Fincanı masanın kenarına bıraktım; kalbim dalgın, zihnim uzak. O ara telefon çalmaya başladı. Numarası yabancıyı andırıyordu ama arama şekli tanıdıktı: Uzunca, sabırsız çalan bir ses, sanki açmak mecburiyetindeymişim gibi. Ekrana baktım, içimi bir sıkıntı sardı: Bu oydu. Kadir. Beş yıl önce beni bırakıp başka bir kadına, orada doğan oğluna giden eski kocam.
Hemen açmadım telefonu. Pencere kenarına geçip aşağıda oynayan çocukları izledim. İçimde biteviye bir soru: Neden şimdi? Neden yine?
Telefon sustu. Sonra tekrar çalmaya başladı.
Derin bir nefes aldım, cevapladım.
Elif, selam, Kadirin sesi kısık ve suçlu gibiydi. Seninle konuşmam gerek. Çok acil.
Ne oldu? dedim sakinlikle pencere önündeki tabureye oturup, telefonu kulağıma bastırdım. Tekrar bir şey isteyecekti, ona hazırlıklıydım. Kadir hep öyle konuşurdu ki, insana hayır demek zor gelirdi.
Yüz yüze görüşsek? Telefonda anlatamam
Anlat. Ya şimdi anlatırsın ya da hiç anlatmazsın.
O anda sessizleşti, sonra boğuk bir nefes verdi; yine sigaraya abanmış olmalıydı.
Derya kanser oldu, dördüncü evre. Doktorlar iki ya da üç ayı var diyor.
Derya, uğruna beni terk ettiği o kadın. Oğlunun annesi. İçime buz gibi bir soğukluk yayıldı. Ne üzüntüydü bu, ne de acıma. Sadece içten içe gelen bir alarma.
Üzgünüm, dedim tatsız bir sesle. Ama bana niye aradığını anlamadım.
Elif Senin yardımına ihtiyacım var. Kime gideceğimi bilmiyorum.
Yutkundum, suskun kaldım. Camın arkasında bir karga ağaç dalına , bana bakarak kondu, sanki “inanma” der gibi.
Elif, ne olur buluşalım. Anlatacağım, çok önemli. Mert için, oğlum için
Senin oğlun, dedim içimden. Benim değil, asla da olmadı.
Yarın, dedim kısaca. Rıhtımdaki kafede, saat üçte.
Telefonu kapattım, uzun süre camda kaldım. Çayım soğumuş, salatadaki domatesler buruşmuştu. Buzdolabında bir fotoğraf asılıydı: Ben ve Kadir eski yazlıkta, el ele, gülüyorduk. Onu indirmek isterdim ama hiç elim varmamıştı. Belki de artık ben o kadın değildim.
Ertesi gün kafeye erken gittim. Çay sipariş edip cama yakın bir masada oturdum. On dakika sonra Kadir geldi; yorgun, yaşlı, saçları seyrelmiş. Karşıma oturdu, garsona başıyla selam verdi. Bana bakarken sanki başlamadan önce bin af diledi.
Geldiğin için sağ ol, dedi sessizce.
Ne söyleyeceksen söyle, ellerimi çay fincanına sardım. Çok vaktim yok.
Nereden başlasam…
Niye çağırdığını söyle.
Belli belirsiz bir umutsuzlukla yüzünü ellerine gömdü.
Deryanın artık umut kalmadı. Kemoterapi işe yaramıyor, ameliyat imkansız. Yakınları yok; annesi üç yıl önce öldü, babası bilinmez. Mert yalnız kalacak. Beş yaşında…
Sustum, içim acıdı ama dışıma vurmamaya çalıştım.
Senden, gözlerini kaçırdı bize yardım etmeni istesem? Maddi olarak… Tedavisi, bakımı için para lazım. Sana söz, geri ödeyeceğim ama şu an elimde yok.
Ne kadar?
Üç yüz bin lira Belki daha fazla.
Fincanı tekrar masaya bıraktım. Çaydan bir damla örtüye aktı; yayılıp lekelenerek.
Üç yüz bin? dedim. O kadar param yok Kadir.
O Sultanyolundaki daireyi satabilirsin. Hani babanların sana düğünde verdiği? Orada yaşamıyorsun, söylemiştin zaten.
Sultanyolundaki küçük eski daire. Evlenince ailemden kalan, sonra doğum gününde ona hediye ettiğim ev. Sonra o kiraya verip parasını aldı. Şimdi satmamı istiyor.
Yani gerçekten, gözlerine baktım, bana verdiğim evi satmamı mı istiyorsun?
