Bizim evde de hep düzen, tertip kendi kendine oluyormuş gibi gelirdi herkese, ta ki annem bir aylığına tatile gidene kadar.
Bir sabah kahvaltıda babam sitem etti:
Ezgi, bu peynirli börek niye zeytinli değil bugün? Ben özellikle zeytinli istemiştim, onlar daha güzel oluyor. Yoğurdu da az koymuşsun. Ha, benim mavi gömlek nerede? Dünkü toplantı için ütülememi istemiştim.
Babam masada somurtup kaşığını tabakta dolaştırıyordu. Annem ise bir yandan tavada pişi çeviriyor, öbür eliyle bana çay doldurmaya uğraşıyordu, gözüyle de taşmasın diye ocağa koyduğu sütü kolluyordu.
Zeytin kalmamıştı, Ahmet. Al dedim sana, dün de yazmıştım alışveriş listesinin en başına, dedi annem biraz yorgun bir sesle. Gömleğin dolapta, en öne astım, ütülü, kırışmasın diye.
Azrayı anlatayım; annem. Kırk dokuz yaşında, yirmi beş senedir bizim evin her şeyi: motoru, aklı, şefi, çamaşırcısı, mutfağın patronu, dert dinleyicisi. Üstelik kendi işinde de müdür yardımcısı, tekstil firmasında. Babam Ahmet; saygın biri, büyük bir inşaat şirketinin yöneticisi. O için evdeki işler zaten kendiliğinden yürüyordu. Sanki bakkaldan alınan şeyler dolaba kendi girer, yerler toz tutmaz, çamaşırlar makineden çıkıp raflara sapa sağlam döner.
Ağabeyim, üniversiteli Onur, bir de ben, on altı yaşındaki İlayda; biz de babamdan gördüğümüz gibi eve yalnızca otel gibi bakıyorduk, tabağımız önümüze gelsin, arkamız kendiliğinden toplansın.
O akşam annem işten alışılmışın dışında neşeyle geldi. Poşetleri bırakıp hemen salona geçti. Babam haberleri izliyordu, Onur telefonda sosyal medyaya bakıyor, ben de halının üstüne ojelerimi döküp manikür yapıyordum.
Size bomba bir haberim var, dedi annem koltuğun kenarına ilişerek. İşyerinden sendikadan bana bir ay ücretsiz Kapadokya tatili çıktı. Sırtım bu aralar çok kötü, doktor çamur banyosu, masaj dedi.
Babam ekrandan başını kaldırıp gülümsedi:
Çok güzel Ezgi. Git tabii. Sağlık önemli. Kaç gün sürecek bu tatil?
Yirmi bir gün. Yani neredeyse bir ay yokum, dedi annem ve bizim suratımıza baktı.
Hepimiz bir an duraksadık. Ama babam hemen atıldı:
Ya ne var, canım! Bir ay çok kısa. Koca koca insanız. Şimdi herkesin evinde makine yıkar, tencere varsa robot bile var. Hiçbir şey yapmamıza gerek yok. Sen keyfine bak, kafanı yorma. Hatta biz burada bekar hayatı süreriz.
Onurla ben havalara uçtuk, kuralsız günler, annem şu tabağı kaldır, şunu sil demeyecek artık. Annem kocaman bir iç çekti. Arkamızda yazılı kağıtlarla, faturasından kedi ilacına kadar bir dünya liste bıraktı. Babam listeyi görünce “Abartıyorsun Ezgi,” diye gülüp geçti.
Annem trene bindi, biz eve döndük, tam özgür hislerle. İlk birkaç gün bayram yeri gibiydi. Kimse yatak toplama derdinde değil. Akşamları pizza, lahmacun, marketin hazır yemekleri… Tabaklar yıkanmıyor, baba dedi ki:
Şimdi iki tabak yıkayacağımıza, haftada bir toplu yıkarız. Bırak kalsın.
Fakat birkaç gün sonra mutfaktan garip bir koku gelmeye başlayınca sistemde bir bozukluk olduğunu fark ettik.
Sabah Onur üniversiteye gidecek temiz bir tişört arıyor, bulamıyor. Balkonda asılı da yok. Sonunda babama çıkıştı:
Baba, giyecek bir şeyim kalmadı. Çoraplarım bile kalmamış.
Babam da o sırada toplantı için şanslı papyonunu arıyor, sinirle:
Makineye atıver, ne var yani? Annem her gün yapıyor herhalde?
