Geçmişin Gölgeleri Valentina Hanım, Beyoğlu’ndaki küçük kitapçısında Dostoyevski’nin eski ciltlerin…

Geçmişin Gölgeleri

Ayşe Hanım, Beyoğlundaki küçük kitapçısında, eski Orhan Pamuk ciltlerinin tozunu dikkatle siliyor. Dışarıda yağmurlu İstanbul sabahı, kasvetli bir Ekim gününde, Ayşenin içi acıyla dolu; İsmailin cenazesinden üç ay geçti.

Size bir mektup var, postacı cam kapıyı tıklatıp, Ayşeye geri dönüş adresi olmayan beyaz bir zarf uzatıyor. Buraya imza lütfen.

Ayşe şaşkın bir şekilde kaşlarını kaldırıyor. E-posta çağında hâlâ kağıt mektup almak zaten nadir, anonim mektup ise hepten tuhaf. Okuma gözlüğünü takıp, zarfı hemen tezgahın başında açıyor.

Sayın Ayşe Hanım, yas sürecinizde sizi rahatsız ettiğim için üzgünüm. Ama vicdanım artık susmamı kabul etmiyor. Merhum eşiniz İsmail Bey, son yirmi yıl boyunca çift yaşam sürdü. Gerçekleri bilmek isterseniz, yarın saat ikide, İstiklal Caddesindeki Filozof kafede buluşalım. Kırmızı bir atkı takacağım. Size acı verdiğim için özür dilerim.

Ayşenin elleri titriyor, mektup yere düşüyor. Kasaya oturuyor; oda, gözü kararıp dönerken, içi çözülüyor. İsmail? Her sabah üniversiteye giderken ona alnından öpüp veda eden adam? Akşamları Nazım şiirleri okuyan adam? O kaçınılmaz kalp krizine, Ahmet Hamdi Tanpınar dersi sırasında yenik düşen kocası?

Bu bir hata olmalı, fısıldıyor boş kitapçıda Ya da birinin kötü bir şakası…

Ama şüphe tohumu ekildi bile. Ayşe, gece boyunca yatağında dönerken aklına son yıllardaki tuhaflıklar geliyor. İsmailin konferanslara sık gidişleri, kısa ve soğuk anlatımlar… Balkon konuşmaları, ilk elden aldığı banka ekstreleri…

Ertesi gün tam saat ikide, Ayşe Filozof kafeye giriyor. Köşe masada, otuz yaşlarında bir kadın; narin, göğüsleri hüzünlü bakışlarla dolu, boynunda parlak bir kırmızı kaşmir atkı. Ayşeye uzanıyor:

Ayşe Hanım? kadın ayağa kalkıyor. Benim adım Selvi. Geldiğiniz için teşekkür ederim.

Kimsiniz? Ayşenin sesi hem öfkeli hem şaşkın. Eşim hakkında böyle şeyler yazmaya nasıl cüret edersiniz?

Selvi, çantasından yıpranmış bir fotoğraf çıkarıyor. İsmail, on beş yıl genç haliyle, yanında bir kadın ve kucağında bir çocuk var.

O benim annem, diyor Selvi fısıltıyla. Bebek ise benim. İsmail Bey… babamdı. Gerçek babam değil ama beş yaşından beri beni büyüttü. Annem geçen yıl kanserden öldü. Vefat etmeden önce, size her şeyi anlatmamı istedi ama ben… İsmail yaşarken yapamadım.

Ayşe, ayakta durmakta zorlanıyor. Garson su getiriyor fakat elleri o kadar titriyor ki içemiyor.

Mümkün değil, nefesini tutuyor. Kırk beş yıllık evliliğimizde hiç sır yoktu.

Sizi hep sevdi, Selvi öne eğiliyor. Sizi öyle şefkatle anlatırdı ki… Ama annem… ona muhtaçtı. Akli rahatsızlığı vardı. Gerçek babam bizi terk edince intihara kalkıştı. İsmail Bey annemin yüksek lisans hocasıydı. Onu kurtardı ve… sonra ayrılamadı.

Yirmi yıl, Ayşe başını sallıyor. Yirmi yıl boyunca bana yalan söyledi.

Yalan değil, Selvi itiraz ediyor. Sadece… iki arada kaldı. Annemin tedavi masraflarını, benim üniversitemi ödedi. Her akşam yine size döndü. Annem onun evli olduğunu hep biliyordu. Fazlasını istemedi.

Ayşe o kadar hızlı kalkıyor ki suyu devriliyor.

Düşünmem gerek. Bir daha beni aramayın.

Kafeden aceleyle çıkıyor; yağmur, yüzüne karışan gözyaşlarıyla yağıyor. Kırk beş yıl evlilik, bir hayal miydi?

Evde Ayşe aramaya başlıyor. İsmailin bütün çekmecelerini, evraklarını karıştırıyor. Eski bir evrak çantasında, astarın altında bir banka kasası anahtarı ve P. S. Gündüz adına bir makbuz buluyor İsmailin annesinin hiç kullanmadığı kızlık soyadı.

Bankada, ölüm belgesi ve miras evraklarıyla kasaya ulaşıyor. İçeride belgeler var: Küçükçekmecede kiralanan bir daire sözleşmesi, Elif Selvi adına bipolar bozukluk raporu, Selvinin çocukluktan üniversite mezuniyetine kadar çekilmiş fotoğrafları ve İsmailin günlüğü.

Ayşe bankanın soğuk kasasında yere oturup okumaya başlıyor.

