YENİDEN ÇARPAN BİR KALP
Ayşegül, karnında büyüyen Nazı kiminle paylaştığını hiç bilemedi. Bir gün ansızın kaymıştı işte, evlenmeden önce
Ayşeyle aheste bir şekilde ilgilenen biri vardı aslında. Fakat evlenmek falan yoktu gündemde. O adam zarif, yakışıklı ve inanılmaz nazikti.
Ayşe de bu genç adamı koluna takar, apartmanın önünde dizilmiş günesi takip eden yaşlı teyzelerin önünden başı dik bir şekilde geçerdi. O teyzeler, ayçiçeği gibi, kime bakacaklarını çok iyi bilirlerdi.
Adamın ise bir işi gücü yoktu. Hayatı tıpkı kelebek gibi hafifçe yaşamak isterdi. Ayşe onu doyurur, yanında uyuturdu, önüne çiçekli bir kilim gibi serilirdi.
Bir gün adam, Ayşeye şöyle dedi: Seninle olmak sıkıcı, beni hiç yeterince kadın gibi görmüyorsun. Seviyorsan, bari bir kere deniz kenarına götürseydin…
Ayşe gece gündüz ağladı. Sonra o genç adamın fotoğraflarını küçümen elleriyle parçaladı ve yaktı. Aylarca yalnız başına acıyla yaşadı, sonra Cem ile tanıştı.
Bir sabah, işe geç kalan Ayşe sinirle otobüs durağında dikiliyordu. Ansızın yanına bir taksi yanaştı. Şoför kapısını açtı, Buyurun, sizi bırakayım, dedi.
Ayşe düşünmeden arabaya bindi.
Yolda şoför konuşmaya başladı. Adam orta yaşlı, temiz giyimli, tıraşlı, ütülüydü. Hele bir de öyle nazikti ki, Ayşe hemen düşündü: Bir kadının, annesinin eli değmiş bunun hayatına.
Cem, öyle tanıtmıştı kendini, önceki macerasının tam zıttıydı. Ayşe gönül rahatlığıyla telefonunu verdi. Bu, Ayşenin hayatında bedavaya bindiği tek taksi yolculuğuydu.
Görüşmeye başladılar. Cem, Ayşeyi çiçeklere boğuyordu, hediyeler alıp nazikçe seviyordu.
Bir ilkbahar günü, Ayşe ve Cem ormanda geziye çıkmışlar. İçlerinde tarifsiz bir neşe Ayşe kardelen toplamaya başlamış. Cem ise Ayşenin keyfini görünce, o da eğilerek çiçek toplamaya girişmiş. Ayşe küçük bir demet yaptı.
Cem arabanın arkasına kendi dev kardelen demetini dikkatle bıraktı. Ayşe hemen düşünmeden edemedi: Belli ki eşi var. Sormaya korktu. Yarım yılda alışmıştı oysa Cemin ilgisine, ama kendini kandırmayı seçti.
Çok geçmeden Cemin eşi çıkageldi. Yanında iki küçük çocukla Ayşenin kapısını çaldı:
Buyurun hanımefendi, bunları siz büyütün. Babalarını çok seviyorlar!
Ayşe dondu kaldı.
Özür dilerim, evli olduğunu bilmiyordum. Kimsenin yuvasını yıkmam. Başkasının eşiyle yuva kurmam, dedi.
O akşam, Ayşe kendini geri çekti.
Sonraki aşk Gürcü asıllı Mamuka oldu.
Mamuka Ayşenin hayatına bir fırtına gibi girdi ve aynı hızla kaybolup gitti.
Bir arkadaşının doğum günüydü tanıştıklarında. Ayşe narin ve huzurlu, Mamuka ise kıpır kıpırdı. Ayşe karşı gelmedi, Mamukanın cazibesine kapıldı.
Mamuka Ayşeyi cömertliğiyle, keyfiyle ve ortaya saçtığı iyimserlikle büyüledi. Onunla sıkılmak imkânsızdı. Mamukanın bitmek bilmeyen etkinlikleri, planları vardı sanki. Ayşe peşinden dünyanın öteki ucuna kaçası geliyordu.
Bir yıl birlikte geçirdiler. Sonra Mamuka Gürcistana döndü. Ne Türkiyede tutunabildi ne de hasta annesine hasretine dayanabildi.
Ayşe kendini terk edilmiş, değersiz ve yalnız hissetti. Gözyaşlarına veda etmeye karar verdi: Tek başıma yaşarım. En azından gözyaşı yok.
Tam her şeye razı olup, yalnızlığı kabullenmişken Ayşe bir gün karnında bir canın kıpırdadığını hissetti. Şaşkına döndü!
