Yetimim diyerek zengin bir aileye gelin olmak istedi; beni ise kendi torunuma dadı olmam için işe aldı. Kendi kızının, seni ayda maaşla yanına alması; sadece torununu kucaklayabilmen için sana bir maaş vermesi, bundan daha garip ve acı ne olabilir ki?
Kendimi Çengelköyde yüksek duvarlı, sessiz bir köşkte hizmetçi olarak buldum. Sırf torunuma yakın olmak için üniformamı giyip başımı önüne eğdim, kızım yanımdan geçerken göz göze gelmemeye özen gösterdim. Beni ajans kadını sanmaları gerekiyordu. Ama dün, minik torunum babaanne deyince bana, kızım hemen bana kapıyı gösterdi, her şeyini korumak uğruna beni sildi attı.
Hikâyem
Burası eski Osmanlı havası taşıyan, soğuk mermerli, tavanı yüksek büyük bir köşk. Herkes bana Meryem diyor. Sadece Meryem, dadı, çocuk bezlerini değiştiren, biberonları yıkayan, küçük camsız odada uyuyan kadın.
Ama asıl adım Anne. Ya da öyleydi; kızım, beni hayattayken defnetmeye karar verinceye kadar.
Kızımın adı Sılaydı. Hep güzeldi, zarifti. Yoksulluğumuza baştan beri tahammül edemezdi. O saçaklarından yağmur sızan küçük evimizi de, siparişle börek poğaça satarak ona dershaneye para bulmaya çalışmamı da sevmezdi.
Yirmisinde terk etti bizi.
Kokusu hamur ve ter olmayan bir hayat bulacağım, dedi bana.
Üç yıl kayboldu. Kendinden ve geçmişinden sıyrıldı. Soyadını değiştirdi, saçlarını kızıla boyadı, adabı muaşeret dersi aldı. Emre ile tanıştı çok varlıklı, iyi yürekli ama oldukça eski kafalı bir iş insanı. Sıla, onun dünyasına girebilmek için annesiz babasız kalmış bir yetim, Avrupada trafik kazasında ölmüş entelektüel bir ailenin tek çocuğu olduğunu söyledi. Geçmişsiz, yalnız, terbiyeli biri.
Hamile kaldığında, korkularıyla baş başaydı. Bebek bakımından anlamazdı, başkasına güvenmezdi; en çok sevgiye ve sırrının gizliliğine ihtiyacı vardı.
İşte o zaman bana geldi.
Anne, sana ihtiyacım var, dedi, kapının önünde dökülen gözyaşlarıyla, üstündeki kıyafetler evimden pahalı. Ama anlaman lazım. Emrenin senden, benim annemden haberi yok. Kim olduğumu öğrenirse beni terk eder. Ailesi çok tutucu.
Ne yapmamı istiyorsun, kızım?
Bizimle yaşa. İç dadı ol. Maaşını ben vereceğim. Böylece torununu görebilirsin. Ama kimseye asla, hiçbir şartta, annem olduğunu söylemeyeceğine söz ver. Herkes için Meryem olacaksın ajansın gönderdiği kadın.
Onayladım.
Çünkü anneyim. Çünkü torunumu hiç görememek, gururumdan daha çok acıtıyordu içimi.
İki yıl boyunca bu yalanın içinde yaşadım.
Emre iyi bir adam.
Günaydın Meryem Hanım, der her sabah. Küçük Hamzaya böyle güzel baktığınız için teşekkürler. Onsuz ne yapardık bilmiyorum.
Ama Sıla celladım gibi oldu.
Emre evde yokken, sertliği iliklerime işlerdi.
Meryem, çocuğu öpme, hijyen değil.
Meryem, ninni söyleme, klasik müzik istiyorum.
Meryem, misafir gelince odanda dur, görünmeni istemem.
Susardım, Hamzaya sarılırdım. O, benim güneşimdi. Sınıfları, kibri bilmezdi. Yalnızca kollarımda huzur bulurdu.
Dün, Hamzanın ikinci yaş günüydü.
Bahçeli parti. Renkli balonlar. Şık insanlar. Kahkahalar, şampanya.
Ben gri formamla çocuğun arkasındaydım.
Sıla ışıl ışıl parlıyor, mükemmel hayatını gösteriyordu.
Keşke ailem yaşasaydı da torunlarını görebilseydi, dedi yanındaki hanıma.
O sıra Hamza düştü, dizi kanadı, ağlamaya başladı.
Sıla koştu ama Hamza onu itti.
Kollarını bana açtı ve yüksek sesle haykırdı:
Babaanne! Babaanne istiyorum!
Başına toplanan insanlar bir anda sus pus oldu.
Emre kaşlarını çattı. Sıla beti benzi attı.
Ne dedi çocuk? diye sordu birisi.
Hiç, öylesine Dadıya öyle diyor sevimetinden, dedi Sıla aceleyle.
Hamza bana uzandı Babaanne, öp geçsin.
Aldım kucağıma, kendimi tutamadım.
Burdayım, canım.
Sıla gözleriyle yakarak beni izledi, çocuğu kollarımdan çekip aldı.
İçeri geçin! Eşyalarını topla! Kovuldun!
Emre araya girdi.
Neden onu kovuyorsun? Çocuk onu çok seviyor.
Çünkü haddini bilmez oldu! diye bağırdı Sıla.
Emre gözlerime baktı.
Meryem Hamza size neden babaanne diyor?
Kızıma baktım gözleriyle yakarır haldeydi.
Hamzaya baktım.
Emre Bey, dedim usulca, Çünkü çocuklar hep gerçeği söyler.
Her şeyi anlattım.
Fotoğrafları gösterdim. Yalanlar döküldü ortaya.
Emrenin gözlerindeki kırgınlık, öfkeden beterdir.
Fakirliğini umursamıyorum, dedi Sılaya, Ama anneni inkâr etmeni affedemem.
Bana döndü.
Burası sizin de eviniz.
Hayır, dedim. Benim yerim, ismimin ayıp olmadığı yerdir.
Hamzayı öptüm.
Ve çıktım.
Bugün kendi evimdeyim. Mis gibi taze ekmek, sıcaklık var.
Acı çekiyorum. Torunumu özlüyorum.
Ama adımı geri aldım.
Bunu hiç kimse benden alamaz artık.
Peki, sence aşk uğruna böylesi bir yalan mübah mı, yoksa hakikat er ya da geç kendine yol bulur mu?




