Pencerenin önünde ince ve ısrarlı bir şekilde vızıldayan küçük bir sinek vardı. Veysel gözlerini araladı. Güneşin bir ışığı, usulca yastığının ve minik burnunun üzerinde geziniyordu. Gülümsedi ve “misss” gibi güzel bir şekilde gerindi. Yorganın altında sıcacık ve huzurluydu. Kalkması gerekiyordu ama hiç istemiyordu!
Anne, diye çekingen bir sesle seslendi. Sonra biraz daha yüksek, anneee!
Annesi, önlüğünün ucuyla ellerini silerek odaya girdi.
Uyandın mı? Ne bu bağırış? diyerek yatağın yanına geldi ve Veyselin tombul burnuna sevgiyle bir öpücük kondurdu.
Günaydın oğlum! Kalk bakayım, yaramazlık tam gaz!
Veysel annesinin boynuna sarıldı. Annesi taze süt, ekmek ve belki de sıcak hamur işlerinin kokusuyla ona sımsıcak geliyordu. Eskiden büyük şehirde yaşarlarken, sabahları onu uyandıran, giydiren babası olurdu. Babasıyla birlikte sabahları egzersiz yapar, dişlerini fırçalarlar, lavaboda birbirlerine su sıçratır, sonra da uzun uzun gülerlerdi. Annesi ise hep acele ettirir, arada söylenirdi. Ama bir gün, her şey değişti.
Bir sabah, babası onu anaokulundan almaya gelmedi. Veysel, gece geç saatlere kadar bekçilik yapan amcayla kalmak zorunda kalmıştı. Annesi gözleri ve yüzü şişmiş ağlamaktan bitkin halde, çok geç geldi. Artık baban yok oğlum, dedi, bundan sonra ailede en önemli erkek sensin. Veysel tam olarak ne olduğunu bilmiyordu, ama sonradan büyüklerden duyduğuna göre babası bir başkasının arabasında kaza geçirip hayatını kaybetmişti. Savcılıktan, alacaklı ayaklarına eve gelen adamlar, babasının arabası yüzünden evlerini ellerinden almıştı. Bir süre sonra, anne ve oğul kasabadan taşınıp, köyde yaşayan anneannesinin yanına göçtüler.
Burası uzun bir nehir boyunca uzanan, ucunda ormanla bütünleşen koca bir köydü. İşte o ormanın hemen kenarında oturuyordu anneannesi Hatice Hanım, şimdi ise onlar da annesiyle birlikte oradaydı. Dedesi hayattayken Veysel çok küçüktü, ama şimdi evi idare eden, ailedeki tek adam oydu.
Anneannesi ve annesi köydeki çiftlikte çalışıyorlardı. Artık Veysel çiftliğin ne demek olduğunu biliyordu: Burada inekler, domuzlar (yerine koyunlar), tavuklar ve atlar vardı. Annesi çalışırken onu da bazen yanında götürüp, bütün hayvanları tek tek göstermişti. Fakat Veysel çiftliği pek sevmemişti. Çünkü orası çok fena kokuyordu! Burnunu tıkıyor, annesiyle anneannesi ise onun haline gülerlerdi
Çocuk serin terliklerine ayaklarını geçirip, pijamasıyla dışarı tuvalete koştu. Ağustos ayının pazar sabahı, yedi yaşındaki çocuğun üzerine serinlik bıraktı. Üşüdü biraz. Oradan buradan horozlar bağıra çağıra ötüyordu. Uzaklarda köpek sesleri karışıyordu bağırışlara. Anneannesi Hatice Hanım ahırdan söylene söylene çıktı:
Yine biri tavuklara tünel yapmış. Yoksa köyde yeni bir yaramaz köpek mi musallat oldu?
