Anne, ya niye nazlanıyorsun sanki çocuğuzmuşsun gibi? Biz senden tren vagonu indirmeni istemiyoruz, sadece torunlarla ilgilenmeni rica ediyoruz. Üç ay dediğin nedir ki, göz açıp kapayınca geçer. Hem hava temiz, yazlıkta salatalık, domates. Şehirde çocuklar perişan, asfalt buhar olup uçuyor, sende ise cennet var. Biletleri aldık, otelimizi ayarladık. Şimdi vazgeçmek hiç olur mu?
Fatma Hanım, oğluna bakarken elindeki çayı küçük bir kaşıkla karıştırıyordu. Çayın üstündeki yapraklar bir araya gelip hoş desenler oluşturmuştu adeta fırtına öncesi bulutlar. Onun huzurlu mutfağında henüz beş dakika önce mis gibi vanilyalı kurabiye ve sükunet kokuyordu, şimdi ise hüzün ve öfke.
Karşısında oturan, tek evladı olan Cem, otuz beş yaşında, şakaklarında hafif aklar, bileğinde ultra havalı akıllı saat ve suratında “Playstationı almadınız, bana haksızlık!” ifadesiyle, fiziksel olarak büyümüş bir ergen gibi duruyordu. Yanında ise eşi Didem var, dudaklarını büzüp telefonda acıklı şekilde Instagrama bakıyor, bu sohbet ona dişçi koltuğu kadar zevkli geliyordu.
Cem, dedi Fatma Hanım, sesi sakin ama kararlı, kaşığı tabağa bırakıp. Sessizliği metalin porselene çarpması bozdu. Nazlanmıyorum. Sadece planlarımı söylüyorum. Bu yaz çocukları tüm yaz boyunca almam; yorgunum, tansiyonum bahardan beri fırlıyor, doktor dinlenmemi istiyor. Haziranda Ayvalıkta bir termal otelde yer ayırttım. Sonra biraz kendime zaman ayırmak istiyorum; güllerime bakacağım, kitap okuyacağım, uzun uzun uyuyacağım.
Didem bir anda ekrandan ayrılıp kayınvalidesine öfkeli bir bakış attı.
Kendine mi? Fatma Hanım cidden mi? Torunlar insanın neşesi! İnsanlar hayal ediyor torun büyütmeyi, siz gül. Çocukların gelişimi, bakımı, ilgiye ihtiyacı var. Hem tatil haftasına bir hafta kala önümüze böyle bir şey koyuyorsunuz. Biz Bodruma gidiyoruz, evlilik yıldönümümüz, üç yıldır ilk kez baş başa tatile çıkacağız!
Didem, martta size söyledim, Fatma Hanım içindeki kırgınlığı zar zor gizleyerek. Dedim ki; bu yaz bana güvenmeyin, çocukları düzenli bana bırakmayın. O zaman başınızı salladınız, gülümsediniz. Şimdi ise ilk defa duymuş gibi davranıyorsunuz.
Anne, ne söylediğin önemli değil, diye elini salladı Cem. Biz senin uçucu bir ruh halidir sandık. Sonuçta yazlıkta yalnız mı oturacaksın, çocuklarla mı? Artık büyüdüler, Selim sekiz, Kaan altı yaşında; kendi kendine yeten çocuklar.
Fatma Hanım acı bir gülümseme ile. “Kendi kendine yeten çocuklar”, geçen yıl daha ilk haftada sera camları kırılmış, telefonu su variline batmış ve komşunun tavuklarını öyle korkutmuşlar ki, hayvanlar yumurtlamayı bırakmıştı. Üstelik gözlerini onlardan ayırmıyordu. Akşamları yorgunluktan bitap düşüp, kalp ilacı içerken kendi kendine yeten çocuklar gece üçte pancake, masal ve su istiyordu.
Çok fark var, oğlum. Ben onları seviyorum, hem de çok. Ama sağlığım artık onlara yirmi dört saat bakıcı olmama izin vermiyor. Hafta sonları alabilirim, ara sıra. Ama üç ay boyunca? Bu işkence, Cem. Ben de altmış iki yaşındayım.
