Bir hafta önce, ilk aşkımı tekrar gördüm onun eşinin cenazesinde ve o günden beri hayatım altüst olmuş gibi hissediyorum. Kırk yaşındayım, iki yıl önce boşandım, iki çocuğum var. Aşkla ilgili her şeyi yaşadığımı, defteri tamamen kapattığımı düşünüyordum. Oysa onu bir daha görmek yetti; demek ki bazı hikâyeler asla tamamen bitmiyor.
On yedi yaşındaydım birlikte olduğumuzda. O, benim ilk ve gerçek aşkımdı. İçimi yakan, mektuplar yazdıran, ortak bir gelecek hayalleri kurduran o duygudan bahsediyorum. Ama ailem onu asla kabullenmedi. Okulu bitirmedi, oto tamircisi, geleceği yok, sen daha iyisini hak ediyorsun dediler. O kadar çok baskı gördüm ki sonunda ayrıldım. Ona olan sevgim bitmediğinden değil, kendimi mecbur hissettiğimden ayrıldım. Az sonra beni İstanbula okumaya gönderdiler ve bambaşka bir hayata başladım.
Yıllar geçti. Üniversiteyi bitirdim, evlendim, iki çocuk sahibi oldum, ailemi kurdum. Dışarıdan bakınca her şey güzel görünüyordu ama evliliğim yürümedi ve sonunda boşandım. Bir süre önce çocuklarımla birlikte, kendi köyüme dönmeye karar verdim. Eski okul arkadaşlarımla, komşularımla, tanıdıklarla tekrar görüşmeye başladım ama onun adı hiç geçmedi. Hiç sormadım. Bunun sebebi korku muydu, saygı mıydı, yoksa bu hikâyeye dokununca canım yanacak diye mi bilmiyorum.
Geçen haftaya kadar Bir arkadaşım mesaj attı: Onu duydun mu? Önce anlamadım. Sonra Eşi vefat etti, arkadaşları cenaze için çiçek ve bir selamlama organize ediyorlar, sen de ister misin? dedi. Üzerine dakikalarca telefona bakıp ne cevap vereceğimi bilemedim.
Cenazeye gittim, sebebini bilmiyorum içimde bir his vardı, gitmem gerekiyordu. Tabutun başında onu ağlamaktan kızarmış gözlerle izlerken, yorgun yüzüne bakarken, kalbimin tam ortasında bir sızı hissettim. Artık o on yedi yaşındaki çocuk değildi ama hâlâ aynı insandı. Uzakta göz göze geldik. Sarılmadık. Konuşmadık. Sadece gözlerimiz buluştu. Ve bu kadarı bile içimde her şeyi altüst etmeye yetti.
O günden beri sürekli onu düşünüyorum. Bir zamanlar ne olduğumuzu, bize neler yaşatmadıklarını, daha dik başlı olsam hayatımın nasıl değişeceğini sorguluyorum. Böyle bir acı yaşarken, onun yasının ortasında bu duyguları yaşadığım için kendimi suçlu hissediyorum. Yaklaşmak istemiyorum, rahatsız etmek istemiyorum, hiçbir şeyi karıştırmak istemiyorum. Zaten sosyal medyada da irtibatımız yok. Konuşmadık bile. Her şey sadece kafamda ve kalbimde dönüp duruyor.
Ve şimdi kırk yaşında, iki çocuklu, derli toplu bir hayatı olan ben tekrar o on yedi yaşındaki aşık kız gibi hissediyorum. Bilmiyorum bu bir nostalji mi, yaşanmayan bir hayatın yasını mı tutuyorum, yoksa ilk aşk gerçekten insanı mezardan çıkarır gibi mi? Ne düşünüyorsunuz? Bir yol gösterene öyle çok ihtiyacım var kiO akşam, çocuklarımı yatırdıktan sonra mutfakta tek başıma oturup çayımı içerken, yıllardır ilk defa iç sesimi susturmadan, kalbimin tam nerede acıdığını dinledim. Geçmişin yükünü, pişmanlıkları, hayatı boyunca yaptığı doğru ve yanlış seçimleri hepsini masanın üzerine koyup seyrettim. Sonra bir şey fark ettim: Artık kimseye hesap verme mecburiyetim yoktu. Kimseye kendimi kanıtlamak zorunda değildim. Canım acıdığında ya da özlediğimde utanmam gerekmiyordu. Yıllar önce sahip olamadığım cesaret, belki şimdi içimde yeni yeni filizleniyordu.
Telefonumu elime aldım, titreyen parmaklarla eski okul arkadaşımın numarasını tuşladım. Onun nasıl olduğunu biliyor musun? diye sordum. Duraksadı, sonra Zor günler geçiriyor, ama kimseyi istemiyor çevresinde. Dinlenmek, yasını yaşamak istiyor dedi. Ona selam iletebilir misin? Yalnız olmadığını bilsin isterim. Eğer isterse bir gün bir çay içmek Konuşmak Sadece dostça. Kalbimin atışlarını bastırmaya çalışarak telefonu kapattım.
Cevap gelip gelmeyeceğini, bu hikâyenin yeniden mi başlayacağını, yoksa sonsuza kadar orada tamamlanmamış, biraz buruk ama tertemiz kalıp kalmayacağını bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bazı kapıların hep aralık kaldığı. Belki de aşk dediğimiz şey, ikinci baharı beklemeden, arada bir esen nostalji rüzgârıyla bile içimizi ısıtmaya devam ediyor.
O an, geçmişin suçluluğunu bırakıp yalnızca o hissi kalbimin hâlâ atabildiğini sevdim. Belki yıllar sonra da, bugünü, mutfakta yalnızca kendim için umut ettiğim o küçük cesareti hatırlayacağım.
Ve belki, onun da hayatına bir gün biraz tebessüm, biraz huzur olurum. Şimdilik bildiğim tek şey şu: Bir hikâye tamamlanmasa da, umut uzun bir veda mektubu gibi hep içimizde kalıyor. Ve belki, bu bile yeterlidir.




