Niye geldin buraya? Annesi kapıyı azıcık aralayıp sıkıca tutuyordu. Şimdi ben insanlara ne yüzle bakacağım? Artık benim kızım yok! Dedikodular daha yeni bitti, babanla altı aydır bakkala bile giremiyorduk. Ne diye geldin buraya, ha?
Kim o, Güler?
Senin büyük kızın geldi.
Elif mi?
Babası ağır ahşap kapıyı öyle sert açtı ki menteşeler titredi. Üstten alta kızını süzdü. Elifin içi cız etti.
Nereye gidersen git, seni görmek istemiyorum. Heyhat! Bir de karnın burnunda gelmişsin!
Elif sustu. Gür siyah perçeminin altından umutla baktı. Belki acıyıp alırlar diye düşündü. Gidecek başka yeri yoktu. Hamileydi, işten atılmıştı. Kaldığı odanın kirasını ödeyemiyordu artık. Parasızsın, ev yok; kimse de anlamıyordu halini. Korkmuştu.
Elif verandadan indi, karnını tutarak durdu.
Yuf, yuf… Duygulanacak gibi değil, diye yüzünü çevirdi annesi.
Babası kapıyı kapatıp evin içine döndü.
Ağlamak istemedi Elif. Omuzları çöktü, göz yaşlarını tuttu. Karnındaki minik bebeği de annesinin endişesini hissetmişti, kıpırdandı. İşte ailesinin evine dönmek böyleymiş…
Kar aşağıda çizme altında gıcırtıyla ses verdi, sanki acısını paylaşıyordu. Elif bahçe kapısını kaparken, mutfak penceresine baktı. Işık açıktı. Perde çekili.
Kasabanın küçük bakkalında sıcaktı. Elif kapıdan girince eskiye hiç değişmemiş olduğunu gördü. Sağda tezgah ve kasada Esma teyze. Solda camlı vitrinler ve kilitli eski mavi dolap.
Bir ekmek lütfen. Elif saydı tuttuğu paraları.
Aaa, sonunda çıka geldin!
Elif başını kaldırmadı, yineledi:
Ekmek lütfen…
Heh, al bakalım. Aslında insani olarak satmamalı belki. Ama benim işim mal satmak
Esma teyze ekmeği verirken, daha söyleyecekti ki, kapıdan genç bir çift girdi.
Elif elindeki ekmeği çantasına saklamaya çalıştı ama taze, kocaman somun sığmıyordu, sanki hemen yenmek istiyordu.
Esma teyze, gelen çiftle Elifi işaret ederek dedikoduya başlayınca, Elif hızla kendini dışarı attı.
Kar yağmaya başlamıştı, rüzgar da dinmişti. Elif ekmekten bir parça koparıp gözlerini yumdu. Bari bir derdi azalmıştı.
Bakkalın arkasına dolanıp duvara yaslandı. Parça parça ekmek yerken gözünü kapadı. O taze ekmeğin kokusu, evin, eski güzel günlerin kokusuydu…
Elif?
Bir kadın sesi tınladı önünde.
Elif hayretle irkilerek gözünü açtı.
Merhaba, ekmeği elinde, başını eğdi. Kadının, Muratın babaannesini tanıdı.
Neden böyle gizleniyorsun?, dedi yaşlı kadın, kalın şalına bürünerek.
Gidecek yerim kalmadı. Annem, babam kapı dışarı etti.
Orada da mı barınamadın,? diye yana işaret etti kadın.
Elif omuz silkti.
Hadi gel, dedi yaşlı kadın, fazla konuşmadı.
Koltuk değneğine dayanarak ağır ağır yürüdü. Elif biraz bekleyip peşine takıldı. Zihni bomboştu. Uykusu gelmişti, yorgundu bugün.
Kasabanın kenarındaki o küçük evi hatırladı. Muratla bir iki kez oradan tarlaya koşmuşlardı. Bir defasında Murat, kapının önünde durup bağırmıştı:
Babaanne, sabah uğrarım!
Merhaba, demişti Elif, ayıp olmasın diye baş selamı vermişti.