İşte tam da o yüzden! Didem birden tartışmaya girişti. Altmış iki! Yaşa göre artık huzur, ailenin sıcaklığı, kendini dinleme zamanı. Fatma Hanım, çok bencilce davranıyorsunuz. Biz size güvenmiştik. Size geçen yıl kaçak tencere, robot hediye ettik, ilgilendik. Siz bize adeta ihanet.
Kaçak tencere mi? Fatma Hanım kaşını şaşkınlıkla kaldırdı. Hani şu hiç kullanmadığım, çünkü mutfakta ocakta pişirmeyi sevdiğim tencere? Teşekkür ederim tabii. Ama hediyeler, hizmet karşılığı fatura gibi mi veriliyor artık?
Didem kızarıp Cemi dizine dirsekle dürttü. Cem burun ucunu kaşıyıp, hiç beklenmeyen bir laf patlattı Fatma Hanımın içi buz kesti.
Anne, şimdi bak… Biz Didemle konuştuk. Son zamanlarda bir… değişik oldun. Unutkan, sinirli. Şimdi, aileye yardım etmeyi reddediyorsun. Belki yaşla alakalıdır? Dementia filan başlıyor?
Ne? Fatma Hanım boğazında düğüm hissetti.
Ne bileyim, dedi Cem. Yaşlıların gerçekliği kaybetmesi normal. Madem çocuklara bakamıyorsun, yakında kendine de bakamayacaksın demektir. Ev büyük, gaz, su… riskli. Biz düşündük… Güzel bakım evleri var, özel. Doktor, sohbet, beş öğün yemek. Belki orada daha huzurlu olursun? Evi kiralarız, parasıyla da bakım masrafını öderiz. Biz de biraz rahat nefes alırız, krediler zor.
Mutfakta çıt çıkmıyordu. Dışarıda, açık pencereden geçen tramvayın sesi, duvardaki merhum eşin hediyesi saat tüm bunlar… Fatma Hanım oğluna bakıyor; o eski oğlan gitmiş. Hani şu pantolonunu yamaladığı çocuk, hani dershaneye göndermek için kendinden ödün veren genç. Şimdi karşısında hesap kitap adamı var annesinden yaşlılar huzurevine göndermekle tehdit ediyor.
Bana… beni huzurevine mi yollamak istiyorsun? diye fısıldadı.
Niye öyle diyorsun? Didem yüzünü buruşturdu. Adı güzel yaşlılık sağlamak. Kendin diyorsun ya: tansiyon, yorgunluk. Doktor yanında. Bir şey olsa mesela, kriz geçirdin, yalnızsın. Biz Bodrumda, kim sorumlu? Biz. Ama bakım evinde huzur olur.
Seçenek şu mu: üç ay torunlara bak ya da siz beni işlevsiz ilan edip, huzurevine kilitlersiniz? Fatma Hanım birden doğruldu, sırtı dimdik oldu.
Anne, abartma, Cem gözlerinde utanç ve kararlılık karıştırırken. Yardım lazım. Eğer aileye yardım etmiyorsan, o zaman koca üç odalı evde neden yalnız oturuyorsun ki? Çocuklara dar geliyor, bize dar geliyor, sen burada kraliçelik yapıyorsun. Bu bir tehdit değil, anne. Hayatın mantığı.
Fatma Hanım, ağır ağır masadan kalktı. Pencereye yürüdü. Bahçede erguvan açmıştı. Hayat normaldi.
Çıkın, dedi, arkasına dönmeden.
Anne, konuşmadık daha…
Çıkın! dedi, sesi kırbaç gibi sert. Dışarı. İkiniz de.
Cem ve Didem göz göze geldi. Cem bir şey demek istedi ama annesinin bembeyaz olmuş dudaklarını görünce vazgeçti.
Düşün anne, dedi kapıya yürürken. Bir hafta bekliyoruz. Sonra başka yollar bakarız. Biletler gidiyor.
Kapı kapandı. Fatma Hanım sandalyeye çöküp ellerini yüzüne kapattı. Ağlamadı. Sadece kuru, gıdıklayan bir korku ve dev bir hayal kırıklığı vardı.
O gece uyuyamadı. Tavana baka baka, oğlunun sözlerini tekrarladı: Bakım evi, garip, tehlikeli. Yasaları biliyordu; aklı yerindeyken kendisini kimse zorla huzurevine sokamazdı. Ama niyet Oğlunun sırf ev ve tatili kurtarmak için annesinin akıl sağlığını bahane etmesi, onu öldürdü.