Elif, biliyorum kulağa kötü geliyor ama
Hayır, dedim net bir şekilde. Hayır Kadir. O ev benim hakkımdı. Hediye vermek zorunluluk değil.
Bir an bembeyaz kesildi.
Ama Derya ölüyor! Mert yetim kalacak!
Mertin babası var, çantamı aldım, ayağa kalktım. Sensin onun babası. Bu senin sorumluluğun.
Elif, dur…
Dinlemedim. Kafeden çıktım, telefonu elimde sımsıkı tutarak yürüdüm. Elllerim titriyor, içimden “Doğru mu yaptım?” diye kendimi yiyordum. Yoksa sadece kendini düşünen biri miydim?
Evde, çocukluk arkadaşım Ayşeyi aradım. Sadece o, boşandıktan sonra hiçbir zaman “keşke çocuk için katlansaydın” dememiş ve beni yargılamamıştı.
Evi mi satmanı istedi? dedi Ayşe, şaşkınca. Kadir tamamen aklını yitirmiş.
Ayşe… ölen bir kadın ve minicik bir çocuk varken
Elif, onların sorunu. Sen Kadire hiçbir şey borçlu değilsin. Hiçbir şey!
Ama kendimi kötü hissediyorum, dedim. Ölüme giden bir kadına sırtımı dönmüş gibi.
Hayır deme hakkın var; bu sana ağır gelse de, dedi kararlı bir tonda. Unutma Elif. Başkasının seçimlerinin bedelini ödemek zorunda değilsin.
Koltukta gözümü kapadım. Kadirin sözleri ve Deryanın bir keresinde yolda denk gelip bebeğiyle gezdiği halini hatırladım. Sarı saçlı, mutlu gülüşlü bir kadındı. O zamanlar “Kocamı benden aldı,” derdim. Şimdi ölüyor ve yardımını mı istiyorlar?
Hayır, mecbur değilim.
İki gün sonra Kadir tekrar aradı. Bu kez görüşmek istemedi, sesi umutsuz ve titrek.
Elif, bana kızdığını biliyorum. Merti düşün, onun hiçbir suçu yok.
Sana kızmıyorum, dedim sakinlikle. Sadece karışmak istemiyorum.
Yalnız, bir isteğim daha var… yutkundu. Derya ölürse… bir süreliğine Merte bakar mısın? Yani resmi olarak vasi olsan, ben işlerimi yoluna koyana dek…
Duyduklarımı kavramam zaman aldı.
Ne demek istiyorsun?
Yani sen kadınsın, çocuk büyüttün. Senin elinde büyüyen Zeynep var. Mertin anneye ihtiyacı var, ben tek başıma yapamam
Kadir, sözünü kestim, sesim buz gibiydi. Benden, sana ihanet ettiğin kadından olan oğluna anne olmamı istiyorsun?
Elif, bak biliyorum tuhaf
Hayır, dedim kararlılıkla. Unut bunu. Hayatında bana yer yok, planlarına beni yazma.
Telefonu suratına kapadım, yere oturup sırtımı duvara dayadım. Kalbim hızlı, aklım uğultuda.
Bunu nasıl cüret edebildi?
Akşam kızıma geldim. Zeynep; yirmi sekiz yaşında, güzel, akıllı, işinde başarılı. Şehir merkezinde kendi ayakları üstünde duran bir kadın. Az görüşürdük ama hep candan olurdu.
Anne, babam aradı, dedi eve girer girmez. Derya ve Merti anlattı.
Başımı salladım, mutfağa çay koydum.
Sonra?
Sana yardım etmediğin için çok kırıldığını söyledi Soğukmuşsun.
Arkamı döndüm. Zeynep koridorda kollarını göğsünde birleştirmiş, bana bakıyordu.
Soğuk muymuşum? dedim. Güzel bir tabir.
Anne, nasıl böyle olabiliyorsun? Sonuçta ortada bir çocuk var. O suçsuz.
Haklısın, iki bardak çay hazırladım. O suçsuz, ama bu onu benim sorumluluğum yapmaz.
Biraz olsun yardım edemez miydin? Hiç mi?
Zeynep, evi satmam, başkasının çocuğuna da bakmam. Bu benim hikâyem değil. Babanın hikâyesi.
Bencillik bu, dedi boğuk bir sesle, gözlerinde kırgınlık vardı.
Canım yandı. Ama açıklamak istemedim.
Belki, dedim. Ama bu benim hakkım.
Zeynep çayını bile bitirmeden çıktı gitti. Ben yalnız kaldım, evim bir camiinin loş yalnızlığına gömüldü.