Muratın babaannesi Elifi az görmüş, ama unutamamıştı tabii. Nasıl unutulsun, başlarına bunca şey geldikten sonra? Elif, geçmişe dönüp bütün utançlarını atıp sevdiğinin, Muratın dudaklarında o ilk öpücüğü tekrar tadabilmeyi öyle isterdi ki… Eski, tasasız gençliğe dönmeye…
*
Neden derslerde sessiz sakin, sıradan Elife ilgisi olmuştu Arifin, bilmiyordu. Kaç kez düşündü, kendine bile bir sebep bulamadı. Ne güzel, ne parlak bir kızdı.
Ama nazikçe Arifin ilgisine karşılık verdi. Kim istemez ki sevilmek? Arif sevinçle her gün çantasını taşır, eve kadar uğurlardı. O masum çocukça duygular bir anda ciddi bir nişanlılık meselesine evrildi. Artık evlilik konuşuluyordu.
Aileler de razı oldu.
Arif askerden gelir, sonra bakarız, dediler.
Fısıltı gazetesinde biriktirmeye bile başlamışlardı.
Elif, Muratla ise tamamen tesadüfen tanıştı. Açık gökte ansızın çakan bir yıldırım gibi…
Mayıs sıcağı yakıyordu. Elif şehirden geliyordu üniversite başvuru işleriyle uğraşmıştı. Arif gelememiş, babasına yardım ediyordu. Otobüs durağından köye birkaç kilometre vardı, dümdüz yol.
Elif inip yavaş yürümeye başladı. Otobüs havasız, bunaltıcıydı.
Arkasında kalın bir bulut, önde yeşil tarlalar vardı.
Birden öyle bir şimşek çaktı, Elif korkuyla başını kollarıyla kapattı.
Arkaya bakınca, kara bulut hızla gelip alanı önce ve sonra diye ikiye ayırıyordu.
Yağmurun duvarı ileri yaklaşırken; koşacak yer yoktu. Tarlanın ortasında, damlalar yola vurmaya başlamıştı. Elif çantasından poşet çıkarıp sandaletini koydu, torbayı şapka yaptı başına.
Kocaman damlalar yaklaşıyordu. Islanmadan kurtulmak imkânsızdı. O sırada bir el omzuna dokundu.
Yolda bir araba durmuş; genç bir adam onu hızla arabaya çekiyordu.
Sana kaç kere selektör yaptım, duymadın mı? dedi Murat, yağmurun sesini bastırmaya çalışarak. Korktun mu bu yağmurda?
Elif kendini çekmişti utançla.
Murat üstündeki tişörtü çıkarıp arka koltuğa attı, ordan kuru bir kazak aldı.
Al, korkma. Ben de senin köylüyüm, tanımadın mı? Demirin oğluyum, Murat.
Onu kazağıyla sarıp yaklaştı, Elif kızardı.
Isınırsın şimdi. Montum da var ama kirli Otobüsten mi geldin?
Evet, dedi Elif.
Ben de şehirdeydim, yedek parça almaya gittim Neden titriyorsun hâlâ? Omzuna yeniden dokundu, bu sefer daha yumuşak, şefkatle.
İsmin ne?
Elif.
Elif, demek
Neden gitmiyoruz?
Bulut köye doğru gidiyor, yolda hep yağmurda oluruz. Az sonra diner.
Elif başını salladı. Murat doğru diyordu. Ama kendi aptallığına şaştı.
Muhabbete koyuldular. Murat çiftlikte babasıyla çalışıyor, annesi o çocukken vefat etmiş. Okulu bitirememiş, üniversiteyi de kaçırmış, şimdi iş var, başka neye gerek?
Evin önünde Murat arabayı durdurdu, gülümseyerek hoşça kal dedi.
Elif de gülümsedi.
Saatlerce konuşmuşlardı, sanki birbirini yıllardır tanıyormuş gibi.
Arifle böyle bir bağı hiç kurmamıştı Elif. Ne Arif sarıldığında ne öptüğünde içi kıpırdamazdı.
O akşam evde sessizce düşünceli dolandı Elif.
Annesi kızındaki değişikliği fark etti. Ama sorunca cevap alamadı. O günden itibaren, köyde hangi araba geçse göz ucuyla bakar oldu Elif. Belki Murattır diye
Muratı görmek, tekrar tekrar aynı heyecanı tatmak istiyordu.
Arif akşam gelince, ona bakamadı bile. Cesaretini toplayıp, ayrılmak istediğini söyledi
Neden? Arif şaşırdı.