Sabah, sert bir kahve içti, en iyi takımını giydi, ruj sürdü ve dışarı çıktı. Yol ne eczaneye, ne markete; eski arkadaş Emine Hanımın noterin muavinliğine gitti.
Emine, bana danışmanlık lazım, dedi. Belki belgelerle ilgili işlem de yapabilirim.
İki saat sonra, hafif bir yürek ve evrak dolu dosya ile dışarı çıktı. Ardından turizm seyahati acentesine uğradı. Son olarak hastanede, psikiyatriye gidip, resmî akli melekeleri yerinde, sağlıklı ve sosyal fonksiyonları tamdır belgesini aldı. Genç doktor şaşırdı ama belgeyi verdi, hafıza ve akıl açıklığını övdü.
Akşam Cem aradı, Didem mesaj yağdırdı. Anne, aç artık telefonu! Anlaşalım!dan tut, Çam ormanında harika bakım evi bulduk, bir kez gitsek? kadar. Fatma Hanım sessizi açmadı.
Valizini topladı. Eski, yıpranmış yazlık valiz değil, üç yıl önce indirimden aldığı tekerlekli yepyeni bavulunu. Zarif elbiselerini, şapkalarını, mayosunu özenle yerleştirdi.
Üç gün sonra, cumartesi sabahı birileri kapıyı çaldı inatla ve biraz aceleyle. Fatma Hanım gözlük deliklerinden baktı; Cem, Didem ve iki çocuk ellerinde çanta. Selim ve Kaan mutlu, Didem dertli.
Fatma Hanım kapıyı açtı. Yolculuk kıyafetinde krem pantolon, bluz, ipek fular. Yanında bavul.
Aa, babaanne valiz hazırlamış! dedi Selim. Yazlığa gidiyoruz!
Cem kapıda dondu, annesini süzdü.
Anne, nereye gidiyorsun? Biz çocukları getirdik. Bu gece uçuşumuz var. Unuttun mu?
Unutmadım Cem, dedi Fatma Hanım sükûnetle. Ayvalıka gidiyorum, iki saate trenim var. Taksi aşağıda bekliyor.
Ayvalık mı?! Didem çığlık attı. Peki çocuklar? Napıcaz?!
Onlar sizin çocuklarınız Didem. Siz halledersiniz. Size Türkçe söyledim: meşgulüm.
Yani bile bile mi yapıyorsun?! Cemin suratı kızardı. Bakım evi dedik, onu mu istiyorsun?!
Tam olarak neyi? Fatma Hanım çantasından bir belge çıkardı. Psikiyatri raporu. Al, oku. Resmi rapor. Tümüyle sağlıklı, dimdik, hiçbir demans yok. Herhangi bir işlevsiz ilanınıza mahkemede dolandırıcılık ve hakaret olarak bakılır. Avukata danıştım.
Cem belgeyi baktı, elleri düştü.
Anne, biz sadece korkutmak istemiştik. Kabul edesin diye.
Güzel taktik, oğlum. Nazi gibi. Anneden tasarruf için huzureviyle tehdit.
Ama biletlerimiz! Otel! Para yanıyor! Didem gözlerinde Bodrum tatile elveda yazısı.
Seçenekleriniz var, dedi Fatma Hanım serinlikle. Biriniz çocuklarla kalır, ya dadı tutarsınız, ya da onları tatile götürürsünüz.
Tatile mi?! Çocuklarla?! Dinlenmek mi bu!? Didem şaşkın.
Benim için yazlıkta üç ay çocukla dinlenmek mi? dedi Fatma Hanım. Dediğim gibi. Yazlığın anahtarını vermiyorum. Gül bahçesi kurdum, sulama sistemi kurdum. Biliyorum sizi, mahvedersiniz, kurutursunuz. Yazlık kapalı. Komşu bakacak.
Sen… sen canavar gibi bir şeysin, Didem fısıldadı. Kendi kanın, ama
Ama kendini sayan bir insanım, diye tamamladı Fatma Hanım. Bir de, vasiyetnameyi değiştirdim.
Bu laf bomba gibi patladı. Cem rengi attı.
Kime?
