İstenmeyen İzler: Marina, düğünü iptal etti çünkü İlya’nın çoraplarının kokusuna ömür boyu dayanamay…

Hoş Olmayan Bir Tat

Her şey bitti, bizim bir düğünümüz olmayacak! diye haykırdı Selma.

Bir dakika, ne oldu şimdi? şaşkınlıkla sordu Baran, her şey yolundaydı!

Yolunda mıydı? acı bir tebessümle cevapladı Selma, evet, normal Sadece, birkaç saniye susup doğru cümleyi aradı, sonunda içindeki gerçeği söyledi, senin çorapların kokuyor! Tüm hayatımı o kokuyla geçirmeye hazır değilim!

Gerçekten böyle mi söyledin? dedi Selmanın annesi, kızının evlilik başvurusunu geri çekeceğini duyunca, inanılmaz!

Neden? omuz silkti Selma, sonuçta bu doğru. Bir de bana fark etmediğini söyleme.

Tabii ki fark ettim, utandı annesi, ama bu çok aşağılayıcı. Onu sevdiğini sanıyordum. Baran fena bir çocuk değil. Çorap meselesi halledilir.

Nasıl halledilecek? Ayağını yıkamayı mı öğreteceğim? Çorabı değiştirtmek? Deodorant kullandırmak? Anne! Duyduklarına inanıyor musun? Ben evlenmeye hazırlanıyordum! Bir adamın ardında durmak için, büyümüş bir oğlanı evlat edinmek için değil!

O zaman neden bu kadar ilerlettin? Neden başvuru yaptın?

Hep senin yüzünden, anneciğim! Baran iyi, efendi çocuk. Ben çok beğeniyorum senin lafların bunlar! Bir de: Yirmi yedi oldun. Artık evlen, torun sahibi olayım. Niye susuyorsun? Değil mi?

Ama Selmacığım, kararını vermiş gibiydin. Aranızda ciddi bir şey var sanıyordum, diye karşılık verdi annesi, ama şimdi anladım, güzel düşündün ve doğru karar verdin. Sadece kızım, şu çorapları kokuyor kısmı biraz fazla olmuş. Sana hiç benzemiyor.

Özellikle öyle söyledim anne. Anlasın diye. Geri dönüşü olmasın istedim

***

Baran ilk zamanlarda Selmaya komik ve biraz sakar gelmişti. Hep aynı kot pantolonu ve tişörtü giyerdi. Picassodan bahsetmezdi ama eski filmler hakkında saatlerce konuşabilirdi. O anlarda gözleri ışıl ışıldı.

Onun yanında her şey daha kolaydı, sakin bir huzur vardı.

Tam da bu huzur, zor aşk hikâyelerinden ve doğru kişiyi aramaktan yorulmuş Selmanın gönlünü çekmişti.

İki ay boyunca sinema ve kafelere gittiler, Baran utana sıkıla bir gün sordu:

Benim eve gelsene, sana mantı yaparım. Ellerimle açtım!

Bu davet öyle sıcak, öyle samimi geldi ki Selmanın kalbi kıpırdadı. Bir de ellerimle yaptım demesi tam anlamıyla vurucu oldu.

Sonunda kabul etti

***

Baranın evine girince Selmanın içi hoşlanmadı.

Ev pis değildi ama karmaşa, zevksizlik, ilgisizlik hakimdi. Duvarlarda boya yok, eski yıpranmış bir kanepe, yastık yerine rulo bir minder. Yerde kutular, kitaplar, eski dergiler Tam ortada bir çift spor ayakkabı. Havası kapalı, tozlu, bayat bir kokusu vardı.

Odanın hali gitmeye hazırlanan ama bir türlü gidemeyen birinin evi gibiydi.

Nasıl buldun kalemi? dedi Baran, ellerini açtı, hiç mahcup değildi. Kendisiyle gururluydu ve etrafındaki hiçbir şeyi garip bulmuyordu.

Selma, Baranı kırmak istemediği için gülümsemeye çalıştı, onu seviyordu ve tartışmak istemiyordu.

Mutfağa geçtiler. Orası daha da beterdi: üstü tozlu masa, lavaboda kirli tabaklar, çay fincanları kararmış. Ocakta eski bir tencere. Selmanın gözü kettlea takıldı.

Acaba bu aslen ne renk? diye düşündü içinden.

Morali bozuldu.

Baran neşeyle bir şeyler anlatıyordu, Selma onu dinliyormuş gibi yaptı. Fakat önüne mantı getirdiğinde kesinlikle yemeyeceğini, diyette olduğunu söyledi

O mutfakta kendi elleriyle yapılmış bir şey yemek, Selma’nın istediği en son şeydi.

Evine döndükten sonra kafasında Baranın evini düşündü.

Başta karşılaştıkları önemsiz şeyler gibi görünüyordu. Genç adam yalnız yaşıyor, biraz dağınık, olabilir.

Ama bu düzensizliğin ardında Selma bambaşka bir şey görmüştü: Nasıl böyle yaşanabilir? Sorun tabak yıkamak değildi; onun için böylesi hayat olağandı!

Kötü bir tat kaldı aklında

***

Sonra Baran Selmaya geldi. Resmen evlenme teklif etti. Bir yüzük hediye etti. İkisi birlikte evlilik başvurusu yaptı. Aileler düğün hazırlıklarına başladı.

