İlçeye Doğru
Necati Bey, kırık beyaz Renault Torosunu kasabanın çıkışındaki bakkalın önünde durdurdu, motoru durdurmadı. Böyle yapmak daha rahattı: insanlar hemen gelir, yerlerine otururdu, kalorifer soğumadan salonu terk etmezdi ve Necati Bey zaman kaybetmezdi. Torpidoda, kareli bir defter sefer çizelgesi yanında bir kalem ve plastik bardakta bozuk paralar dururdu. Buna iş demezdi, ama aslına bakarsan işin ta kendisiydi: Otobüs ya saati uymayan ya da ücreti ağır gelenleri ilçenin biraz arkasındaki köye götürüyordu.
Necati Bey yolu neredeyse ezbere bilirdi. Köprünün ardından sağdaki çukur, ki karşıdan gelen yoksa sol şeritten geçmek en iyisiydi. Yol kenarındaki kavaklığın orada eğilmiş bir tabela vardı; gece geçerken insan gibi görünürdü. İlçeye yaklaşırken eski mandıraya kıvrılan viraj vardı; orada hep çiğ kokusu yükselirdi. Yüzleri de aklında tutardı: Kimisi haftada bir binerdi, kimisi neredeyse her gün. Kimi susar, kimi arabada daha rahat anlatacağını düşünürcesine birden konuşmaya çalışırdı.
Necati Bey kendini hiçbir zaman psikolog olarak görmezdi. Dinler, başını sallar, bir şey sorulursa kısa kısa cevap verirdi. Yaş ilerledi mi, lüzumsuz söz yorgunluğu da artardı insana. Ona göre hayatın net ve sade olması iyiydi: götürdün indirdin döndün. Fakat yıllar içinde anlamıştı ki yol insanı açık sözlü yapıyor, şoföre de istemezse şahitlik hakkı tanıyordu. Şahit, ama yetkisiz.
Arabaya, kırık beyaz kabanlı, kırklı yaşlarında, omzunda çantasıyla bir kadın yaklaştı. Necati Bey onu birkaç kez görmüştü ama ismini hatırlamıyordu.
İlçeye mi? diye sordu dönmeden, yalnızca göz ucuyla bakarak.
İlçeye, dedi kadın ve arkaya, sağa oturdu. Ben köye, Çamlık Mahallesine gideceğim.
Necati Bey, kapıyı yavaşça kapatmasına dikkat ettiğini fark etti. Kadın, çantasını kucağına koymuş, kemerini hemen takmıştı. Bu tip insanlar ne fiyatı sorgular ne de biraz daha ileri bırakır mısın? derdi.
Necati Bey, ikinci yolcuyu beklerken alışkanlıkla aynaları kontrol etti, üç senedir vantuzda duran kamerayı düzeltti. Bugün defterde iki sefer yazılıydı, bu ilkiydi. Öğlene kalmadan dönmek istiyordu: evde kuyudan su çekilecek, uzun oturunca dizi ağrırdı biraz.
Bakkalın solundan bir adam çıktı; uzun boylu, koyu kabanlı, küçük bir sırt çantasıyla. Hızlı hızlı yürüyordu sanki yetişmeye çalışır gibi, ama arabanın yanına gelince yavaşladı, arka koltuğa bakıp bir an durdu.
Necati Bey hissetti o tereddüdü: ne korku, ne sevinç tam kararsızlık anıydı bu.
İlçeye mi? diye tekrarladı.
Evet, dedi adam ve ön kapıyı açıp yanında oturdu. Köye kadar.
İlk başta kemerini takmadı. Önce çantasını kucağına aldı, sonra sanki o anda hatırlamış gibi kemere uzanıp tık diye taktı. Necati Bey arabayı çalıştırdı.
İlk kilometreler sessiz geçti. Arkadaki kadın camdan bakıyordu ama Necati Bey aynadan arada bir ön koltuktaki adamı süzdüğünü görüyordu. Adam önüne, yola bakıyor, çantasına iki eliyle sarılıyordu sanki çanta kaçacakmış gibi.
