— Mert, biz beş yıldır bekliyoruz. Beş yıl. Doktorlar çocuk sahibi olamayacağımızı söylüyor. Ama şim…

Mustafa, beş yıldır bekliyoruz… Beş yıl. Doktorlar çocuk sahibi olamayacağımızı söyledi. Ama bak…

Mustafa, bak! bahçe kapısında durdum, gözlerime inanamıyordum.

Eşim, dolu balık kovasıyla, sabahın Temmuz serinliğinde eve girdi. Ama bankta gördüğüm şey içimi öyle ısıttı ki, üşüdüğümü unuttum.

Ney var orada? Mustafa kovayı bıraktı, yanıma geldi.

Eski tahta bankta, örgü bir sepet duruyordu. İçinde, solgun bir kundakla sarılmış bir bebek yatıyordu.

Kocaman siyah gözleri bana bakıyordu. Ne korku ne şaşkınlık, yalnızca bakış.

Allah Allah diye fısıldadı Mustafa, kim bırakmış?

Bebeğin ince saçlarını parmağımla okşadım, tepki vermedi, sadece bir kez göz kırptı.

Minik yumruğunda bir kağıt sımsıkı duruyordu. Parmaklarını usulca açtım, notu okudum:

“Lütfen ona yardım edin. Ben yapamıyorum. Affedin.”

Polise haber vermeliyiz, dedi Mustafa kaşlarını çatıp başını kaşırken. Muhtara da bildirelim.

Ama ben bebeği çoktan alıp kucağıma almıştım. Toprak ve yola karışmış bir mis gibi kokuyordu. Tulumu eski ama temizdi.

Zeynep, endişeyle bana baktı Mustafa, sadece alıp sahiplenemeyiz.

Hayır, alabiliriz, dedim kararlılıkla. Mustafa, beş yıldır bekliyoruz. Doktorlar artık olmayacak dedi. Ama şimdi

Ya kanunlar, evraklar Anne baba belki geri gelir, dedi.

Başımı salladım: Gelmeyecekler Biliyorum.

O anda bebek bana genişçe gülümsedi, konuşmaları anlıyor gibi sanki Artık kararım kesindi. Tanıdıklar sayesinde kısa sürede koruyucu aile olduk, işlemleri hallettik. 1993 zordu.

Bir hafta sonra tuhaf bir şey fark ettik. Oğlana, ben ona Efe adını verdim, seslere hiç tepki vermiyordu. Başta dalgın sanmıştık.

Ama komşunun traktörü camın önünden gümbür gümbür geçerken Efe hiç irkilmeyince kalbim sıkıştı.

Mustafa, duymuyor diye fısıldadım, Efeyi eski beşiğe yatırırken, beşik bana yeğenimden kalmıştı.

Eşim uzun süre sobadaki ateşe baktı, sonra iç çekti: Hadi doktorun yolunu tutalım, Kadir Beye gidelim.

Doktor Efeyi muayene etti, ellerini iki yana açtı: Doğuştan ve tam işitme kaybı. Ameliyat imkânsız, maalesef.

Eve dönerken ağladım, Mustafa direksiyonu öyle sıktı ki parmakları bembeyaz oldu. Akşam, Efe uyuyunca dolaptan bir şişe çıkardı.

Mustafa, yapmasan mı dedim.

Hayır, dedi, bir bardak doldurup tek yudumda içerek. Vermeyeceğiz.

Kimi?

Onu. Kimseye vermeyeceğiz, dedi, net biçimde. Kendi başımıza halledeceğiz.

Ama nasıl Nasıl öğreteceğim ona?

Mustafa elini kaldırdı, sözümü böldü.

Gerekirse sen öğrenirsin. Sen öğretmensin. Bir yolunu bulursun.

O gece gözümü hiç kırpmadım. Tavana bakarak düşündüm:

Duymayan bir çocuğu nasıl eğitirsin? Nasıl her şeyi verebilirsin?

Sabaha karşı bir anlayış geldi: Gözleri var, elleri, yüreği Demek ki ihtiyacı olan her şey onda.

Ertesi gün bir defter alıp plan yapmaya başladım. Kitaplar bulmaya çalıştım. Sessizce nasıl öğretebilirim, araştırdım. O andan sonra hayatımız değişti.

Sonbaharda Efe on yaşına bastı. Pencere önünde ayçiçeği çiziyordu. Albümündekiler yalnızca çiçek değil, adeta dans eden varlıklardı.

