Babamı, henüz hayattayken kaybettim. Yapabileceğim en ağır itiraf bu. Ne bir trafik kazasında kaybettim onu, ne de bir hastalık aldı elimden.

Babamı henüz hayattayken kaybettim. Evet, itiraf ediyorum, bu anlatması en zor şey. Onu ne bir trafik kazasında kaybettim, ne de bir hastalık aldı elimden. Bizzat ben, kendim çıkardım onu hayatımdan. Çünkü bir ara öyle bir kafaya girdim ki, artık bana lazım olmadığını düşündüm.

Küçük bir kasabada, Kırıkkalenin hemen yakınlarında büyüdüm. Babam kamyon şoförüydü, elleri her daim çatlamış ve sessiz sakin bakışlı adamlardan. Kelimeyle pek işi yoktu. Sevgisini gösterecekse, oturur musluk tamir eder, bahçeyi çapalar, sabah beşte ayakta olur ama tek off demezdi. Çocukken bana bu, dünyanın en doğal şeyi gibi gelirdi. Ergen olunca ise gözüme batmaya başladı.

Babamdan utanır olmuştum. Eski minibüsünden, kışın bile çıkarmadığı o eskimiş kabanından, basit konuşmasından Daha fazlasını istiyordum. Büyük şehir, takım elbise, plaza hayatı, saygı göreceğim bir ortam İstanbula üniversite kazanınca kendi kendime söz verdim: bir daha o hayata dönmeyeceğim!

Babam elimden geleni ardına koymaz, bana para yollar; o paranın kaç uykusuz geceyle çıktığını ben bilirdim. Ama kabul etti mi ettim, arayıp teşekkür ettiğim nadirdi. Hep yoğundum, ya vizeydi, ya part-time iş, ya yeni bir arkadaş grubu Konuşmalarımız kısa ve soğuktu. Hep acelesi olan bendim. İçimden hep Ya ne anlatacak ki babam yine? derdim.

Okul bitince büyük bir firmada işe girdim. Maaş iyiydi, sıfırdan araba aldım, kredili tabii! Artık yalnızca bayramlarda kasabaya uğrar oldum. Onda da bir gözüm hep saate bakardı. Babamın eski alışkanlıkları, bana verdiği hayat tavsiyeleri, her zamanki basit soruları sinirimi bozuyordu bana kalırsa her şeyini geride bırakmıştım, bir tek babamı bırakmayı becerememişim!

Bir akşam, yine tam Ramazan Bayramından önceydi, annem panikle aradı. Babam felç geçirmiş. Ayaklarım yerden kesildi tabii. Hemen hastaneye koştum, içimde bir yer tamamen koptu sandım.

Hastanede onu görünce gerçek vurdu: Çocukluğumun kuvvetli adamı, öylece yatakta çaresizdi. Sol tarafı tutmuyor. Gözlerinde alışık olmadığım bir şey vardı: Korku. Ve derin bir hüzün.

İlk başta görev duygusuyla sık sık memlekete gitmeye başladım. Anneme yardım ediyordum, babamı fizik tedaviye götürüyordum, evrak işlerine koşturuyordum. İşim aksadı, patron paslı bir laf soktu: Önceliğini seç diye. O gün, ilk kez gerçekten düşündüm: Benim için gerçekten önemli olan ne?

Bir gün bahçede, babamın yanında otururken taze biçilmiş çim kokusunu içime çekiyordum. O, yavaşça, zorlanarak elini hareket ettirmeye çalışıyordu. Gözlerinde yaş birikmişti; acıdan değil, çaresizlikten. Bir tokat gibi indi o anda bana gerçek. Ben yıllarca babamdan utanırken, o sabırla benimle hep gurur duymuş. Komşulara hep başarılarımı anlatmış, her fotoğrafımı saklamış.

Ona neredeyse hiçbir şey vermemişim aslında; ne zaman, ne ilgi, ne teşekkür. Hep bir yerlere yetişmeye çalışmışım, hayatımı kasabanın dışında kurmaya çalışırken beni oraya gönderen adamı unutmuşum. Onun fedakarlığı olmasa ne üniversite kalırdı, ne iş, ne araba.

Babam zamanla biraz toparlandı. Bastonla yürümeye başladı, konuşması hâlâ yavaştı ama aklı berrak. Ama asıl değişen ben oldum. Kasabada daha çok vakit geçirip bahçede çalışmaya başladım. Babamın bana yüz kere anlattığı, eskiden sıkıldığım yol hikayelerini bu defa gerçekten dinledim. Onlarda bulduğum hayat dersi, hiç gittiğim seminerde yoktu.

Gördüm ki, adamlık makam ya da maaşla olmuyormuş. Hayat, yanında olman gerekenlere vakit ayırmakla, sevgiyi bekletmemekle, insanını zaten yanımda diye hafife almamakla alakalıymış.

Artık babam emekli, evin işleri bana kaldı. Ama bunu zorunluluktan değil, minnetten yapıyorum. Bazen diyorum ki, az daha babamı sonsuza kadar kaybedecekmişim üstelik ona değer verdiğimi hiç belli etmeden.

Bir süreliğine babamı gözümden ve kalbimden atmıştım, çünkü hırslarım gözümü kör etti. Ama hayat bana yeni bir şans verdi. Bana gösterdi ki, anne babalarımız sonsuz değil ve onlarla geçen zaman, iş hayatındaki her türlü başarıdan kıymetli.

Şunu da tam öğrendim: Başarının en güzel tarafı, paylaşacak birinin olması. En büyük ihanet, başkasına değil, seni karşılıksız sevenlere, çocukluğundan beri arkanda duranlara oluyor; sen onlara sırt çevirirken başka yerlerde takdir arıyorsan, asıl kaybeden sensin.

Rate article
Lifequest
Babamı, henüz hayattayken kaybettim. Yapabileceğim en ağır itiraf bu. Ne bir trafik kazasında kaybettim onu, ne de bir hastalık aldı elimden.