Radyo hafiften açıktı ama bir dakika sonra Necati Bey kapattı. Müzik burada gereksizdi: araç zaten düşüncelerle doluydu. O, motoru, lastikleri ve kendi nefesini duymayı tercih ederdi.
Yol bugün fena değil, dedi, sıradanlığı vurgulamak istercesine.
Evet, dedi adam.
Gayet iyi, dedi arkadaki kadın, ama sesi kelimeden yarım ton yüksekti.
Necati Bey, artık kelimeleri değil, aradaki sessizliği dinlediğini fark etti. Adamın sessizliği, aldırmazdan daha uzundu. Kadınınki ise neyi söyleyip neyi saklayacağını seçer gibiydi.
Köprüyü geçerken çukura her zamanki gibi soldan dolandı. Kadın çantasını daha sıkı tuttu.
Siz sık mı gidiyorsunuz? diye birden kadın sordu, ama şoföre değil, adama.
Adam hafifçe döndü, tam değil.
İşler için, dedi. Bazen.
Siz… Köyde uzun zamandır var mıydınız?
Necati Bey arabadaki havanın bir anda ısındığını hissetti, oysa kalorifer sabit çalışıyordu. İnsanların birbirini arabada tanımaya başlaması hoşuna gitmezdi. Özellikle de ince ince, laf dolayısıyla yapılan sorgulara.
Uzun zaman, dedi adam. Sonra yola bakarak ekledi: Ben orada büyüdüm.
Kadın sessizce içini çekti. Necati Bey aynadan onun çantasındaki fermuarı parmaklarıyla yokladığını gördü.
Kendi kuralını düşündü: karışmamak. Hem olgun insanlar, kendi yollarını bulurlar. Lakin bu kural ancak arabada kritik bir atmosfer oluşmadıkça kolaydı. O hava bir ortaya çıktı mı, şoför artık sadece direksiyon değil, set olurdu.
Kavaklıktan sonra adam telefonunu çıkardı, ekrana baktı, cebine geri koydu. Necati Bey adamın parmaklarının titrediğini fark etti soğuktan değil, araç sıcaktı.
Tam olarak nereye? diye sözü soğukkanlılığa çekti Necati Bey. Köyde durak çok.
Belediyeye, dedi adam. Evrak için.
Kadın başını kaldırdı.
Belediyeye? diye bir çırpıda sordu.
Evet, adam ilk kez biraz daha dönerek, profili göründü. Kemerli burun, birkaç günlük sakal, yorgun gözler. Arsa meselesi.
Arsa mı? diye kadın tekrarladı, bu kez sesinde bastırılmış bir öfke belirdi.
Adam şimdi tam döndü ve bakışlarında bir tanıma vardı; ama sevinçli değil, sanki duvarda küle dönmüş eski bir fotoğraf görmüş gibi.
Biz tanışıyor muyuz? dedi adam.
Kadın kısa bir süre gözlerini kapattı.
Beni hatırlamıyorsunuz, dedi. O da… normal.
Necati Bey direksiyona daha sıkı sarıldı. Başkalarının ortasında, başkalarının derdinin tam ortasında olmak istemiyordu. Ama yolda duramazdı da. Hem araba hem gözleri gideni, hem de kelimeleri yakalıyordu; çünkü o kelimelerde çıkmayacak bir yangın seziliyordu.
Bakın, adam, sesi kısık ama tonu sertleşmiş, söze başladı. Biz bir yerde…
Hastanede, diye hızlıca böldü kadın. Devlet hastanesinde. On yıl önce.
Adam aniden cam kenarına döndü. Necati Bey adamın yanağındaki kasın sıçradığını gördü.
Orada değildim, dedi adam.
Vardınız, kadının sesi hala sakindi, ama her harfi ağırdı. Bir kere geldiniz. Sonra kaybolup gittiniz.