Sen askere, ben üniversiteye gideceğim. Arkadaş ayrılalım. Belki döner de yolumuz yeniden kesişirse, o zaman evleniriz, dedi.
Olmaz öyle şey. Kim bekleyecek beni?
Neden olsun ki?
Dokuzuncu sınıftan beri peşindeyim Sen!
Bir daha Elif Arifle konuşmadı, içeri girdi. İlk kez Arifin gözlerindeki öfkeyi, hırsı gördü, korktu.
Ertesi sabah Arifin ailesi çıkageldi. Kavga büyüktü. Arifin annesi uzun uzun bağırdı, herkes suçluydu ona göre. Elif bahçeye kaçtı, daha da ileriye, tarlalar arasından ormana yürüdü
Epey yürüyüp köy yoluna yaklaştığında, bir ses duydu:
Elif, Elif!
Murat el sallıyordu.
Bir an dondu kaldı. Sonra dayanamayacağını anlayıp ona yürüdü, sonra koştu. Yanına gelince durdu. O da bakıyordu.
Demin seni yürürken gördüm. Götüreyim mi?
Yok. Evde kavga vardı, çıktım
Neden?
Ariften ayrıldım Hep seni düşünüyorum, anlıyor musun
Anlıyorum. Ben de. O günden beri. Gelmez oldum, Arifle evlenecek dediler.
O olmayacak işte.
Murat hafif eğilip dudaklarına dokundu. Şefkatle sarıldı.
Uzun süre öyle kaldılar, her şeyin yoluna gireceğinden emin. Elif gece mutfakta ışık söndüğünde eve döndü.
Ne yaptın sen kızım? Olur mu böyle? Üç yıl seviştiniz, sonra oğlana surat çevirdin! Olur mu?!
Başkasını seviyorum, hem de gerçekten, dedi Elif.
Ne dedin?! Babası da çıktı. Aşkı ben sana gösteririm. Bundan sonra evde, sınavlara kadar çıkmak yok!
Elifi evde tutmaya çalıştılar ama başaramadılar.
Muratla, gözlerden uzak yerde gizli gizli buluşuyorlardı.
Bir gün, kasabadan biri onları tarlada görünce, Arife söyledi.
Arifle Murat kıskançlıktan boğuştular. İnsanlar gördü. İki yaşlı kadın of çekip izlerken, kalanlar köyün kenarındaki tepeye toplanmıştı.
Sonunda Murat yalnız aşağıya indi. Yürürken sendeledi, zemini boştu Babası tam yetişemedi, ayakkabısını çıkarıp suya atladı.
Elif, ne olur koş! Arifle Murat kavga etti, Murat suya düştü! Diyorlar ki, gitti artık!
Arkadaşı Ayşe nefes nefeseydi.
Elif çiçek suladığı ibriği fırlattı, Ayşeyle koştu. Nehir kenarında kalabalık vardı.
Ambulans çağırdık!
Bitti artık, Arifin başı dertte olacak belki
Elif olay yerine yaklaşınca, araba çoktan gitmişti. Babası Muratı hastaneye götürüyordu.
Elifin bacakları titredi, yere oturdu. Gözü kararıyordu.
İşte bak! Aşkla oynadın! Birini kaybettik, şimdi oğlumu da hapse atacaklar! Arifin annesi başında bağırıp, gözyaşlarını siliyordu.
Hayır, hayır, dedi Elif, başka bir şey diyemedi.
Eve döndü, yatağa yığıldı.
Ne yaptın sen?! Nasıl kıydın bize? diye annesi eve dalıp ona yükleniyordu. Elif dayanamadı. Kadın evden fırlayıp gitti.
Aklı karışan Elif, eşyalarını, evraklarını ve kalan birkaç lirayı toplayıp kasaba yolunu tuttu. Bir saat sonra şehre giden otobüsteydi.
*
Küçük, kasabanın kenarındaki evde kar atıştırırken Elif ve yaşlı kadın içeri girdiler.
Ayaklarım sızlıyor. Bu havada hep böyle, yaşlı kadın kapının yanındaki sıraya oturup botlarını çıkardı.
Ben yardım ederim, dedi Elif, eğildi.
Ellemeyeyim, yoksa tembelliğe alışırım, çürürüm. Hareket lazım. Sende ne kadar kaldı?