Gelin olmak güzeldi tabii. Ama Selma yalnız başına kaldığında, Baranın kendisi için gösterdiği tüm çabaları, elleriyle yaptığı mantıyı, anlattığı esprileri düşününce yine gözünün önünde o kettleın rengi beliriyordu!

Ve bunun sadece bir kettle olmadığını anlıyordu Selma. Baranın hayata, düzene, kendine ve muhtemelen ona olan tavrıydı bu.

Bazen hayaliyle bir sabahı canlandırdı; ürktü.

Gün doğacak, mutfağa gidip masada çay artığını, ekmek kırıntılarını bulacak. Sevgilim, bunları toplar mısın? diyecek. O ise aynı o evdeki gibi şaşkın bakacak. Ne demek istediğini anlamayacak. Kavga etmeyecek, bağırmayacak. Sadece anlamayacak. Her gün Selma tekrar tekrar açıklamak, toplamak, hatırlatmak zorunda kalacak. Ve her defasında hiç görmediği minicik sızılarla sevgisi yavaş yavaş solacak.

Oysa annesi ne kadar mutluydu kızının evleneceği için.

***

Evlenmek…

Baranla birlikteyken hissettiği sıcaklık ve huzur, yerini ağır bir kaygıya bırakmıştı.

Selmacığım, son zamanlarda Baran her gün soruyordu gözlerinde endişeyle, Aramız iyi mi? Birbirimizi seviyoruz değil mi?

Elbette, derken Selma içinin bir yerinde bir şeyin kırıldığını hissediyordu.

Nihayet dayanamayıp yakın arkadaşı Güle açıldı, tüm endişelerini anlattı.

Ne var bunda? şaşkınlıkla dedi Gül. Tozmuş, kettlemış Benim kocam mutfağın içinde tank bıraksa fark etmez. Erkekler böyle şeyleri görmez ki!

İşte! Görmezler, fısıldadı Selma. Hiçbir zaman görmeyecek. Ama ben her zaman göreceğim! Bir ömür! Ve bu beni yavaşça öldürecek!

***

Hayır, Baranı suçlamıyordu. O yalan da söylememişti Selmaya. Gerçekten samimiydi. Sadece başka bir dünyada yaşıyordu. O dünyada kirli tabak normaldi. Oysa Selma için bu, bambaşka bir anlam taşıyordu: Tamamen bir ilgisizlik ve anlamamazlık.

Mesele temizlik değildi tek başına. Dünyaya bakışları apayrıydı. Selma’nın kafasında oluşan çatlak, gün geçtikçe iki dünya arasındaki uçuruma dönüşecekti.

O yüzden şimdi bitirmek lazımdı. İleride, uçurumun en dibinde geç kalmış olmaktansa

Sadece doğru zamanı bekliyordu.

***

Bir gün Selma ve Baran bir davete çağrıldılar.

Geldiler, antrede ayakkabılarını çıkardılar

Odadan içeri girdiler

Tuhaf, ağır bir koku onları takip etti.

Selma önce anlamadı, ama neyin nereden geldiğini, herkesin de bunu duyduğunu fark edince yerin dibine geçmek istedi. Hiç konuşmadan antreye kaçtı, aceleyle üstünü giydi ve çıktı.

Baran peşinden koştu. Yakaldı, kolundan tuttu. Selma döndü ve öfkeyle, neredeyse nefretle bağırdı:

Hepsi bu kadar! Bizim düğün falan yok!

***

Gerçekten bir düğün olmadı.

Selma doğru yaptığını düşünüyordu ve pişman değildi.

Baran ise…

Bugün hâlâ anlamaz: Neydi ki mesele? Çorap kokusu işte! Gerekirse hiç giymeyebilirdiSonraki haftalarda Selma dalgınlaştı. Bir sabah, kahvaltısını hazırlarken elini kettleın üzerine koydu, parmağı tozda iz yaptı. O an, kendi yalnızlığını kokusuz, berrak bir hava gibi hissederek gülümsedi.

Bir akşam, evde tek başına otururken telefonuna bir mesaj geldi: Barandan bir fotoğraf. Yeni çoraplar, bir temizlik deterjanı, gülümseyen bir emoji. Altında kısa bir not:

Alışkanlıklar kolay değişmiyor, ama deniyorum. Senin için değil, kendim için.

Selma uzun uzun baktı. İçinde hafif bir hüzünle karışık sevinç oluştu. Hayatın küçük detaylarında saklı kalan o farkı kavradı. Bir insanı değiştirmek, onu kurtarmak yerine, birlikte huzurlu bir hayat kurabilmek.

Sonra telefonu kapattı, pencereyi açtı, temiz bir hava soludu. Baran ile paylaştığı anları, elleriyle açtığı mantıyı, sinemada birlikte güldükleri o günü hatırlayarak, kendi yalnızlığının kokusuz ve tertemiz olduğunu hissetti.

O akşam, mutfak lambasının altında kendi huzuruna şükretti. Annesinin kızım bir gün mutlu olacak dileği, belki de başka bir tür mutluluğa dönüşmüştü: Kendi düzeninde, kendi içinde, eksiksiz ve dingin.

Çorapların kokusu, sevginin değil, hayatın ayrıntısıydı. Ve Selma artık biliyordu; bazı tatlar, ayrılıkta bile insanı gülümsetebiliyor.

Rate article
Lifequest
İstenmeyen İzler: Marina, düğünü iptal etti çünkü İlya’nın çoraplarının kokusuna ömür boyu dayanamay…