Sonbahar yaklaşıyor diye düşündü Veysel, küçük kalbi hafifçe sızlayarak ve bir an önce okula başlamak için sabırsızlanarak. Okula başlamadan önce annesiyle her şeyi hazırlamışlardı ve yeni okul çantası gözünde öyle havalıydı ki! Üstelik bu yaz okumayı öğrenmişti, ama yazısı hâlâ çok iyi değildi…
Kahvaltıda sütlaç ve gözleme vardı.
Veysel, anneannenle ben bugün mantar toplamaya gideceğiz. Sen de gelmek ister misin, yoksa küçüksün diye evde mi kalsan? diye annesi hafifçe gülümseyip göz kırptı.
Tabii ki geleceğim! dedi Veysel ağzı dolu sıcak gözleme ve soğuk sütle.
Hazırlanıp neredeyse öğle vakti yola çıktılar. Ormanın içine girince hafif bir serinlik onları karşıladı. Ağustosun son günleri sayılırdı, ama orman hâlâ yemyeşildi. Mantarlar her yerdeydi. Fakat annesi ona her mantarın yenmeyeceğini, bazılarının zehirli olduğunu gösterdi, hangisini toplayacağını öğretti. Uzun süre dolaştılar. Anneannesi Hatice Hanım, bir anda gözden kayboldu ve annesinin “Hoop!” diye seslenişlerini duymadı.
Güneş batmaya yaklaşırken annesi, Dönme vakti geldi, dedi. Büyük sepet ve poşetler mantar doluydu. Veyselin kovası ellerini ağırlaştırıyordu ama şikâyet etmedi. O koskoca bir erkekti artık! Fakat köyün yolunu çıkışta annesi huzursuzlaştı. Yolları kaybettiklerini hissetti. Bir oraya, bir buraya gittiler; bir yandan da geri döndüler ama orman sanki onları döndürüyordu. Seslendiler ama rüzgârda asma yaprakları öyle hışırdıyordu ki kimse kimseyi duymuyordu.
Beş dakika geçti; birden arkalarındaki çalılıklardan bir hareket duyuldu, kuru dallar çıtırdadı, aralarından garip yaşlı biri… sanki bir “Koca Karı” beliriverdi! Annesi ayağa fırladı.
Veysel donakaldı. Yaşlı kadın yere kadar eğilmiş, sırtındaki kuru odunu bırakıp yanlarına yaklaştı.
Ee çocuklar, korktunuz mu? dedi o eski, çatallı ve komik sesiyle ve annesine sinsi sinsi bakıp dişsiz ağzıyla güldü. Burnundaki koca ben havada sallanıyordu.
Yolunuzu mu şaşırdınız yoksa? Kimin nesisiniz bakayım? Haticelerin torunu musunuz? diye sordu ve cevap beklemeden sepetini tekrar yüklenip önden yürümeye başladı. Sonra bir kez dönüp bakıp:
Ne durdunuz, haydi peşimden gelin! dedi.
Anneyle oğul, usulca mantarlarını toplayıp arkasına takıldılar. Yaşlı kadın otları yayıp yolu açarak ilerledi. Birden geniş bir çayıra çıktılar. Uzakta köyleri görünüyordu. Çayırın öbür ucunda, ormandan anneanne Hatice Hanım da çıkıyordu. Koca Karı iğreti bir kahkaha attı, el salladı ve ağır yüküyle köye yöneldi.
Çok sağ olun dedi annesi çekingen bir tonda; yaşlı kadın ise sadece elini bir daha sallayarak, daha hızlı adımlarla köye yöneldi.
Biraz sonra anneanne geldi.
Anne, sen neredeydin? dedi annesi sitem ederek. Kaybolduk resmen, şu yaşlı kadın olmasa bulamazdık.
Ayşe, üç kavak ağacında yolunu kaybetmek ne demek, çocukluğunda buralarda oynamaz mıydın sen?
Anneanne, o kadın gerçek “Koca Karı” mıydı? dedi Veysel şaşkın ve tedirgin şekilde.
Yoo oğlum, o Zeliha Teyze! Fena huyludur, köyün cadısı gibi ama insanın içi kötülükten değil bazen kaderin yükünden bükülür
O akşam yemek yerlerken Veysel birden sordu:
Anneanne, neden ona Zeliha Teyze diyorlar?
