TEK AŞIĞIN HİKÂYESİ Karısının cenaze gününde Fikret’in gözünden tek damla yaş süzülmedi. – Bak gör…

TEK SEVGİLİ

Eşimin cenazesinde bir damla gözyaşı dökmedim. Mahalleli hemen arkamdan konuşmaya başladı. Havva, komşusu Fadimeye fısıldıyordu: “Bak, söylemiştim sana, Seyit hiç sevmemiş Yeteri…” Fadime cevapladı: “Sus hele, şimdi bunun ne önemi var. Çocuklar yetim kaldı, bu babayla ne olacaklar?” Havva ise ısrarlıydı: “Bak demedi deme, kesin Haticeyle evlenecek.” Fadime şaşırmıştı: “Niye Haticeyle? Ne var onda? Seyitin asıl sevdası Gülizardı, unuttun mu samanlıklarda gezmelerini? Hatice yakıştırmaz kendini ona, ailesi var, çoktan unuttu Seyiti bence.” “Sen öyle san,” diyen Havva, sözünü sürdürdü: “Haticenin kocası kerli ferli adam, neden Seyitin çocuklarına baksın? Ama Gülizar, kocası İsmaille arası bozuk, bak gör onlar yeniden başlar…”

Yeteri toprağa verdik. Çocuklar, Yaman ve Sultan, sekiz yaşına yeni girmişti. Yeter, Seyitle büyük bir aşkla evlenmişti. Ama Seyit onu hiç sevdi mi? Bunu Yeter de, köylüler de bilmiyordu. Herkes, Yeter hamile kalınca Seyitin evlenmeye mecbur kaldığını konuşurdu. Asuman erken doğmuştu, pek yaşamadı; sonra da Yeterle Seyitin çocuğu olmamıştı uzun süre.

Seyit hep içine kapanıktı, pek konuşmazdı. Adını köyde “Köroğlu” koymuşlardı. Ne sıcak ne samimi… Yeter buna alışıp kabullenmişti. Yine de Allah ona acıdı belki, duaları kabul oldu, birden iki çocuk birden verdi: Yaman ve Sultan. Yaman annesine çekti, sıcacık yürekli, Sultan ise babasına benziyordu, taş duvar gibi. Sultandan tek kelime almak zor, duygularını içine gömer. Babasına daha yakındı, ne de olsa ruhları birbirine benzerdi.

Seyit, marangozhanede uğraşırken Sultan yanından ayrılmaz, yaşamın püf noktalarını ondan dinlerdi. Yaman ise anneyle meşguldü; bir odayı siler, el kadar kovasıyla kuyu suyu taşır, annesine ne yardım gerekse koşardı. Yeter çocuklarını çok severdi ama Sultanı bir türlü anlayamazdı. Yaman ise yüreğine bambaşka dokunurdu.

Can çekişirken Yeter, Yamana son sözlerini söyledi: “Oğlum, ben yakında göçüp gideceğim. Sen ailenin büyüğü olacaksın. Kız kardeşine sahip çık, asla ezdirme. O kız çocuğu, senden daha savunmasız. Korumak senin görevin…”

“Peki, baba bizi koruyacak mı?” diye sordu Yaman.

“Ne bileyim oğlum, hayat neler gösterecek…” dedi Yeter hüzünle.

“O zaman sen ölme anne, biz sensiz ne yaparız?” dedi Yaman gözyaşlarıyla.

“Keşke elimden gelseydi oğlum…” dedi Yeter. O gece sabaha karşı vefat etti.

Seyit, karısının elini tutarak yanında durdu. Sessizce çökmüş, derin bir renk solukluğuyla bakakalmıştı. Hiçbir kelime, hiçbir gözyaşı yoktu. Sanki kıyametin sessizliği çökmüştü üzerine.

Hayat yavaş yavaş eski yoluna girdi. Sultan evin sorumluluğunu üstlendi. Küçücük elleriyle evi çekip çevirmeye çalıştı ama yaşına göre ağırdı. Seyitin ablası Gülşen abla imdada koştu; Sultana birçok işi öğretti, evin işlerine yardım etti.

Bir gün Sultan sordu: “Gülşen Abla, babam tekrar evlenecek mi?”

“Kim bilir yavrum, belki niyeti yoktur. Babandan pek bir şey anlayamıyoruz ki…”

Gülşenin kendi bir evi, kocası Sami ve çocukları vardı. Güzel ve sağlam bir aileydiler. Sultan yine de kaygılıydı: “Bir şey olursa, bizi yanına alır mısın?” Gülşen: “Saçmalama, baban sizi çok seviyor, kimseye ezdirmez,” dedi.

Bu arada, köy dedikoduları ayyuka çıktı, Seyitle Gülizarın eski sevdası ateşlenmişti yine.

Çarşıda kadınlar laflıyordu: “Gülizar kafayı bozmuş yine Seyitle. Kocasını unutmuş.” Kasabanın kadınları gülüp geçiyordu: “Aman Gülizar da saf kadın, akıllı olsa eskiyle ne işi olur?” Kahvelerin önünde muhtar Hasan Bey kadınları kovdu: “Dağılın, dedikodu yapmayın! İnsanları çekiştirmekten başka işiniz yok!”

Gerçekte, Seyitle Gülizarın aşkı dillere destandı. Ama Seyit bir yıl başka köye sürülünce, Gülizar yanlış yollara saptı, İsmaille görüşmeye başladı. Seyit dönüp olayı öğrenince, İsmaili hastanelik etti ve Gülizarla selamı sabahı kesti.