Necati Beyin dili ucuna gelip de yuttuğu bir kelime: Daha sakin olun. Ama hakkı yoktu. O şofördü, ne karakoldu, ne akraba. Yine de arabaya binen herkesin sorumluluğu ona aitti.
Bakın, sonunda adam tekrar konuştu. Beni birisiyle karıştırıyorsunuz.
Hayır, kadın başını salladı. Soyadınız… Yılmaz değil mi?
Necati Bey adamın irkildiğini gördü. Hafiften ama anlaşılır biçimde, yanıtı olmuştu.
Nereden biliyorsunuz? dedi adam.
Belgelerde okumuştum, dedi kadın. O zaman ve şimdi de.
Necati Bey bunun tesadüf olmadığını anladı. Tesadüf değil; başka bir şeydi burada. Kadın adamı tanıyordu. Adam ise şimdi sezmeye başlamıştı.
Bir iki hafta önce köyde arsa devrinden ve yeni biri geldiğinden konuşulmuştu. Necati Bey fazla ilgilenmemişti, kendi işleriyle uğraşırdı. Ama sözler şimdi daha anlamlıydı.
Yol yer yer dalgalanıyordu, asfalt yamalıydı. Araba sallandıkça, konuşmalar daha da keskinleşiyor, sanki her kelime zıplıyordu.
Anlamadım, dedi adam ağırdan. Siz kimsiniz?
Kadın aynadan Necati Beye baktı, ondan bir şey ister gibi ama yardım istemezcesine.
Adım Melike, dedi. O zamanlar hemşireydim. Çocuk servisinde.
Adam yutkundu.
Ve? diye sordu.
Ve siz bir çocuğu ziyarete gelmiştiniz, Melike sesi düz tutmaya çalıştı, ama elleri bembeyaz olmuştu çantada. Emre. İmza attınız, sonra…
Ben hiçbir şey imzalamadım, dedi adam sertçe.
Necati Bey adamın kemerdeki elini sıkıca kavradığını gördü; sanki kendini oradan söküp çıkaracakmış gibi, ama tutuyordu.
Attınız, Melike vazgeçmedi. Dosyayı ben tutuyordum. Sizin imzanız vardı. Adresiniz. Köy, Ardıç Sokak, numara…
Yeter, dedi adam. Öyle bir tonla ki, motor sesi bile yükseldi sanki.
Necati Bey şimdi sınırı geçmek üzere olduklarını hissetti. Sonrası önemli değildi; ne kadar haklı olursa olsunlar, araçta bir kırılma olacak, o da direksiyonda olup olay sanki yokmuş gibi davranacaktı.
Yolun ilerisine bakıp önceden karar verdi; eski, eğri büğrü durağın yanında, kenarı geniş bir cepten arabayı yavaşça yanaştırdı.
Burada bir duralım, dedi sakince. Burası müsait.
Neden? dedi adam dönüp.
Çünkü siz öyle konuşuyorsunuz ki, sanki araçta canlı insanlar olduğunu unuttunuz, dedi Necati Bey. Sesi tehditkâr değildi, netti. Ve ben de dahilim.
Dörtlüleri yakınca üzerinde gerginlik dağıldı biraz. Motoru kapatmayıp, gerekirse hemen kalkabilmek için kontağı açık tuttu. İçeride kaloriferin rölesi tıklıyordu sessizce.
İnmenize gerek yok, dedi ileriye bakarak. Ama konuşacağınız mühimse, araç duruyorken konuşun. Ve şunu bilin: Ben hakim değilim, ben şoförüm. Sizi sağlam götürmem gerekir.
Melike sessizdi. Adam gözünü torpidoya dikmiş, cevap arar gibiydi.
Necati Bey adama döndü:
Bir soru, dedi. Hastaneyi ve imzayı gerçekten hatırlamıyor musunuz, yoksa hatırlamak istemiyor musunuz?
