Bari kendine bir ayna tutup bakaydın, sofraya oturmadan, sesi tiksinti ve soğukluk doluydu. Bu sabahlığın ne biçim hal? Saç baş allak bullak. İnsan en azından kocası için biraz toparlanamaz mı?
Zehra, elinde kepçeyle, koyduğu çorbayı tabağa aktaramadan bir an durdu. Ağır ağır dönüp Saffete baktım. O, mutfak masasının başında lüks akıllı telefonuna gömülmüş, gözünü bile bana kaldırmaya tenezzül etmiyordu. Üzerinde modaya uygun pudra rengi yepyeni bir gömlek, saçları jelle fönlenmiş, boynundan parfüm kokusu geliyordu.
Saffet son aylarda adeta başka birine dönüşmüştü. Otuz yılı aşkın evliliğimize, şehir dışında kendi ailesini kuran bir oğlumuz olmasına rağmen, birdenbire bambaşka bir adamla baş başa kalıvermiştim. Hiç spor salonuna gitmeyen Saffet, birden spora yazıldı, gardırobunu yeniledi, yemek listesini değiştirdi, telefona karmaşık şifre kurdu. En kötüsü de şuydu: Her fırsatta beni eleştirir olmuştu. Ne pişirdiğimden, nasıl konuştuğumdan, nasıl giyindiğimden, hatta nefes almamdan bile rahatsız oluyordu.
Daha işten yeni geldim, sabırlı olmaya çalışarak cevap verdim. Eczanede vardiya bitirdim, marketten alışveriş yaptım, ağır torbaları getirdim, sonra doğrudan mutfağa girip sıcak yemek hazırladım sana. Yani sana çorba sunmak için gece elbisesi mi giymeliydim, makyaj mı yapmalıydım?
Hep mağduru oynarsın zaten, dedi Saffet sinirli bir yüzle, telefonunu bir kenara bırakıp, suratını astı. Torba taşıdınmış. Bütün kadınlar çalışıyor ama bakımlı olmayı da biliyorlar. Sende bir hal var, tam pazar kadını gibi oldun. Birlikte bir yere gitmeye utanıyorum.
Sofraya dumanı üstünde bir tabak çorbayı usulca koyup karşısına oturdum. İçim buruk, hüzün dolu. Ağlamak istemedim. Bu aylarda yatağın içinde duvar tarafına dönüp usulca, eşimin başkasıyla gizli gizli mesajlaştığını işittiğimde yeterince gözyaşı dökmüştüm.
Bana bu kadar utanıyorsan, neden buradasın peki? dedim sessiz ama kararlı.
Saffet bunu bir zayıflık emaresi sandı. Sanıyordu ki; yaşlanmış, umutsuz, sıradan bir kadın olarak yalnızlıktan ölesiye korkuyorum. O olmadan kimim ki ben? Ona göre, hiç kimseye lazım olmayan bir ev kadınıydım işte.
Alışkanlık işte Zehra, alışkanlık tutuyor beni. Bir de sana acıdığım için buradayım, dedi küçümseyici bir şekilde, tabağını itip bir kenara çekti. Ama sabrın da bir sınırı var. Eğer kendine gelmezsen, şu suratı değiştirmezsen, biraz özenli olmazsan, eşyalarımı toplayıp giderim. Genç, güzel, bana hayran birisiyle yaşarım. Mesela pazarlama departmanındaki Elif var, yirmi altı yaşında. Bana öyle bakıyor ki, sen gençliğinde bile bakmadın.
Sırtımdan soğuk bir ürperti geçti. Doğrudan duyduğunda, bir başkası olduğunu tahmin etmek gibi olmuyor.
Seni burada tutan ne? dedim, sesim titrese de gözlerinin içine baktım.
Saffet bu titremeyi korku sandı, kibirle bir parça ekmek aldı. Kendini elli beş yaşında, kariyerli, hayran olunan bir adam sanıyordu.
Alışkanlık, Zehra, sade alışkanlık. Ama sabrım tükeniyor, diyerek kalktı yerinden, gömleğinin yakasını düzeltti ve salona geçti, televizyonu bağıra bağıra açtı. Peşimden geleceğimi, af dileyeceğimi, güzellik merkezine yazılacağımı bekliyordu. Kendince zaferinin tadını çıkaracaktı.