Şimdilik kimseye. Ya devlet alır, ya sokaktaki kedilere bağışlarım, ya da belki Ayvalıkta biriyle evlenirim. Termal otelde kıymetli amcalar çıkıyormuş.
Bavulu aldı, kapıya itti, Cem ve Didem kenara kaydı. Çocuklar, büyüklerin kavgasından korkup biraz da hayranlıkla baktı.
Babaanne, bize magnet getirir misin? Kaan korkarak sordu.
Fatma Hanım durdu. Yüreği burkuldu. Çocukların suçu yok onlara sarıldı.
Getiririm kuzum. Bal da getiririm. Anne-babaya iyi davranın, şimdi işleri zor. Büyümek zor zanaat.
Doğruldu, oğlunu süzdü.
Görüşmek üzere. Üç hafta sonra döneceğim. Umarım o gün aklınıza gelir ki ben sizin annenizim, metrekareye eklenen ek fonksiyon değilim. Kapıyı siz kapatın, anahtarınız var.
Asansöre bindi. Kapılar kapandı, zavallı ve öfkeli suratları geride bıraktı. Takside bir damla gözyaşı döktü, ama sadece bir damla. Önünde Ayvalık, termal otel, park gezileri ve en önemlisi: öz-gürlük.
Yaz harikaydı. Fatma Hanım yürüyüş yaptı, sıcak sular, gül bahçesi, Edirneden gelen bir hanım ve her zaman ilgisini çeken emekli bir subay ile tanıştı. Telefonu sadece akşamları açtı; önce Cemden kızgın mesajlar, sonra Çocuk bakıcı bulduk, pahalı, maddi yardım? talepleri, Fatma Hanım ise kısa yanıt verdi: Emekli maaşı termal otel de pahalı, siz halledin.
İki hafta sonra, Anne, iyi misin, tansiyon nasıl? mesajları geldi. Kaan seni çizdi, özledi.
Döndüğünde, beş yaş gençleşmiş, bronzlu ve kilo vermiş halde, ev pırıl pırıl. Buzdolabında pasta var.
Akşam Cem geldi, tek başına. Yorgun ve mahcup. Bu kez aynı mutfakta, ayakta kaldı.
Anne, affet bizi, dedi boğuk sesle. Ters gittik. Çok alışmışız, sen hep tamam diyorsun. Didem Bodruma kafayı takınca, işte de yoğunluk, kontrollü kaos oldu.
Fatma Hanım çay koydu, en sevdiği fincana.
Evet Cem, dengeyi kaybettiniz. Bulmak iyi oldu. Didem nerede?
Evde, utanıyor. Senin ciddi ciddi yazlığa gideceğine inanmadı. Blöf sanıyordu. Gerçi tatil de yalan oldu, çocuklarla evde kaldık. İçten içe komikti. Zor, ama parka gittik, bisiklet sürdük, Selime yüzmeyi öğrettim.
Görüyor musun, gülümsedi Fatma Hanım. Baba olmak işte iş. İşkence dediniz; çocuk büyütmek de çalışmak.
Anne, vasiyeti cidden değiştirdin mi yoksa korkutmak için mi söyledin?
Fatma Hanım çayını yudumlayıp göz kırptı.
Orası, oğlum, benim küçük sırrım. Ara sıra annene nasılsın?, çay içer misin? diye de aramanız için.
Cem güldü, başını salladı.
Haklısın. Hak ettik.
O günden sonra iki yıl geçti. Fatma Hanım yazları artık torunları tüm sezona almıyor, temmuzda iki hafta isterse. Çocuklar huzurevi lafını ağzına almıyor. Cem yakın zamanda banyoya destek barı ve iyi bir tansiyon aleti aldı. Didem tatlı-sert, ama bayramlarda arayıp fide alımı için danışıyor.
İlişkiler değişti. O eski, anne fonksiyonu sıcaklığı bitti, yerini mesafeli ama saygılı ilişki aldı. Ve Fatma Hanım anladı ki; kendini sevdirmek, kullanışlı anne olmaktan bin kat daha değerli.
Çocuklarınızı sevin, evet; ama kendinizi feda edeceğiniz kadar değil. Mutlu bir yaşlılığa hakkınız var, kimse elinizden alamaz.
Kanalı takip edin, beğenin, yorumlarda yazın: siz olsaydınız, ne yapardınız?