Adam uzun süre sustu. Sonra yavaşça ellerini çantanın üzerinden çekti, sanki içinden bir şey bıraktı.
Hatırlıyorum hastaneyi, dedi sessizce. Ama bu hikâyeyi değil. O zaman… karım vardı. Doğum. Her şey kötü gitti. Bana… çocuk yaşamamış dediler.
Melike aniden soluk aldı.
Size doğruyu demediler, dedi. Kimin, neden yaptığını bilmiyorum. O zaman çaylaktım, açıklama yapmazlardı bana. Sadece belgeleri gördüm.
Adam başını kaldırdı.
Yani siz diyorsunuz ki, benim…
Demek istediğim o çocuk yaşadı. Sonra başka yere alındı. Evrak tuhaftı. Yıllar sonra yeniden sormak istedim, karışma dediler. Bir yıl sonra hastaneden ayrıldım.
Necati Bey hiçbir hareket etmeden oturdu. İçinde eski bir öfkenin kabardığını hissetti: Başıboşluktan, yalan söyledilerin hayata dokunuşundan. Ama burada öfke faydasızdı.
Neden şimdi söylüyorsunuz bunu? dedi adam. Burada, arabada.
Melike ellerine bakıyordu.
Çünkü arsa için başvurdunuz, dedi. Ardıç Sokaktaki evde Emre yaşıyor. Yirmisine bastı. Sizi… tanımıyor. Ama belediyeye gidince her şey ortaya çıkacak. Soyadınızı görünce anladım kim olduğunuzu. Orada bir anda…
Yıkmak? dedi adam, alaycı ama üzgün. Bilmiyordum bile.
İstemedim ki, bir koridorda, herkesin ortasında, bağırışla karşılaşasınız. Önceden söylemek istedim. Düşünün diye.
Necati Bey, işte o buluşmanın anı olduğunu anladı. Yasak diye değil, alışkanlıkları yıkacağı için korkulan. Ama o an, köprüden sonraki çukur gibi: Bilirsin ama her yolun kenarında yine geçersin.
Adam uzun uzun ön cama baktı. Sonra fısıltı gibi sordu:
O… iyi mi?
Melike başını salladı.
Tomerde çalışıyor. İçecek kullanmaz. Teknik lisede okudu ama bitirmedi. Evlatlık annesi, Zehra teyze. Çok iyi biri. Emre onu çok seviyor.
Adam gözlerini kapatıp elini yüzünden geçirdi. Necati Bey saatin izini bileklerinde fark etti; sanki kısa önce çıkarmıştı.
Ben çıkıp da Merhaba, ben babanım, diyemem, dedi. Eğer bunlar doğruysa.
İstemem, dedi Melike. Sadece arsa kağıdıymış gibi davranmayın.
Necati Bey artık onlara seçim hakkını iade etme zamanı geldiğini hissetti ne itmek, ne çekmek. Sınır çizmek.
Bakın, dedi. İlçeye daha kırk dakika var. Orada ayrı da devam edebilirsiniz, konuşabilirsiniz. Telefon alışverişi de mümkün. Ama burada, birbirinizi parçalayıp durmayacaksanız sizi götürürüm. Uyar mı?
Adam gözünü kaldırmadan başını salladı.
Melike de başını eğdi.
Necati Bey ağır ağır freni bıraktı, arabayı tekrar trafiğe kattı. Tekerler çakıldan tekrar asfalta geçti. Araçta bir sessizlik oluştu; ama artık bir boşluk değildi bu. Herkesin kendini duyduğu bir sessizlikti.
Bir süre sonra adam tekrar telefonunu aldı.
Numarası var mı? dedi, arkasına bakmadan.
Melike endişeli bir sessizlikle:
Var, dedi. Ama hakkım var mı bilmiyorum.
Benim de belki hiç hakkım yoktur arsada, dedi adam. Şöyle yapalım. Siz numarayı verin, ben önce mesaj yazarım. İsimsiz. Görüşmek ister mi diye sorarım. Kabul etmezse geri çekilirim.