Haydi bakalım, şimdi bu çocuğun babası kim? Hayat nasıl devam edecek? Akıl sağlığımı nasıl koruyacağım?
Bir kız çocuğu doğdu. Ayşe ona Naz ismini verdi. Naz, Ayşenin hayatının anlamı oldu. Kız, Mamukaya çok benziyordu. Aynı kıvırcık saçlar, simsiyah gözler ve büyülü bir gülümseme. Bu garip benzerlik Ayşeyi sevindiriyordu, belki de Mamukayı herkesten fazla sevdiğindendi.
Naza bakınca Ayşe, Mamuka ile geçirdiği neşeli, kaygısız günleri hatırlıyordu.
Elbette bazen yalnız kalıp içini çekmek istediği oluyordu. Evli arkadaşlarını kıskandığı anlar da Ama Nazın bakımı vaktini öldürüyordu zaten, gözyaşına ayıracak zaman yoktu.
Eylül birinde Naz okula başladı.
Sırada yanında Oğuz adında bir oğlan oturuyordu. Naz ona hiç ısınamadı. Oğuz ise Nazı kıvırcık aptal diye çağırmaya başladı.
Çocuklar birbirlerine tahammül edemeyip didiştiler, öğretmen ikisini de ayırmak zorunda kaldı. Ama aralarda yine kavga ediyorlardı.
Ayşe, kızının neden okula her gün tırmalanmış döndüğünü öğrenmek için okula gitti.
Öğretmen suçlu gibi Oğuzun adresini verdi: Sorunu ailesiyle konuşun.
Ayşe hemen harekete geçti, kızını savunacaktı.
Kapıyı genç bir adam açtı, elinde mutfak havlusu, gayet rahat tavırlıydı.
Buyurun, buyurun, sizi bir Türk kahvesine alayım. Yalnız şu afacanı bir doyurayım, dedi.
Ayşe şüpheli bir ortamda buldu kendini. Evin kadın eli görmediği belliydi. Eşyalar dağınık, toz havada, ağır bir sigara kokusu
Eyvah dedi içinden.
Adam kahveyle ortaya çıktı.
(Bu muazzam kahve kokusunu Ayşe ömrü boyunca unutamayacak.)
Güzel hanımefendi, ziyaretinize ne borçluyum?
Ben Nazın annesiyim, dedi Ayşe.
Haa, belli, Oğuz kızınıza yanık, dedi adam gülümseyerek.
O yüzden mi Naz sürünüyor? diye çıkıştı Ayşe.
Hmmm Anlayamadım ki?
Çocuğunuzla ilgilenin lütfen. Kahve için teşekkürler, dedi Ayşe çıkarken.
Merak etmeyin, ilgilenirim, dedi adam.
Mutfakta afacan uslu uslu oturuyordu.
Ayşe evine döndü.
O gece uyuyamadı. Oğuzun babası, tuhaf bir şekilde Ayşenin aklında yer etti. Evin dağınıklığına rağmen, adamın o sıcak, evcil hali… O kahvenin unutulmaz kokusu Ayşe, aklında o evi temizleyip düzenlerken, pencerenin önüne çiçekler dizmeye, afacanın başını okşamaya başlamıştı bile.
Sabah harika bir ruh haliyle uyandı. Naza okulda Oğuz ile kavga etmemesini, onunla nazik olmasını söyledi.
Günler geçti
Bir veli toplantısında Ayşe ve adam yine karşılaştı. Oğuzun annesinin olmadığını sonunda anladı Ayşe. Yoksa toplantıda neden sadece babası olsun ki?
Bu gerçeği öğrendikten sonra Ayşe daha cesur davrandı.
Toplantıdan sonra adam Nazı ve Ayşeyi evlerine bırakmayı teklif etti. Aralık ayıydı, karanlık erken çökmüştü.
Ayşe tereddütsüz kabul etti:
Çok sevinirim!
Adam ismini söyledi:
Mert.
Memnun oldum, ben de Ayşegül, dedi Ayşe, keyifle.
Sanırım Mert de Ayşeyi beğenmişti.
Yılbaşını birlikte karşılamayı bile teklif etti.
Ayşe için kaybedecek bir şey yoktu artık, prensleri hayallerinde çoktan gömmüştü
Sıcak sudan yanınca soğuk üflemeye gerek yoktu. Yedi yıl yalnızlık ona evet dedirtti.
Zamanla Mert, eşinden ayrı olduğunu, onun en yakın arkadaşıyla hemen evlendiğini, oğlunu ise vermediğini anlattı.
Kendisinin de annesizliğe ve kadın hasretine, Oğuzun ise anne sevgisine muhtaç olduğunu o zaman anladı.