Tam bilmiyorum; çocukken çok kiloluymuş, ailesi zengindi, her gün sağa sola, elinde ekmek, tereyağı, bazen de şekerli poğaça Mahallenin çocukları hayran hayran bakarmış da asla paylaşmazmış. O yüzden arkadaşı da olmazmış. Sonra büyüdü, gençken Grikahali dayıyla evlenmiş, bir de oğulları olmuş. Bir bahar selinde, çocuğunun bacağı incecik, cesedi üç gün sonra aşağıda nehrin kıyısında bulunmuş. O günden sonra Zeliha Teyzenin aklı gitti. Kocası da çok içmeye başladı. Bir gece kar fırtınasında yolu şaşırıp donarak öldü. Zeliha Teyze yıllardır tek başına yaşıyor, kimsenin yüzüne bakmaz. Sadece bir keçisi var. Köylüden biri hastalanırsa, ona bitki verip iyileştirmeye çalışır
Anneanne sustu. Annesi sofrayı kaldırırken derin dalgınlıkla:
Hayat bazen kimseyi kucaklamıyor, dedi. Veysel de içten içe Zeliha Teyzeye acıdı.
Eylül ayı güneşli ve ılık geçti. Sabahları serindi, bazen kırağı düşüyordu ama öğlenleri yaz gibi sıcaktı. Hava berrak, orman rengi sarı kırmızıya dönüyor, patatesler toplanıyordu. Veysel neredeyse iki haftadır okula gidiyordu. Ömrü boyunca Eylülü, o birinci sınıf öğretmenini Ayla Hanım, güler yüzlü ama ciddi halini unutamayacaktı. O kadar kısa boylu olduğu için, tören sırasında elinden tutup ilk sırada onu sınıfa sokmuştu.
Birinci sınıfta not verilmiyordu, ama Ayla Hanım onu her zaman övüyordu, El yazını biraz daha çalışmalısın, diyordu. Veysel, mahallesinden iki çocukla da arkadaş olmuştu Emre ve Kaan, onlar ikinci sınıftaydılar. Okul köyün öbür başında olduğu için, çocuklar bazen kestirme bir yolu gösterdiler. O yol, boş bir arsadan ve Zeliha Teyzenin bahçesinin kıyısından geçiyordu. Bazen okul çıkışı anneannesi ya da annesi onu karşılıyordu.
O gün Veyselin keyfi yerindeydi. Öğretmeni defterine iki kırmızı yıldız yapıştırmış, okuma yarışmasına yazdırmış, kütüphaneden Sihirli Kelime adlı bir kitap vermişti. Havalı bir şekilde okuldan çıktı. Emre ve Kaanın dersi uzundu, bu yüzden yalnızca aradan geçip eve dönerken, boş arazide çöp yığınlarının, eski teneke kutuların, birikmiş kıyafetlerin ortasında yolunu dikkatlice seçiyordu.
Birden bir hırıltı duydu. Başını kaldırıp baktığında, önünde bir grup köpek duruyordu. Sayıları bir hayli fazla. Veysel geri geri yürümeye çalıştı ama nafile; çoktan etrafını sarmışlardı. En büyük köpek, yere kadar kafasını eğip, dişlerini gösterdi. Veysel korkuyla bağırdı; portföyünü savurarak kendisini korumaya çalıştı ama köpek onu kapıp yerlere savurdu.