Mustafa, bak, dedim ona odaya girerken.

Yine sarı rengi seçmiş. Bugün mutlu.

Yıllar içinde Efe ile birbirimizi anlamayı öğrendik. Önce parmak alfabesini, sonra işaret dilini çözdüm.

Mustafa daha yavaş öğrendi ama en önemli kelimeler oğlum, seni seviyorum, gurur bunları çoktan biliyor.

Bizim köyde işitme engelliler için okul yoktu, ben kendim çalıştırdım. Okumayı hızla öğrendi; harf, hece, kelime Saymayı ise daha hızlı.

Ama asıl tutkusu çizmekti. Her şeye çizerdi. Önce buğulu cama parmakla.

Sonra Mustafa ona özel bir tahta yaptı. Sonraları kağıt ve tuvalde boyayla.

Boyaları şehirden, postayla sipariş ediyordum. Hep kendi ihtiyaçlarımdan kısarak Efenin iyi malzemeleri olsun istedim.

Senin dilsiz yine bir şeyler karalıyor mu? dedi komşu Hüseyin, bahçe telinden. Ne yararı var ki?

Mustafa bahçede eğilmişken kafasını kaldırdı:

Hüseyin sen ne yapıyorsun faydalı olarak? Dedikodudan başka?

Köylüler anlamıyordu bizi. Efeyi dalga geçtiler, adını kötü söylediler. Özellikle çocuklar.

Bir gün eve yırtık gömlek ve yanağında bir çizikle geldi. El hareketiyle kimin yaptığını gösterdi Muhtarın oğlu Kerim.

Yarasını temizlerken ağladım. Efe elleriyle gözyaşlarımı sildi, gülümsedi: Üzülme, geçti.

O akşam Mustafa çıktı gitti. Geç döndü, bir şey demedi, ama gözü mordu. O günden sonra kimse Efeye bulaşamadı.

Ergenliğinde çizimleri bambaşka oldu. Kendine özgü bir tarz sanki başka bir dünyanın görüntüleri.

Sessizliği anlatan resimlerine bakan herkesin içini titreten bir derinlik vardı. Evin her duvarında eserleri asılıydı.

Bir sabah ilçeden denetleme komisyonu geldi. Evde eğitim nasıl gidiyor diye bakmaya. Yaşlı bir kadın girdi, duvarlardaki resimleri görünce dona kaldı.

Bunları kim çizdi? diye fısıldadı.

Oğlum, dedim gururla.

Bunu uzmanlara göstermelisiniz, dedi gözlüğünü çıkarırken. Oğlunuzda büyük bir yetenek var.

Ama korkuyorduk. Köyün dışı Efe için devasa ve ürkütücüydü. Orada nasıl davranacaktı, işaret dili yetmeyecekti?

Hadi, dedim, ona eşyalarını hazırlarken. Sanatçılar fuarı var ilçede. Resimlerini göstermelisin.

Efe artık on yedi yaşındaydı. Boylu poslu, ince parmaklı, keskin bakan gözleriyle her şeyi gören bir çocuk. İsteksizce başını salladı, bana itiraz etmenin boş olduğunu biliyordu.

Fuarda çizimleri en dip köşede sergileniyordu. Beş küçük tablo tarlalar, kuşlar, güneşi tutan eller İnsanlar bakıp geçiyor, kimse durmuyordu.

Sonra o çıktı saçları gri, dik duruşlu, sert bakışlı bir kadın. Uzun süre resimlere baktı, hiç kıpırdamadan Sonra bana döndü:

Bunlar sizin mi?

Oğlumun, dedim, yanımda sessizce bekleyen Efeye bakarak.

Duymuyor mu? dedi, işaretlerle konuştuğumuzu görerek.

Evet, doğuştan, dedim.

Kadın başını salladı:

Benim adım Nevin Hanım. Ankaradaki sanat galerisi temsilcisiyim. Şu tablo nefesini tutarak günbatımı resmi olan minik tabloyu inceledi. Sanatçılar yıllarca bunu bulmaya çalışır. Satın almak istiyorum.

Efe dondu, yüzüme baktı, kadının sözlerini el hareketleriyle aktarmaya çalıştım. Parmakları titredi, gözlerinde şüphe belirdi.

Satmaya niyetiniz yok mu? dedi kadın, uzman ciddiyetiyle.

