Kayınvalide
Gülşen Hanım, heykel gibi bir kadındı. Yürüyüşü adeta bir marş, bakışı ise delici bir bakıştı. Konuşmaz, sanki atasözü söylerdi. Bir kaideye koysan, kadın değil anıt olurdu.
Şehrin en büyük gıda toptancısını yönetirdi; geçmişinde iki kere kabadayılıktan, bir kere de istemeden vuku bulan bir olaydan dolayı cezaevini görmüşlüğü vardı. Bu aralarda dünyaya gelen üç kızın annesi ve tabii ki üç damadı da vardı.
Gülşen Hanım, damatlara düğünden sonra haklarınız ve görevleriniz başlıklı bir liste okur, ihlallerin karşılığını da söylemeden geçmezdi.
Ama küçük çaplı tartışmalara girmez, sinirlerini ziyan etmezdi. Kızlarına ise kesin kurallar koydu: Ufak şeyler için beni aramayın, kendi derdinizi kendiniz çözün! Sadece bir şey veya biri ortadan kaybolursa ya da bir ceset saklanıp saklanması gerekirse aramak serbestti.
Damatlar, kayınvalidenin bu müdahale etmeme politikasını değerli bulur, asla bulaşmazlardı. Onu karşıya almak pahalıya patlardı; çünkü affektle işlenen cinayet ifadesi adeta alnına yazılıydı.
Fakat Gülşen Hanımın en küçük damadı İbrahim, kayınvalidesine pek yanaşmazdı, haliyle korkmaz da, kendi ailesiyle başka bir şehirde yaşamanın özgürlüğüne güvenirdi. Ta ki patronunun cumartesi günü planladığı eğlenceye katılmaya karar verene kadar. Patronu, şirketten üç çalışanla birlikte saunada buluşmayı teklif etti.
İbrahim eve, İşler biraz uzadı, işte kalıp tamamlamam gerekenler var, diye haber verdi. Deneyimli arkadaşlar, daha yaratıcı ve inandırıcı bahaneyle yola çıktılarbiri evden oltasını ve çadırını alıp balığa gidiyorum dedi, hatta eşine bir kova canlı balık bile sipariş etti. Diğerleri ise gece tank oyunları için bilgisayarlarını yanına almıştı. Patron ise saunaya gitmeyi eşinden saklamıyordu.
Gece yarısı yaklaşırken içki ve sauna ortamı iyice sıkıcı hale geldi ve erkekler ortamı renklendirmek adına bir araya para toplayıp iki hayat kadını çağırdılar. Paraları yalnızca iki kadına yetti ve ikisi de o kadar vasat çıktı ki, patron biriyle değiştirsek mi dedi ama grup Daha çok vodka alalım, diye kararlaştırdı.
Gece yarısı, Gülşen Hanımın en küçük kızı Zeynep iyice telaşlandı ve annesini aramaya karar verdi.
– Hızlı söyle, işim başımdan aşkın, tır indirmekle uğraşıyorum, – dedi Gülşen Hanım.
– Anne, İbrahim işten gelmedi, telefonu kapalı, iş telefonu da cevap yok, ne patrona ne arkadaşlarına ulaşamıyorum! Başına bir şey mi geldi acaba, anne!
– Off, kızım, rahat ol! O işi ben hallederim!
Gülşen Hanım depocuya talimat verip arabasını hazırladı, yola döküldü ve giderken birkaç telefon etti.
Yarım saat sonra damadının hangi saunada, kimlerle olduğunu öğrendi; bir saat sonra şehre ulaştı, bir on beş dakika sonra yanında paniklemiş bir sauna çalışanı ile ortama girdi. Şirket grubu şaşkına döndü, damat ise ciddi bir alibigöz alıcı morluklar ve kırık bir dişelde etti.
Patron durumu kontrol etmeye çalıştı:
– Hanımefendi, siz kendinizi ne sanıyorsunuz?! Kim olduğunuzu zannediyorsunuz?! Polise haber veriyorum!
