Günlük 12 Mart, İstanbul
Bugün her şeyin kusursuz olması gerekiyordu. Fırını önceden ısıttım, ellerimi hafifçe una buladım ve patatesli poğaçaların sonuncusunu tepsiye yerleştirdim. Mutfaktaki saate baktım; tam zamanında yetişiyordum. Poğaçalar güzelce kabarmalıydı, altın sarısı olmalıydı. Çünkü Erkan en çok böyle severdi.
Bir zamanlar hayatım huzurlu, sade geçerdi. Yalnızlığa alışmış, bunun artık değişmeyeceğine kendimi inandırmıştım. Ama o gün iş görüşmesine uzun boylu, kendinden emin bakışlı bir adam geldiğinde her şey değişti. Birden içimde bir şeyler kıpırdadı. Erkan’ın varlığı hayatıma güven dolu bir sıcaklık getirdi ve ben, hiç beklemediğim kadar ona bağlandım.
Aşk, düğün, tam oldu derken iki yıl geçmişti. Bir akşam Erkan valizini hazırladı ve sadece Bir ay Adanada işim var, merak etme, dedi. O bir ay bir yıla uzadı. Neredeyse hiç aramadı, mesajları kısaydı, ruhsuzdu. Onu bekledim, kendimi avutmaya çalıştım, inandım. Ta ki bir tanıdık, tesadüfen Erkanı Bağdat Caddesinde gördüm, yanında bir kadın vardı, diyene kadar. Meğer adam hiç İstanbuldan çıkmamış. O an her şeyin yalan olduğunu anladım. Kavga da edebilirdim, hesap da sorabilirdim. Ama yapmadım. Beklemeyi tercih ettim. Çünkü intikam sessizliği sever.
Tam bir yıl sonra birdenbire telefonum çaldı. Erkan arıyordu. İş bitti, bu akşam eve geliyorum, dedi. Konuşmanın sonuna doğru, sanki önemsiz bir şeymiş gibi ekledi: Senin o meşhur patatesli poğaçalarını özledim, yaparsın değil mi?
Öğleden sonra fırının başında her zamanki gibi dikkatliydim. Ama bu defa bir poğaçanın içine patates değil, çok ince cam kırıkları koydum.
Akşam, Erkan elini kolunu sallaya sallaya, sanki hiçbir şey olmamış gibi eve döndü. Mutfaktaki tabureye oturdu, bacak bacak üstüne attı ve gülümseyerek tepsideki sıcak poğaçalara baktı. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Geldi, ağzına büyük bir ısırık aldı. Yüzü anında bembeyaz oldu, gözlerinde korku okudum. Böyle bir intikamı beklemiyordu.
Daha yutamadan poğaçayı ağzından çıkardı ama geçti artık. Ağzı kan doldu, dili ve diş etleri kesilmişti, acı şimşek gibi çaktı.
Erkan masaya tutundu, neredeyse yıkıldı. Boğazıma bir öfke oturmuştu ama sesim sakindi:
Bu, yalanların ve ihanetinin bedeli, dedim. Bir dahaki sefere kandırmaya kalkışırsan, bu acıyı unutma.
Sadece hırıltı geldi ağzından, boğuk bir şekilde telefona uzandı. Ben ise tek kelime etmeden paltomu aldım, önceden hazırladığım valizi yanıma çektim ve kapıya yöneldim.
Ne ambulans çağırdım ne de ona bir söz daha söyledim. O mutfakta, ağzındaki acı ve içinde ezici bir pişmanlık ile kaldı. Ben ise arkamı dönmeden o evden ve o adamdan sonsuza kadar ayrıldım.
O gün öğrendim: Karşılıksız güven ve sevgi, en büyük ihaneti getirir. İnsan bazen, suskunluğun dilini kullanarak her şeyi anlatabilir. Artık kendim için yeni bir hayat var. Çünkü affetmek bazen, sadece kendini bırakıp gitmektir.