Onur çamaşır sepetine yöneldi, sepete bastı, neredeyse sığmıyor. Hepsini serdi yere; babamın beyaz gömlekleri, benim kırmızı tişörtlerim, kendi kotları… Etiketlere bakmadan hepsini bastı makineye, göz kararı deterjan döktü, temizlik yumuşatıcısını da boca etti ve büyük Pamuk 60 derece tuşuna bastı.
Akşam o çamaşır faciasıydı. Ben ağlayarak eskiden bembeyaz olan bluzuma bakıyordum, çiçek gibi bluz pembe-mavi lekeli bir garabete dönmüş.
Tüm hayatımı mahvettin! Yarın okulda gösterim var, ne giyeceğim?
Nereden bileyim boyası çıkacak? Makinede yazmıyor ki “Renkleri ayır,” diye! Annem yaparken böylesi olmuyordu!
Babam araya girdi, derken kendi gömleğini çekti makineden, iki beden küçülmüş, ilkokul çocuğuna anca olur. O akşam internetten kıyafet nasıl beyazlatılır videoları izledik, kilolarca karbonat ve oksijenli su harcadık, ama nafile.
İkinci haftanın sonunda para meselesi patlak verdi. Babam maaşın bir kısmını anneme verir mutfak işine karışmazdı. Alışveriş ucuz, zanneder, Onura 2.000 lira gönderip alışveriş listesi verdi.
Bir saat sonra Onur geri döndü. Poşetlerden iki paket pahalı cips, ithal gazoz, biraz biftek, bir kutu ithal fındık çıkardı.
Patates? Süt? Ekmek? Yağ? Nerede bunlar? Babam şaşkındı.
Sen yazmadın ki, dedi Onur. Ben lezzetli şeyleri aldım ve para bitti. Kırmızı et ateş pahası, bilmiyorsun galiba.
Babam o akşam o bifteği pişirecek oldu. En iyi annemin tavayı aldı, eti attı, ocak sonuna kadar açtı: Gurme reyonu gibi olsun. On dakika sonra evi boğucu bir duman bastı, yağ her yere sıçramış, bardak-dolap-ocak komple batmış, et kömür gibi ama içi çiğ. Tavayı tel fırça ile temizlerken teflonu paramparça etti ve tavadan hayır kalmadı.
O akşam sade makarna yedik. Tuz bitmiş, kimse markete gitmek istemedi.
Babamın küçümsediği düzen intikamını aldı. Robot süpürge yerlere atılan çorap, kablo ve kağıtları toplayamıyor, aksine tıkanıp alarm ötüyor. Çöp kovası üç günde dolunca minik sinekler çıkmaya başladı. Banyoda bir anda tuvalet kağıdı bitti; aynalar diş macunu lekeli, kendi kendine parlamıyormuş meğer.
Asıl kriz, elektrik faturasının kızarmış ihbarıyla posta kutusunda bekledi.
Babam öfkeyle bilgisayara oturdu, ödeyip halledecek, ama ne müşterisi numarası var, ne siteye şifresi, ne nereden sayaç okunur biliyor. Üç saatini müşteri hizmetleriyle konuşarak, şifre yenileyerek, faturaları arayarak geçirdi. Sonunda hatırladı:
Her ay annem bir defterle, elinde kalem fatura, okul taksiti, taksit, aidat, Polatın kursu, internet, ince ince dökerdi ve ev yürüdü sanırdık.
Üçüncü haftanın sonunda ev savaş alanına dönüyor gibiydi. Mutfak masasında yer yok, her yer kirli tabak, yere basınca ayaklar yapışıyor, köşelerde yığınla toz. Buzdolabında sadece eski reçel ve peynir kalmış.
O akşam üçümüz mutfakta çakıştık. Onur bir çatal arıyor, ben gözyaşlarıyla dağ gibi ütülmemiş çamaşırdan kulaklık bulmaya çalışıyorum, babam kırışık gömleğiyle her şeyi izliyor.
Baba, böyle yaşayamam! Evimiz kokuyor, kedi kumunu temizlemedik, her şey pis, dedim. Yarın arkadaşıma proje ödevine gel dediğimde utanıyorum!
Ben mi suçluyum yani? Babam parladı. Bütün gün çalışıyorum, para kazanıyorum. Siz büyüdünüz, toplayamıyor musunuz?