Mutfakta bir süre sessizce oturdum. Kafamda dönüp duran kelimeleri sindirmeye çalıştım. Bana resmen ültimatom vermişti! Ya onun dediklerini harfiyen yerine getirecektim ya da o genç Elifin yanına gidecekti.
Pencereden kararan akşama bakıp mutfağa ve eve göz gezdirdim. Bu ev için ikimiz de yıllarca borç ödeyerek uğraşmadık. On yıl evvel annemle babam, sağlık sorunları sebebiyle kıyıya yakın taşınınca, büyük bahçeli köy evlerini satıp bana yüklüce para hediye etmişlerdi. Babam temkinli, ileri görüşlü bir insandı. Bu paranın yasal olarak bana bağışlanmasını şart koşmuştu, noterden bağış sözleşmesi yapmıştık. Aldığımız üç odalı ferah evi tamamen o parayla almış, tapuyu sadece kendi adıma almıştım. Kanuna göre, bu şekilde alınan evde diğer eşin hakkı yoktu.
Saffet o zaman bir şey dememişti; zaten asla para tutmayı sevmezdi, hep eli bol yaşardı. Gelip yerleşmiş, keyfine bakmıştı.
Şimdi ise, tamamen bana ait olan, ailemden bana kalan evde bana posta koyuyordu.
O an içimde sanki görünmeyen bir tel koptu. Aylardır içimde biriken kırgınlık, o anda bir kristal berraklığına dönüştü. Artık onu kaybetmekten zerre korkum kalmadığını fark ettim. Koca evde hakaretlerle, aşağılanarak, başka kadınların parfümünü soluyarak yaşamaktansa; yalnız başıma, kendi evimde yaşamak çok daha güzeldi.
Sükûnet içinde kalkıp onun çorbasını döktüm, bulaşığı yıkadım, ellerimi kurulayıp salonda koltuğa uzanmış Saffetin yanına gittim.
Ben kararımı verdim, Saffet, dedim. Yavaşça döndü bana.
Hadi ya. Yarın kuaföre mi gideceksin, fitnessa mı yazılacaksın?
Hayır. Ben senin hayatını berbat etmeyeceğim. Sana yaraşmayan, elaleme utanç kaynağı olmuş bir karı niye yanında tutsun ki bir adam? Git Elifin yanına.
Yüzündeki sırıtmış ifadede ufaktan panik başladı. Sahiden ciddiydim, ne bağırıyor ne de gözyaşı döküyordum. Sadece bomboş ve umursamaz bir sükûnet vardı sesimde.
Şaka mı yapıyorsun? diyerek kaşlarını çattı. Yapma böyle. Bak, kızdıracaksın. Vallahi toplayıp giderim. Sonra kime kaldığını görünce, çok pişman olacaksın!
Hiç de olmam, dedim. Seninle hemfikirim. Bu evlilik bitti, gitmekte özgürsün.
Saffet hızla ayağa kalktı, pantolonunun kemerini düzeltti, öfkeyle söylenmeye başladı. Planı suya düşmüştü. Benim diz çökmem, yalvarmam gerekiyordu ona göre!
Güzel! Çok güzel! dedi. Yarın sabah toplayıp giderim! Gururunla teselli bulursun! Ben onsuz yapamam mı sanıyorsun? Kapış kapış alırlar beni!
Hiç şüphem yok, dedim, yatak odasına yöneldim. Eşyalarını topla da, ben yokken git. Yarın iş çıkışı tiyatroya, dostumla gideceğim.
Saffet bir şey diyemedi. Yalnız kalacağımı, gece gözyaşı döküp sabah takati kesilmiş şekilde gelip özür dileyeceğimi sanıyordu. Özellikle salonda yattı, küskünlüğünü göstermek istercesine.
Sabah, evde derin bir sessizlik vardı. Kahvemi içtim, giyindim, işe gittim. Salona uğramadım bile. Akşam, boş dolapları görünce arayacağını, arka arkaya mesaj atacağını hayal etti.