Ah, o Gülşen Hanımı tanımıyordu! Damadı dövmeyi bırakıp bir eliyle masadan bıçak kaptı, ötekiyle patronun boğazına yapıştı:
– Hadi, deneyin bakalım! Diline sahip ol! Ben bu keratanın kayınvalidesiyim!
– Susun, şakşakçılar! – dedi bıçak görünce sinen hayat kadınlarına ve bıçağı çevire çevire damadına yöneldi.
– Ne diyorsun, İbrahim Bey, galiba donunda bir huzursuzluk var?
– Anne! – diye ağladı İbrahim, köşeye sığındı, – Bunu yapmazsın!
– Peki, beni durduracak ne var?
– Kızınıza ihanet etmedim! Onlara sorabilirsiniz!
Gülşen Hanım hayat kadınlarına baktı.
– Kimse aldatmadı, – dedi patron, boğazını ovuşturarak.
– Görüyorum zaten, ne biçim kadınlar bunlar! Niye böylelerini aldınız?
Bir bardak votka doldurup damadına verdi:
– İç, uyuşturucu niyetine.
İbrahim bardakla dişini vurup bir dikişte içti.
– Ne biçim karmaşa bu? Söyleyin bakalım!
– Dinlenmek istedik, – dedi patron, – ama olmadı, sıkıldık. Kadınlar da pek kötü çıktı.
Masaya oturup, bir suklogba diliminden büyük bir parça kesip ağzına attı:
– Hayal gücünüz sıfır, çocuklar, – dedi Gülşen Hanım çiğneyerek. – Bu ne? – Oltaya bakarak sordu, – Seks dükkanından mı aldın?
– O benim alibim, – seslendi balıkçı.
– Bu da mı? – Kovayı tekmeledi.
– Evet.
– Fena düşünmemişsin. Siz olmasaydınız ben ne yapardım, saçma sapan çocuklar! Ama şanslısınız!
Balığı havuza döktü, balıklar hemen dağıldı.
– Alın, – balıkçıya ve tankçıya birer olta uzattı, – balık tutacaksınız. Hadi, kadınlar, çabuk havuza ve paraları hak edin!
Hayat kadınları aceleyle havuza atladı.
– Kurallar şu: erkekler oltayla, kadınlar elle balık tutacak. Kim balık tutarsa o buradan hasarsız çıkacak.
– Sen, – diğer tankçıya parmağıyla gösterdi, – sonuçları kaydedeceksin. Patron ile ben ise bahis oynayacağız. Ben sarı mayolu kadına oynuyorum, ilk balığı o tutacak.
– Yok öyle şey! – dedi patron. – Ben Merte oynuyorum, o tutar! O zaten balıkçı.
– Sarı mayoluuu! – diye seslendi Gülşen Hanım, – İlk sen tutarsan çıkışta günlük bir bonusun var!
– Ya bana ne vereceksin? – dedi diğer hayat kadını.
– Sen de daha çok tutarsan bonusunu alırsın.
Yarım saat sonra sauna çalışanı kapıdan kafayı uzattı, içerisi kıyamet; bağırış, gülüş, çığlık Kadınlar çıplak ellerle balık tutmaya çalışıyor, Mert ekmekle balık peşinde, tankçı hayat kadınının peşinde, İbrahim ise diğer tankçıyla birleşip büyük bir havluya dalıp balık yakalamaya çalışıyordu. Patron ise havuzun başında heyecanla yönetiyordu.
Gülşen Hanım, kızına mesaj attı: İbrahime evinde dönünce saldırmışlar, biraz dövmüşler ama yaşıyor, polise ifade veriyor şu an. İş bitince eve getireceğim. Sonunda ise bir öpücük ve anne imzası vardı. Evet, kızının huzuru, damadın kırık dişinden ve Gülşen Hanımın sabaha kadar uykusuz kalmasından daha önemliydi. Yine de İbrahimin hesabına diş operasyonu için hatırı sayılır miktarda Türk Lirası gönderdi, suçsuzdu ama bundan sonra akıllanır diye düşündü.