Gülizar, zamanla o bataklıkta kayboldu. İsmail sorunlu bir adamdı, geceyi dışarda geçirir, Gülizarın gözyaşına bakmazdı. Oysa Seyit içki nedir bilmez, çalışkandı. Bir eksiği, dilinin bağının hiç çözülmemesiydi.

Zamanla köylüler, Seyitin Yetere meylettiğini gördü. Yeter çiçek gibi açıldı, gören gözünü alamazdı. Herkes, “Aşk neymiş, insanı başka yapıyor,” derdi.

Ama her şeyin bir garipliği vardı. Yeter, Seyite çok aşıktı ama bir türlü açamamıştı duygularını. Ne garip, kimin sevgisi kimi buluyor diye düşünürdük.

Birlikte gezip dolaştılar, sonra nikahı basıp sade bir düğünle evlendiler. Seyitin akrabasından sadece ablası vardı. Yeterin kocaman, yaşlı annesi dışında da kimsesi yoktu. Onların hikayesi de köyün ağası Kemalle yaşadığı yasak aşka değiyordu. Ama Yeter ana karakteriyle annesine hiç benzemedi.

Ne diyeyim, köylü Yeteri acırdı hep, Seyitle evlenince “Yazık, adam sevmiyor bunu, bir ömür perişan olacak kadın,” dediler. Ama Seyitin bir kere sadakatsizliği olmadı. Küçücük bir köyde sır mı kalır? Onbeş yıl boyunca tartışmasız, sessizce yaşayıp gittiler. Yeter geçen kış ağır hastalandı, çaresi de yoktu.

O gün işten dönerken, Gülizar önüne çıktı: “Seyit abi, çocuklarına börek yaptım, gelsene biraz sohbet edelim?” Elinde tabakla yaklaştı.

“Sağ ol Gülizar, Gülşen abla dün bir tepsi yaptı, eksik olmasın.”

“Ben de gönülden yaptım,” dedi Gülizar.

“Sana zahmet olmasın, ablam da verdi, sağ olsun.”

Gülizar köşeye sıkıştırdı: “Seyit, bu akşam değirmenin orada buluşalım, olur mu?”

“Ne gerek var?”

“Unutmadın mı eski günleri?”

“O eski günler geride kaldı Gülizar. Çocuklarımı seviyorum. Yeteri seviyorum…”

“Ama onu geri getiremeyiz artık,” dedi Gülizar kederle.

“Söylediğin gibi, aşk ölmez,” diye mırıldandı Seyit.

“Sen onu hiç sevmedin ki, bana inat evlendin,” dedi Gülizar.

“Gülizar, evine git,” dedi Seyit sessizce.

Adımlarını hızlandırdı, çocuklarının beklediği o eve yürüdü.

Gülizar, köy yolunun ortasında yalnız başına kaldı.

Yıllar geçti. Çocuklar büyüdü. Ablam Gülşen hâlâ gelir giderdi; ama artık biliyordu ki, kardeşim Seyit tek sevgili adammış.

Bir gün Gülşen, Sultana kapıdan girdiği gibi çıkıştı: “Sultan, duydum Mehmetle yakınlık kurmuşsun.” Sultan, genç bir kız olmuştu.

“Evet, neden abla?” dedi Sultan utanmadan.

“Ne bileyim, akıllı ol hanım kızım,” dedi Gülşen sertçe.

“Abla, ben onu öyle seviyorum ki, ömür boyu unutamam.”

“Öyle mi dersin? Bana öyle geliyor.”

“Ben eminim abla.”

“Buna emin olabilirsin, ama ya Mehmet?”

“Eğer o beni yarı yolda bırakırsa bir daha kimseyi sevemem,” dedi Sultan gözleri dolarak.

“İşte bunu anladım senden,” dedi Gülşen yavaşça.

Akşam oldu, Yaman ve Sultan babalarını bekledi.

“Baba geç kaldı,” dedi Yaman.

“Bugün cuma,” dedi Sultan.

“Eee, ne var bunda?”

“Her çarşamba, cuma ve hafta sonu annemizin mezarına gider o,” dedi Sultan.

“Sen nereden biliyorsun?” dedi Yaman şaşırarak.

“Ah Yaman, babanın gönlünden anlamıyorsan, içini okuyamıyorsan yazık sana…”

Tarladan kestirme, mezarlığa gizlice gidip baktılar. Sultan, babasının omuzları bükük oturduğu yeri gösterdi.

Yaman sessizce dinledi, babasının kendi kendine konuştuğunu fark etti.

“Bak Yeter, bizim halimiz böyle. Yakında Sultanımız da evlenecek. Çeyizini hazırladık, Gülşen ablam da yardım etti. Yavaş yavaş akıp gidiyoruz işte. Hakkını helal et Yeter, sana yaşarken az güzel söz söyledim. Ben de kelimelere mahir değilim ama kalbim hep seninle konuştu, seni sevdim… Sözle anlatamasam da, yüreğimde var hep,” dedi Seyit, boğuk bir sesle kalkıp mezarlıktan çıktı.

Sultan, Yamana baktı. Ağabeyinin gözünde yaşlar donmuştu.

Günlüğümün bu sayfasında öğrendiğim ders şu oldu: Seven, bazen dilsizdir; ama esas sevgiye sadık olan, kalbini konuşmaya bırakır. Sessizliğim, en büyük aşkım oldu.

Rate article
Lifequest
TEK AŞIĞIN HİKÂYESİ Karısının cenaze gününde Fikret’in gözünden tek damla yaş süzülmedi. – Bak gör…