Hiç diyebildim, yanaklarım yandı. Düşünmedik hiç. Oğlumun ruhu, onun tuvali.

Kadın, deri cüzdanından pazarlık etmeden, Mustafanın marangozhanede yarım yılda kazandığı kadar Türk Lirasını saydı.

Bir hafta sonra yine geldi. Elinde ikinci tablo sabah güneşi tutan eller.

Sonbahar ortasında postacı bir zarf getirdi.

Oğlunuzun eserlerinde nadir bir içtenlik var. Sessizliğin derinliğini anlıyor. Gerçek sanat koleksiyoncuları bugün tam bunu arıyor.

Başkent, gri sokakları ve soğuk yüzleriyle karşıladı bizi. Galeri, eski bir binanın köşesindeki minicik bir salona benziyordu. Ama her gün dikkatli bakan insanlar geliyordu.

Tabloları inceleyip renkleri, kurguyu tartışıyorlardı. Efe uzaktan izliyor, dudak hareketlerini, el işaretlerini gözlüyordu.

Sesleri duyamasa da, yüz ifadeleri her şeyi anlatıyordu: Bir şey olup bitiyor, özel bir şey.

Sonra burslar, yurtdışı eğitimler, dergilerde yazılar gelmeye başladı. Ona Sessizliğin Ressamı adını verdiler. Eserleri, kelimesiz ruh çığlığı gibi, bakana işliyordu.

Üç yıl geçti. Mustafa göz yaşını tutamadı, oğlumuzu kişisel sergiye uğurlarken. Ben gülümsedim ama içim uğuldayarak.

Oğlum artık yetişkin. Onsuz Fakat sonra döndü. Bir gün elinde bir demet kır çiçeğiyle kapıda belirdi. Sarıldı, ellerimizden tutup köyde herkesin meraklı bakışları arasında en uzak tarlaya götürdü.

Orada bir ev vardı. Yepyeni, bembeyaz, balkonu ve kocaman pencereleri olan. Uzun zamandır köyde kim kimdir diye sorulurken bu büyük eve sahip olanı kimse bilmiyordu.

Nedir bu? diye fısıldadım, gözlerime inanamayarak.

Efe gülümsedi, anahtarı uzattı. İçeride geniş salonlar, atölye, kitaplıklar, yeni mobilyalar

Oğlum, Mustafa şaşkınlıkla dolaştı, bu senin evin mi?

Efe başını salladı ve elleriyle işaret etti: Bizim. Hem sizin hem benim.

Sonra bahçeye çıkarıp evin duvarında kocaman bir tablo gösterdi: Kapı önü, mutlu bir kadın kucağında çocukla, üstünde el işaretiyle bir yazı: Teşekkürler anne. Donup kaldım, gözyaşım yanaklarıma süzüldü, silemedim.

Her zaman duygularını saklayan Mustafa, o an ileri fırlayıp Efeyi öyle bir sarıldı ki, neredeyse nefesi kesildi oğlumun.

Efe de aynı şekilde sarıldı, sonra bana da elini uzattı. Üçümüz, yeni evin önünde, tarlada ayakta durduk.

Şimdi Efenin resimleri dünyanın en iyi galerilerinde sergileniyor. İl merkezinde işitme engelli çocuklar için bir okul açtı, projelere destek oluyor.

Köy onunla gurur duyuyor kalbiyle duyan Efemiz. Biz de Mustafa ile o beyaz evde yaşıyoruz. Her sabah balkonda, bir çay ile, duvardaki tabloya bakıyorum.

Bazen aklıma geliyor ya o Temmuz sabahı dışarı çıkmasaydım? Onu görmeseydim? Korkup kaçsaydım?

Efe artık şehirde büyük bir dairede yaşıyor ama her hafta sonu eve gelir. Sarılır bana, tüm kaygılarımı siler.

Asla sesimi duymayacak. Ama her kelimemi biliyor.

Müziği duyamaz belki, ama kendi müziğini yaratıyor renklerle, çizgilerle. Ve onun tebessümünü her gördüğümde, anlıyorum ki; bazen hayatın en kıymetli anları tam sessizlikte yaşanıyor.

Beğeni bırakmayı ve düşüncelerinizi yazmayı unutmayın!

Rate article
Lifequest
— Mert, biz beş yıldır bekliyoruz. Beş yıl. Doktorlar çocuk sahibi olamayacağımızı söylüyor. Ama şim…