Ofiste genç Elifle mesajlaşmayı sürdürdü. Elif de ona imrenerek bakardı, başarılı, pahalı takım elbise giyen amiri olarak. Kızcağız, kentin dışındaki minik bir stüdyo dairede oturuyordu; ev sahibiyle ve komşularla hep sıkıntıları vardı. Saffet, hava atmak için, evliliğinin kağıt üzerinde olduğunu, yakında iyice özgür kalacağını hep anlatmıştı ona.
Saat beşe geliyordu. Evraklarını çantasına koyup, Elifin masasına gitti.
Canım, sana sürprizim var, dedim kadife bir sesle, masasının kenarına yaslanarak. Eşimle bitirdim, eşyalarımı akşama getiriyorum. Hafta sonu da yeni hayatımızı güzel bir restoranda kutlarız.
Kızın önce yüzü parladı ama ardından huzursuzlaştı.
Şey… Saffet abi… Yani bana mı geleceksin? Ama benim stüdyo küçücük, biliyorsun. Tek kişilik yatak var. Ben, senin evine gideriz sanmıştım. Ya da bize şehir merkezinde güzel bir daire tutarsın. Sonuçta müdürsün, lüks bir ev ayarlayabilirsin!
Saffet biraz bocaladı. Pahalı daire kiralamak ona göre değildi, zaten kazancını kendi keyiflerine harcamıştı. Hem, Zehrasız birkaç hafta idare ederim, nasılsa yalvarır, kollarıma döner diye umuyordu. Kızın evinde geçici bir çözüm yeterliydi.
Canım, bu geçici bir şey, hemen iki hafta falan… Sonra bakarız bir daireye, dedi. Şimdi eve gidip eşyalarımı toparlayayım, saat sekizde sende olurum.
Kendi arabasına atlayıp eve dönerken, Zehranın boş eve dönüp gözyaşlarına boğulacağını düşünmek Saffetin egosunu okşuyordu.
Apartmanın önünde arabasını park edip merdivenleri neşeyle çıktı. Anahtarı takınca içeri sadece yarısına kadar girdi.
Bir terslik vardı; kilit başkaydı! Kilit tertemiz ve yeni duruyordu.
Saffet kolu zorlasa da kapı açılmadı. O esnada ışığın azında, kapının yanında duran devasa renkli pazar torbalarını gördü. Üç tane vardı, üstünde eski deri bavulu ve içinde spor ayakkabıları ile ayakkabıları şeffaf bir poşete konmuştu. Bavulun üstünde koca bir defter yaprağı bantlanmıştı.
Heyecanla kâğıdı çekip okumaya başladı, satır satır Zehranın el yazısıydı:
Eşyaların toplandı. Yeni kilitler bana beş bin lira tuttu, son hediyem olsun. Boşanma dilekçesini haftaya vereceğim. Kayıt meselesini istersen mahkemede çözeriz ya da gönüllü çıkarsın. Elifle mutlu ol.
Saffetin ayaklarının altından yer kaydı. O, Zehranın yine kendine döneceğini sanırken, kadın onu adeta kapı dışarı etmiş, eşyalarını kendisi paketlemişti hem de ucuz pazar çuvallarına!
Kan beynine sıçradı, kapıya yumruk atıp zile uzun uzun bastı.
Zehra! Aç şu kapıyı, ne yapıyorsun ya! Aç, dedim sana!
Kısa bir süre sonra içeriden ayak sesleri. Kapı açıldığı kadar açıldı, kalın zincirle geriden tutulmuştu. Aradaki boşluktan Zehranın o kadar soğukkanlı, o kadar başka bir kadına dönüşmüş yüzü göründü. Şık bir elbise giymiş, saçı başı yapılmış, tiyatrodan yeni gelmiş gibiydi. Kimseden çekinir hali yoktu.
Ne bu tantana Saffet? dedi sakince. Bütün apartmanı ayağa kaldıracaksın.
Sen kafayı mı yedin? Hangi hakla? O torbalar da ne? Kilidi niye değiştirdin? Burası benim de evim, ben burada kayıtlıyım! Beni buraya almasan da olur mu?
Zehra sadece bir kaşını kaldırdı.