Küçük çocuk yere düştü, ellerini başına kapatmıştı fakat bir köpek omzunu ısırdı ve Veysel bayıldı. Ne o anda, ne de sonrasında; Zeliha Teyzenin elinde kürekle, bahçesinden koşarak gelmesini göremedi. Yaşlı kadın, aniden çevik bir hareketle çitin üzerinden atladı, canhıraş bir şekilde köpeklerin arasına dalıp onları kürekle savurmaya başladı. Köpekler irkildiler ama kokuya gelmişlerdi, çok fazlaydılar. Yaşlı kadın bağırıyor, kürek sallıyordu. En büyük köpek sırtına atılıp onu yere devirdi. Acıyla bayılmak üzereyken Zeliha Teyze, Veyselin üzerine yığıldı ve serilmiş eteğiyle onu örttü
O saatlerde köyde pek kimse olmazdı. Gençler okulda, büyükler tarladaydı. Köyün veterineri ile yardımcısı, ilçeden dönerken bahçenin orada bir şeylerin olduğunu fark etti.
Ahmet, gel şu Zeliha Teyzenin bahçesine sür aracı, anlayamadım ne oluyor orada?
Yanlarına vardıklarında tablonun dehşetini gördüler. Köpekler, Zeliha Teyzenin üzerine çullanmış, her yere kan yayılmıştı. Dağılmış defterler, kitaplar Onun kolları paramparça En iri köpek, Zeliha Teyzenin sırtındaki yarayı deşiyor.
İki adam çılgınca köpeklere saldırıp ellerine ne geçtiyse savurdular. Köpekler hırlayarak etrafa saldırdılar. Sonunda köyden silah sesleri duyulunca, baş köpek ormana yöneldi, grup arkasından sürüklendi.
Sonra yaşlı kadın birden inledi Onu döndürdüklerinde, altından bembeyaz, kanlar içinde Veyseli çıkardılar. O da baygındı
Bir sonbahar günü hastane odasında, Veysel ağır ağır gözlerini açtı. Her şey bembeyaz, sessizdi. Annesi başındaydı, mutluluktan gözyaşları içinde.
Veysel evladım, açtın gözlerini sonunda, dedi ve ağladı.
Kolunda ve omzunda şiddetli bir ağrı vardı.
Anne, köpekler kolumu kopardı mı, artık yazamayacak mıyım? diye fısıldadı Veysel.
Hayır oğlum, sadece biraz yaralandı. Ameliyatla toparladılar. Kısa sürede iyileşecek. Özellikle Zeliha Teyzeye minnettar olmalısın. Kendi bedeniyle seni korudu, şimdi biraz uyu canım…
Köylüler, Zeliha Teyzeyi tüm köyün katıldığı bir cenazeyle uğurladı. Köpekler kollarını ve bacağını fena yaralamıştı. Ameliyat masasında kalbi bu yükü taşımadı.
Olaydan sonra, köyün erkekleri gizlice köpek sürüsünü avladı. Dışarda kırk kadar köpeğin cesedi açılan bir çukura gömüldü. Ormanda yavrularını bulan köylüler onların bazılarını evlerinde büyütmeye karar verdi.
Veysel sadece bir dönem okula gidemediyse de zaman içinde kolunu geliştirdi. Öğretmeni onu asla bırakmadı; mahalleli çocuklar gözünde de bir kahramana dönüştü.
Veysel ve annesi, mezarlıkta Zeliha Teyzenin kabrine büyük bir çiçek demeti bıraktılar. Mezartaşındaki plaka da şu yazılıydı: “Gerçek adı Zeliha Erdem, vefat ettiği gün doksan yaşındaydı.” Annesi gözyaşları içinde fısıldadı:
Görüyor musun, hayat bazen bir insanı yıllarca yalnız bırakıyor; ama yardım etmenin, korumanın yaşı ve zamanı olmadığı gibi, yapılan iyilik asla unutulmaz. Allah rahmet eylesin, Zeliha Teyze, ne büyük bir insandın sen…
Yeni yıl kutlamasında okulda tiyatro oynanırken, sahnede “Koca Karı” karakteri belirdi. Veyselin kolu birden sızladı; gözleri yaşararak salondan çıktı. Zihninde hep Zeliha Teyze vardı.
Hayat bazen zalim davransa da, iyiliğin izi asla kaybolmaz; zor anlarda birbirimize el uzatabilirsek, asıl kahramanlık budur.