Melike camdan bakıyordu, cevap orada daha kolaysa. Sonra çantasından bir not defteri ve kalem çıkardı. Necati Bey kadının defteri tertemiz bir sayfadan açıp numarayı yazdığını, özenle yırtıp uzun süre elinde tuttuğunu gözlemledi.
Eve gitmeyeceğinize söz veriyor musunuz? diye sordu kadın.
Söz, dedi adam.
Melike kâğıdı öne uzattı. Adam iki parmağının ucuyla aldı, montunun fermuarlı cebine koydu. Fermuarı tam çekti.
Necati Bey yolun gidişini izlerken, içinin bir yerinin değiştiğini fark etti. Benim işim yolculuk, zannederdi hep. Yol bazen sadece kilometre değildir; insanların gereksiz bir hareket yapmasını önlemektir.
İlçeye girişte yoğunluğa yakalandılar. Araçlar ışığa yaklaşırken korna ve sabırsızlık birbirine karışıyordu. Necati Bey mesafeyi korudu. Öndeki adam dimdik duruyordu ama omuzları gergindi. Melike arkada, tabelalara bakıyor; yeniden sıradan bir insan olup başkasının sırrını taşımayan biri olacağı noktayı arıyordu sanki.
Burada indirir misiniz, dedi kadın, kavşağın oradaki eczaneyi görünce.
Necati Bey sinyal verip kısa mesafede yavaşladı. Kadın kapıyı açıp inmeden öne eğildi.
Bunun sonunun ne olacağını bilmiyorum, dedi adama. Suçlanmak istemem. Susmaktan yoruldum sadece.
Adam ona baktı.
Yanılıyorsan hayatım bitecek, dedi.
Yanılmıyorsam, zaten haberin olmadan bitmiş, cevabını verdi Melike. Sessizce ekledi: Bağışlayın.
İndi ve eczaneye doğru yürüdü, hiç arkasına bakmadan. Necati Bey kadının biraz uzaklaşmasını bekledi, öyle hareket etti.
Belediyeye, dedi adam, sanki kendine hatırlatır gibi.
Biliyorum, dedi Necati Bey.
İki sokak ileride belediyenin önünde durdu. Adam bir süre oturak kaldı. Sonra montundan kağıdı çıkarıp baktı.
Sizce gitmeli miyim? dedi birden, başını kaldırmadan.
Necati Bey, bu tip konularda fikir vermekten hoşlanmazdı. Ama susmak korkaklıktı şimdi.
Bence, dedi sakince, arsa için giderseniz kağıt alırsınız ama huzurunuzu kaybedersiniz. Ama anlamaya çalışan biri olarak giderseniz, belki hemen karşılık bulamazsınız; ama insan olarak kalırsınız. Tercih sizin.
Adam başını salladı; kağıdı cebine sakladı, sonra yavaşça kapıyı açtı.
Sağ olun, dedi ve indi.
Necati Bey arkasından baktı. Adam ne hızlı ne yavaş, sanki yürümenin yeni yolunu bulmaya çalışan biri gibi belediye kapısına vardı. Tam kapıda bir soluk aldı, sonra içeri girdi.
Necati Bey arabayı döndürüp bakkal yoluna saptı. Torpidodaki defter tekrar kaymıştı, kırmızı ışıkta onu düzeltti. Kafası ağırdı ama umutsuz değildi. Ertesi gün yine aynı rota, aynı yüzler, aynı sorular, aynı sessizlik olacağını biliyordu. Ve yine şöyle diyecekti: İlçeye mi?
Ama artık biliyordu ki, bazen arabaya oturan sadece yolcu değil. Bazen, yıllarca hiç söylenmemiş yükler de oturuyordu. Ve onun görevi, insanlara en önemli şeyi, hız anında veya bir çukur üstünde değil, doğru vakitte söyleyebilmeleri için yolu taşırmadan götürmekti.



