başkasının malı alınmaz, başkasının mutsuzluğunda kendine mutluluk kuramazsın.
Artık kaderi zorlamamaya karar verdi; bumerang döner ve daha sert vurur diye korktu. Tek başına yaşamayı seçti.
Okuduğunuz için teşekkürler, hayatınızda huzur ve mutluluk dilerim.Bir akşam, güneş yavaşça denize inerken Melis, verandada oturmuş çayını yudumladı. Torunlarının kahkahaları bahçede yankılanıyordu; her biri, hayatın ona sunduğu acıların içinden süzülen tatlı bir melodi gibiydi. Uzaklardan martılar bağırıyor, Egenin tuzlu rüzgarı yüzünde dans ediyordu.
Gözlerini kapadı, içindeki hüzün ve huzur dalgası birbirine karıştı. Hayatın ona öğrettikleri, hepsi deniz gibi derin ve sonsuzdu: Başkasının hayatına dokunduğunda, en ufak bir yanlış bile dalgalar gibi döner, insanı kendi kıyısında vurur. Melis, kaybettiklerini düşünürken elde ettiklerine de şükretti. Artık sevgi aramıyor, kendiyle barışık yaşıyor, geçmişin pişmanlıklarına gülümseyerek bakıyordu.
Ali telefon açıp, “Anne, çocuklarla geliyoruz, akşam yemeği sende olsun,” dediği anda Melisin içinden sevinç yükseldi. Yaşadığı ne varsa, hepsi bir hayat dersi olmuş, yılların içinde olgun bir huzura dönüşmüş; şimdi ise mütevazı kasabasının küçük evinde, gerçek mutluluğun kendi ellerinde gömülü olduğunu anlıyordu.
Bir daha asla başkasının hikâyesine müdahale etmeyecek, başkasının malında göz dikmeyecek, kendi yolunu yürüyerek, çocuklarının ve torunlarının gülüşlerinde yeni bir hayat inşa edecekti. Gökyüzünde o akşam bir yıldız kayarken Melis içinden fısıldadı:
“En değerli hazinem, sevdiklerimin temiz sevgisi; başka hiçbir şeyin bende yeri yok.”
Ve o anda Melis, İstanbul sabahlarının, sahil kasabasının dalgalarının ve torunlarının kahkahalarının bir araya geldiği o eşsiz huzurda, gerçek mutluluğu buldu.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