Mert, ilk andan beri Ayşeyi unutamadığını, ona aşık olduğunu itiraf etti.
Ayşe yeni bir aileye kavuşmuştu. Naz ve Ayşe Mertin evine taşındılar. Ama önce çocuklara sordular:
Naz ve Oğuz zoraki başlarını salladılar.
Hayat bir çılgın dönme dolap gibi dönmeye başladı
Mert mutluluktan dünyaları devirdi. Geniş, ferah bir ev aldılar.
Ayşe çocuklar ve evle ilgilendi.
Naz ve Oğuz sevgiyle büyüdüler. Ayşe her iki çocuğa da anne oldu.
Mert, Naza özel bir sevgiyle yaklaştı, kızlarını el üstünde tuttu.
Sonra Çocuklar büyüdü. Oğuz ve Naz evlenmeye karar verdiler.
Mert ve Ayşe bu tuhaf karara destek verdiler. Gençler balayı için Parise gitti, Ayşe ise Merte deniz tatili teklif etti.
Mert pek istemedi:
Ayşem, bu parayla kendine güzel bir şeyler al, dedi.
Mertciğim, işte bir kere, sadece ikimiz, özgürlüğün tadını çıkaralım! dedi Ayşe.
Mert sonunda ikna oldu.
Bir hafta sahil kasabasında huzurla geçti.
Son gün deniz kenarında, gün doğumunda, Mert Ayşeye sarılıp:
Ayşem, seni çok seviyorum dedi.
Şimdi bir denize girip ferahlayacağım.
Ve bir daha Merti göremedi Ayşe.
Çünkü Mert denizde kayboldu.
Deniz sütlimandı, tek dalga yoktu. Cansız bedeni bile bulunamadı.
Ayşe eve yalnız döndü. Aylarca uyur uyanık bir halde yaşadı. Her şey tepetaklak olmuştu.
Neden Mert? Neden elli beşte bir kadın dul kalmalı? Mert muhteşem yüzüyordu.
Neden o sabah ona delicesine sevdiğini söylemedi?
Anlamadığını düşündü, çok geç
Sorular göğe sarkan bir yel gibi dolanıp durdu.
Dağınık, neşesiz bir dünyada solgunlaştı. Denize bile bakamaz oldu.
Mertin mezarı bile yoktu, gidip ağlayamıyordu.
Ruhu ufacık parçalara bölündü. Artık nefes almak bile anlamsızdı. Yedi kere yanmaktan yine iyi, diyordu.
Diyorlar ki zaman her şeyi iyileştirir. YALAN! Ancak acıyı derine gömer. Hafifledi sanırsın, gelir bir an, kanar. Anılar bırakmaz, hep dipsiz acıyı hatırlatır.
Ayşe iki torununun elini tuttu. Elif ve Baran. Üç yaşında, minik civcivleri. Bir sonbahar parkında, ailecek dolaşıyorlardı.
Gezmelerin sonunda mutlaka bir kafeye girerlerdi. Ayşe çocuklara dondurma alır, kendisine ise o özel, aromalı Türk kahvesinden sipariş verirdi; burnunu okşayan koku ona Merti hatırlatırdı. Hep yakınındaymış gibi hisseder, Her şeyimi biliyor, görüyor, diye huzur bulurdu.
Yıllar sonra, dayanılmaz acıyı çekip, her şeye razı gelerek Ayşe kadere minnet duydu.
Merte, yirmi beş yıllık kadınlığına, anneliğine, sevgiye teşekkür etti.
Hayat biter, aşk bitmezPark çıkışı eve dönerken torunları ellerini bırakıp çimenlere koştular. Ayşe, arkasından seslendikleri oyun dolu cıvıltıları izledi. O anda, kalbinde hâlâ ince bir sızı olsa da, sevgiyle atan yaşlı yüreğiyle hâlâ umut taşıdığını hissetti.
Gökyüzünde hafif, dokunaklı bir akşam güneşi vardı; sanki Mertin gülüşü gibi, her şeyi ışıldatıyordu.
Ayşe, torunlarına bakarken sessizce söylendi:
Hayat her zaman yeniden çarpar, eski yaraların üstüne taptaze bir sevgi işlenir.
Ayaklarını yeşil çime basıp kollarını iki yana açtı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı; burnuna, anılardan gelen kahve kokusu ve huzurlu bir mutluluk doldu.
İçinden geçen şükürle, yaşadığı her ana, kaybettiği herkese, bulduğu tüm yeniliklere gülümsedi.
Çünkü biliyordu: Her zaman, en umutsuz sandığın anda bile, yeniden çarpan bir kalbin sesi duyulurdu.
Ve o kalp, Ayşeninki gibi, hep sevgiyle dolup taşardı.