Saffet, büyük adamsın, biraz hukuk öğren artık. Kayıt başka, mülkiyet başka. Burası annemlerin resmi bağışıyla bana kaldı, sadece benim. Sen gitmeye karar verdin, ben sadece işini kolaylaştırdım ve topladım valizlerini. Hatta dambıllarını da en alta koydum.
Böyle mi olur! Otuz yıl evlilik, evde emeğim var! Onca tadilat, harcama!
Onlar masraf sayılır, tapuya yazılmaz, dedi büyük bir serinkanlılıkla. Kuralları sen koydun. Toplayıp gidiyorum diyen sendin. Ben sadece hızlandırdım. Hadi, gözün aydın, seni bekleyen genç ilham perin var. Benim de sabah işim var, iyi geceler.
Kapıyı kapatmaya koyuldu.
Zehra, dur! Saffetin sesi cılızlaştı, eski özgüveni yerle birdi. Gece gece o torbalarla nereye gideyim ben şimdi?
Artık beni ilgilendirmiyor. Hoşça kal.
Kapı aniden kapandı. Girişin ışığı da söndü.
Saffet, apartman boşluğunda pazar torbalarının üstüne oturdu. Gözleri boşluğa daldı. Bütün o güçlü lider imajı tuzla buz olmuştu. Artık ne patrondu ne de eşinin vazgeçilmezi; pazar torbasında hayatı, apartman boşluğunda bir adamdı şimdi.
Eliyle cebinden telefonu çıkardı, telaşla Elifi aradı. Uzun uzun çaldıktan sonra karşıdan hafif bir müzik sesi geldi.
Alo Saffet abi, yoldasın galiba? dedi neşeli bir ses.
Elif, şey… Hanım ortalığı darma duman etti, kilidi değişti, eşyalarımı dışarı atmış. Yani, şu an sana gelebilir miyim? Eşyam çok!
Kız bir an sessiz kaldı, müzik yavaşladı.
Yani kilidi mi değiştirdi? Evsiz mi kaldın şimdi? Sen, ev bölüşülecek dedin, merkezde kiralık ev bakacaktık beraber!
Ev onun üstüne… Annesinden resmi bağış… Bana bir şey kalmadı. Ama maaşım iyi Elif, toparlarız, istersen şimdi hemen gelirim.
Kısa bir duraksama daha oldu. Karşıdan ağır bir nefes işitildi.
Bilmem ki Saffet abi, dedi. Sesi kupkuruydu. Ben bu şekilde pazar torbalarıyla ev paylaşamam. Benim hayatımda sorun çözen bir adam isterim, yükünü bana getiren değil. Sonra konuşuruz. Ev bakarsın belki. İyi geceler.
Telefon kapandı.
Elinde telefon, bomboş ekrana bakakaldı Saffet. O genç, hayran kız bir anda buhar olup uçmuştu. Göstermelik başarısının, paranın, konforun olmadığını anlayınca küçük ev, torbalar, çaresizlikle baş başa kalmıştı.
Gözleri apartman duvarlarında dolaştı. Gri duvarlar, kirli camlar, ağır bir çöp kokusu. Üç koca torbada, koca bir hayat heba olup gitmişti. Gidecek yeri yoktu. Utanıp arkadaşlarını arayamadı; otelde kalacak parası da yoktu kredi kartları çoktan tükenmiş, maaş da bir hafta sonraydı. Zamanında Elife, spor salonuna gitmiş paralar heba olmuştu.
Derin bir nefes alarak telefonunda ucuz pansiyonları aramaya başladı.
O sırada, sağlam çelik kapının ardında, kendine ait, rahat, huzurlu evinde Zehra bir fincan kekik çayı doldurdu, mutfaktaki masasına oturdu. Dışarıda şehrin akşam kalabalığını dinledi, ilk defa göğsü hafifledi. Evde hava tertemiz, yepyeni gibi geliyordu. Önünde dipsiz bir hayat, aşağılanmasız, korkusuz, suçlanmasız bir özgürlük vardı.
Buraya kadar yazdıklarım, hayata bakışımı değiştirdi. Gururumu ezdirmektense yalnız kalmayı, kendi ayaklarımda durmayı öğrenmem gerektiğini anladım. Kimseye minnet etmeden, kendim olmaktan asla vazgeçmemek gerekirmiş.