Ben ahlak yoksunuyum. Biliyorum. Ama başka türlü olamıyorum. Ayşe, benim ışığım, desteğim, gerçek hayatım. Ama Elif ve Selvi… bensiz yok olacaklar. Elif, ayrılmak istediğimi söyleyince yine intihara kalkışıyor. Selvi… o kız bana baba gözüyle bakıyor. Nasıl bırakırım onu?

Bugün Selvi Boğaziçinde filolojiye başladı. Benim gibi edebiyatçı olmak istiyor. Onunla gurur duyuyorum ve kendimi içten içe suçluyorum. Ayşe ağladı neden diye sordu. Kürk Mantolu Madonnayı okuyordum dedim. Gerçekten de, kendi bölünmüş hayatıma ağlıyordum.

Elif ölüyor. Kanser. Doktorlar aylarla sınırlı, diyor. Benden tek bir şey istedi: Ondan sonra Ayşeye her şeyi anlatmamı. Söz verdim ama biliyorum, yapamayacağım. Korkaktım, hep korkak oldum.

Son not, İsmailin ölümünden bir hafta önce yazılmıştı:

Kalbim artık dayanmıyor. Gerçekten. Doktor ameliyat lazım dedi ama biliyorum, bu ceza. İki hayat yaşadım ve kalbim şimdi paramparça. Ayşe, eğer bir gün bunu okursan beni affet. Her saniyede seni sevdim. Ama hasta bir kadını ve bir çocuğu bırakamadım. Bu yaşlı ve zayıf adamı affet.

Ayşe günlüğü kapatıyor. Kırk beş yıl nedenli bir hayatı sorguluyor. Gerçekler yoksa bile, İsmail gerçekten sevgisini kaybetmedi, sadece içinde çıkmazda kaldı mı?

İsmailin yorulmuş ama daima şefkatli gözlerini, hastanedeyken elini tutuşunu, ona şiir okunuşunu, esprilerine gülümsediğini hatırlıyor.

Akşam Ayşe, İsmailin üniversiteden eski arkadaşı Sait Beyi arıyor.

Sait, biliyor muydun?

Uzun bir sessizlik.

Ayşe… evet, biliyordum. Benden gizli daire kontratında şahide olmamı istemişti. Özür dilerim.

Benden niye gitmedi? Ayşenin sesi titriyor.

Çünkü sizi sevdi. Vallahi, size tapardı. Ama o kadın… defalarca intihar etmeye çalıştı. İsmail, birinin ölümüne sebep olmayı hiç kabul edemedi. Sonra bir kız çocuğu ortaya çıktı, ona baba dedi…

Ayşe telefonu kapıyor. Pencereye gidip, akşam İstanbula bakıyor. Şehir, yağmurla parlayan ışıklar içinde büyülü görünüyor.

Bir hafta sonra, Ayşe kitapçıda Selviyle buluşuyor.

Bana anlat, diyor Ayşe. O hayata dair, bilmediklerimi…

Selvi saatlerce anlatıyor. İsmailin ona bisiklet sürmeyi öğrettiğini, ödevlerde yardım ettiğini, annesi depresyona girdiğinde teselli ettiğini, mezuniyetinde ağladığını…

Sizi hep anlatırdı, itiraf ediyor Selvi. Size melek derdi. Kendi değerine layık olmadığını söylerdi.

Hata ediyordu, Ayşe gözyaşlarını siliyor. Ben onun kadar güçlü birine layık değilim. Yirmi yıl boyunca aşk ve sorumluluk arasında kırılmadan kalabilmek, büyük bir cesaret ister.

Hiç kızgın değil misiniz?

Çok kızgınım. Ama… anlıyorum. Hayat, tatlım, nadiren siyah-beyazdır. Hele aşk ve vicdan söz konusuysa.

Ayşe raflardan bir Chekhov kitabı çıkarıyor.

Köpekli Kadını çok severdi. Şimdi nedenini anlıyorum. Al, onun özel kopyasıdır.

Selvi titrek ellerle kitabı alıyor.

Ayşe Hanım, gerçekten üzgünüm…

Gerek yok, Ayşe elini tutuyor. Senin suçun yok. Hiçbirimizin yok. İsmail de dahil, o sadece iyi bir insan olmaya çalıştı.

Selvi gidince, Ayşe uzun süre boş kitapçıda oturuyor; İsmaili, yüklerini, aşkını ve karmaşık hayatını düşünüyor.

Ayşe, İsmailin günlüğünü açıp son sayfaya şunları yazıyor:
İsmail, sevgilim. Her şeyi öğrendim, her şeyi anladım. Sana kızmam. Hatta, seninle gurur duyuyorum. Yüklendiğin yük çoğu kişiyi ezebilirdi. Huzurlu uyu. Sırlarin bende kalacak, anın ise tertemiz. Selviye sahip çıkacağım. Neticede, o senden bir parça ve artık hayatımın da parçası…”

Ayşe günlüğü kasaya kaldırıyor. Yarın başka bir gün olacak. Hayatı, kocasının hatırasını ve belki Selvide kaybettiği kızı bulacak.

Hayat devam ediyor karmaşık, sırlarla dolu ama gerçek. Ve aşk her şeyden, ölümden bile güçlü…

Rate article
Lifequest
Geçmişin Gölgeleri Valentina Hanım, Beyoğlu’ndaki küçük kitapçısında Dostoyevski’nin eski ciltlerin…