Şubatta doğumum var.
Yakında yani Muratın mı? diye direk sordu kadın.
Elif gözünü kaçırmadan, Evet, dedi.
Kesin mi?
Kesin.
Peki. Sana şimdi yatak sererim, yarın duruma bakarız.
Ev küçücük, iki odalıydı. O koku tanıdıktı. Birkaç kez Murat, babaannesinin böreklerini getirmişti Elife.
Uyuyamadan dönerken, birden kocaman sarı kedi yatağa atladı. Karnının yanında boylu boyunca uzandı. Elif itmeyi denedi ama hayvan gitmek bilmedi. Gözlerini kapayıp okey dedi uykuya.
Hamur mayası kokusuyla uyandı sabah.
Marmelatlı mı, lahana böreği mi istersin?
Elma marmelatlı, dedi Elif, karnını tutarak.
Murat adınızı hiç anlatmadı Ben benim işte, herkes babaanne der.
Ben de Elifim, babaanne.
Ben de Haticeyim. Baksana, sana doğumuna az kaldı, haftaya doğurursun.
Nasıl yani? Dört hafta var.
Yok yok, kız evlat isteyince erken gelir.
Nasıl kız?
Kalbim öyle diyor
Gerçekten bir hafta sonra Elifin sancıları başladı. Sabah hastaneye gittiler, öğleye bir kız çocuğu dünyaya geldi.
Sağ ol, Elif, dedi Hatice nine, bebeği kucağında gülerek.
Neden sağ olasın?
Gerçeğin için. Bu Muratın kızı. Onu doğarken de tutmuştum. O sol ayağındaki kısa parmak, bir milyonda bir. Murat da öyleydi. O da çok sevinecek.
Kim o?
Kim olacak, Murat.
Ne, hâlâ hayatta mı?! Elif yatağında dirseklenerek ağlamaya başladı.
Sen bilmiyordun mu? Ya kızım. Sağ, biraz güçsüz, ama sağ.
Hatice nine sarıldı.
Yanına gitmeliyim. Dayanamam, biliyorum yakınlarda bir yerde ve ben burada… O köyde mi?
Elbette köyde, evde. Ama kızını düşün, yeni doğdu. Huysuzlanırsa, sütün çekilir. Biraz dinleneydin. Şimdi biliyorsun, kaçmaz. Artık gitmezsin yanından, dedi Hatice nine, kahkaha atarak.
Elifin gözyaşları dinmedi.
Kısa süre sonra Elif kızını alıp köye döndü. Hatice nine bir ara kayboldu, sonra Muratın babasıyla geldi.
Al bak, bak. Zeynep Muratın kızı! Adı yakıştı mı?
Muratın babası Elife bakmadı, kıza baktı, sonra gülümsedi.
Murata kayıtlarda yazdınız mı?
Elbette. Parmağa bak, Hatice nine minik sol ayak serçe parmağını açtı, gururla gösterdi.
Sağ ol, Elif. Torunum için. Murata haber vermedim, şimdi gidelim?
Hazırım.
Bir de Elif, senin annen baban doğum yaptığını duydu, bende kaldığını, gelip ziyaret edelim mi dediler.
Hayır… Şimdi olmaz.
Bahçe kapısında Elif birkaç kez duraksadı.
Muratın babası önce girip, küçük Zeynepi kucağına aldı, içeri işaret etti.
Elif yavaşça adımlar attı, dizleri titriyordu. Odanın penceresinde Muratı gördü. Yatakta yatıyor, elinde telefonla bir şeye bakıyordu.
Murat
Elini uzattı ona.
O da ona. Beklememişti bu anı; gülümsedi. Elif sevgilisine sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağladı.
Ee baba, buyur, kızını kucakla!
Ne?! Hangi kızı?
Senin kızın, dedi babası gururla. Zeynep Murat Hanım! Nasıl, beğendin mi?
Hatice nineyle Muratın babası mutfağa çekildi. Elif ise Muratın yanına oturup derin bir nefes aldı.
Yaşadığını bilmiyordum, Murat Kimse de anlatmadı. Şimdi gitmem, asla…
Hiç gitme. Çok mutluyum. Ailem yanımda, kızım kollarımda…
Yeni bir hayatları başlamıştı…