Biz yapmayı bilmiyoruz ki! dedi Onur. Annem her şeyi sessizce yapıyordu. Bize kimse yeri deterjanla silin yoksa yapış yapış olur demedi. Masayı sildim, yağlı süngerle daha beter oldu!
Bir anda ortam durdu. Babam sustu, öfkesi utançla çarpıştı. Bulaşık yığınını, kirli ocağı, şaşkın iki çocuğunu izledi. “Annem hep yapar lafı babamın içine oturdu.
Etrafa bakıp fark etti; ev kendi kendine olmuyor, bu düzenin bir emeği, planı ve sabrı varmış. Annem düğmelere basıp çalıştırmıyormuş, o düğmelerin arka planında koca bir mantık varmış; alışverişi, fatura tarihi, bütçesi, menüsü…
Derin bir nefes aldı:
Çocuklar, gelin oturun. Konuşacağız.
Onurla ben yan yana oturduk, hiçbiri karşı çıkmadı.
Annem dört güne geliyor. Eve girip bu kaosu görürse, yeminle geri döner, aynen de haklı olur. Kendimizi ne zannediyoruz? Biz biraz asalak gibi olduk.
Sustuk.
Temizlikçi çağırmak yok. Hangi çorbayı pişirdiksek, o kâsede içeceğiz. Yarın cumartesi. Sabah sekizde kalkıyoruz. Onur banyoyu, çöpü, ben mutfağı, yerleri, İlayda toz alma, ütü, çamaşırları alacak. Ev mis gibi olana kadar çalışacağız. Sonra full listeyle markete gidiyoruz. Sorusu olan?
Kimsenin sesi çıkmadı. O üç gün gerçek bir eğitimdi. Fritözün etrafını temizlemek neredeyse imkansız. Babam mutfakta ter içinde çalıştı. Onur çamaşır suyu gözlerine kaçarak klozet ovdu. Ben üç saat ütü yaptım, başım ağrıdı, ayaklarım sızladı.
Pazartesi akşamı bütün koltuklara yığıldık. Evin her yanında limon, deterjan ve temizlik kokusu. Bulaşık yok, buzdolabında yeni çorba. Babam gece boyu YouTubedan öğrenmiş, mercimek çorbası yapmış.
Aylar geçmiş gibiydik, ama içimiz tertemiz. Evin değerini anlamıştık.
Annem tren garından dönerken yüreği ağzında. Bizi tanıyor tabii. Bir ay boyunca neyle karşılaşacağımı biliyor gibi, hayalinde kirli bulaşıklar, buz gibi bir ev… Hoş geldin, kıyafetimiz kalmadı derler diye hayal etmiş. Bavulu bırakıp mutfağa koşarım diye hazırlanmıştı.
Kapıyı açınca, koridorda ayakkabılar nizami. Aynalar pırıl pırıl. Mutfaktan mis gibi çorba, sarımsaklı ekmek kokusu geliyor. Yerler ışıl ışıl, masada bisküvi, havlu hepsinin bir düzen içinde dizili.
Benim gözüm doldu. Ağlamaktan utanmadım, çünkü ilk defa annemin bin bir emekle kurduğu düzen ortaya saçılmıştı.
Babam geldi, omzundan sardı:
Ezgicim… Biz affet bizi. Sen olmadan ev resmen çöktü. Her şeyi senin yaptığını şimdi anladık. Biz sandık ki ev kendi kendine döner, ama asıl seni görünce iş yürüyormuş. Rabbim eksikliğini göstermesin.
Oturduk, babam devam etti:
Bundan sonra kendi kendine olur yok. Dün oturduk, on beş günde bir görev paylaşımını yaptık. Onur süpürge ve temel market alışverişi, İlayda bulaşık, kendi ütüsü, ben bütün faturalar, çöpü ve hafta sonu yemeğini aldım. Mercimek çorbasını öğrendim, bak test edersin.
Annem gözyaşı içinde, bir anda gülümsedi. Ona ilk defa emeğine sağlık, biz sensiz yapamadık dedik. Sofraya oturduk. Belki çorbadaki havuçlar kocamandı, ama hiç önemi yoktu. Annem ilk defa yemek sonrası mutfağa koşmak zorunda değildi.
Öğrendiğimiz şu oldu: Evin güzelliği, huzuru, görünmeyen onca emeğin değerini ancak onu kaybedince anladık. Umarım bir daha unutmayız.