Günler kabusa döndü. Kadir peşimi bırakmadı: Bir umut, bir tehdit. Sana dava açarım, Herkese anlatırım ne kadar vicdansızsın derdi. Hatta Zeynepi benden soğutmaya çalıştı.
Hiç cevap vermedim. Okuyup sildim sadece.
Bir akşam kapım çalındı. Gelen Deryaydı. Sararmış, zayıflamış, başı bağlı. Hiç ses etmeden yüzüme baktı.
Biraz oturabilir miyim? dedi kısık bir sesle.
İçeri aldım, mutfakta sessizce karşılıklı oturduk. Uzun süre bir bardak suya baktı, sonra konuştu.
Merti sevmenizi beklemiyorum. Sadece ölünce yanında biri olsun isterim. Ona sahip çıkacak biri
Peki babası?
Kadir beceremez. Bunu en iyi siz bilirsiniz.
Evet, bilirdim. Kadir hep çekici ama güçsüzdü. Sorumluluk alamaz, sadece isterdi.
Ben yapamam, dedim. Çok üzgünüm.
Başını eğdi, kapıya yürüdü. Çıkarken durdu.
Çok güçlü bir kadınsınız, dedi. Hep gıpta ettim. Kadir çok övüyordu sizi. Şimdi bakınca, o güç soğukluktan gelirmiş.
Kapı kapandı, ben koridorda donup kaldım.
Soğukluktan
O gece uyuyamadım. Tavana bakıp düşündüm. Merti, Kadiri, Deryayı O eski yumuşak halimi. Hiç kimse uğruna kendimi feda etmenin kıymetini yitirdiğini ilk Kadirin ihanetiyle öğrenmiştim.
Peki haklı mıydım?
Kalkıp pencereye geçtim. Dışarısı karanlık, bir köpek havlıyordu uzakta.
Hayır deme hakkım var, dedim. İsterse herkes yargılasın. Başkalarının acısını üstlenmek zorunda değilim, başkasının dramında kahraman da olamam.
Sabah Kadiri aradım.
Bugün buluşalım. Aynı kafede.
Bir umutla geldi. Karşıya oturup ellerini masanın üstünde kenetledi.
Elif, ben biliyordum ki sen
Sus, sözünü bıraktım. Bu evi satmayacağım. O hediye, bir yükümlülük değil. Oğluna da anne olmayacağım. Bu benim hikâyem değil, acım değil.
Ama
Seçimlerini kendin yaptın, Kadir. Beni bırakıp başka bir kadın seçtin, yeni bir hayat kurdun. Bedelini de sen ödeyeceksin. Ben kurtarmayacağım seni.
Bembeyaz oldu.
Mert acı çeksin istiyorsun demek
Hayır. Merti manipülasyonun aracı yapmayı bırak. Kendi ailenden, Deryanın tanıdıklarından yardım iste. Ama benden hayır.
Çok acımasızsın, fısıldadı.
Çantamı aldım doğruldum.
Belki, dedim. Ama bu benim hayatım. Artık kafama göre müdahale ettirmeyeceğim.
Kafeden çıkıp ağır ağır yürüdüm. İlk defa adımlarım hafif, sırtım dimdikti. Arkama bakmadım.
İki hafta sonra Kadir aramadı. Zeynep de sessiz kaldı. Ayşe yanıma uğradı, çaylarımızı içerken Mert ve Deryadan hiç konuşmadık.
Kendi hayatıma döndüm. İşe gidip geldim, yemek yaptım, kitap okudum. Akşamları pencere kenarında oturup oynayan çocukları seyrettim.
Bazen Merti düşündüm: Nasıl bir çocuk acaba, kime benziyor? O düşünceler gelip geçti, hiç yer edinmedi bende.
Bir sabah Zeynepten mesaj geldi: Anne, affet. Haklıymışsın.
Gülümsedim, cevap yazdım: Teşekkür ederim kızım. Seni çok seviyorum.
Pencere önüne oturup, çayımı yudumladım. Küçücük, sımsıcak evim. Burası benim yerim. Benim hayatım.
Kahraman olmadım. Kimseyi kurtarmadım. Kendimden vazgeçmedim.
Ama kendimi korudum. Ve bu benim zaferimdi.
Sessiz, gösterişsiz bir zafer.
Bir yudum daha çay aldım, kitabımı açtım. Göz kamaştıran bir güneş vardı penceremde. Dünya devam ediyordu.
Ve ben, sonunda, kendimi seçtiğim için suçluluk duymuyordum.




