Gülşen

Babası üç kız sahibi bir adammış. İkisinin güzelliği dillere destan, gören hayran kalırmış; üçüncü kız ise minik, zayıf ve kamburmuş, ama gözleri öyle pırıl pırıl parıldarmış ki… Ne tarlada çalışması kolay olurmuş, ne de evde ablalarına yetişebilirmiş; güçsüzmüş çünkü.

Büyük ablalar, Ayşegül ve Derya, talipten geçilmezmiş, köylünün delikanlıları evin kapısından ayrılmazmış. Ama en küçükleri Gülsa, hiç kimsenin gözüne ilişmezmiş. Ablalar başlamışlar söylenmeye:
Gülsayı evlendirmeden biz de evlenmeyiz!

Günler geçmiş, aylar geçmiş, Gülsaya kimse talip olmamış. Ablalar ne kadar özenip süsleseler, yanağını allasalar da boşuna. Arkadaşları alaya başlamış:
Gülsaya uygun birini bulana kadar siz de evde kalırsınız!

Gülsa bunları duyunca çok üzülmüş. Kendisi için değil, sevdiklerinden mahcup olduğu için Bir gece kendi kendine demiş ki:
Başkalarının mutluluğunu geciktirmektense evimi terk edeyim. Ben çalışır, ekmeğimi kazanırım. Belki şehirde bir iş bulurum.

Gecenin derinliğinde herkes uyumuşken bir bohça hazırlamış, başını alıp yollara düşmüş.

O gece ay parlakmış, yollar apaydınlık… Gülsa hiç korkmamış. Fakat ormana gelince aklına kurt, ayı gelmiş; yüreği bir an sıkışmış ama yürümeye devam etmiş. Uykusu iyice bastırınca bir fındık ağacının altına uzanıp bohçasını yastık yapmış, başını örterek uykuya dalmış.

Ne kadar sonra, bir balta sesiyle uyanmış. Bir bakmış ki yaşlı, kısa boylu, güçlü bir ormancı ağaç devirmiş, elinde baltayla yanına yaklaşıyor. Gülsa korkmuş ama yaşlı adam gülümsemiş:
Korkma kızım, sana kötülük düşünmem.

Kimsin sen? diye sormuş Gülsa titrek bir sesle.
Ben bu ormanların bekçisiyim, demiş adam; burada yaşıyorum, ağaç işleriyle uğraşıyorum. Buralarda tek başına ne işin var?

Derdini dökmüş Gülsa. Ormancı düşünceli olmuş, sakalını sıvazlamış:
Sen iyi kalpli ve duygulu birisin, belli. Yanımda kal, bana torun ol. Gönlün isterse sonra seni ben şehre götürürüm.

Gülsa sevincinden neredeyse ağlayacakmış, hemen kabul etmiş. O günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar. Gündüz ormancı ormanda dolaşır, Gülsa da kulübeye göz kulak olurmuş. Yapacak pek bir iş de yokmuş, rahatça üstesinden gelirmiş her şeyin.

Yaşlı adam neşeli, iyi yürekli biriymiş. Hayatın her halini görmüş, hikâyelerini ballandıra ballandıra anlatırmış. Zamanla Gülsaya şifalı otları, kökleri, doğru zamanda nasıl toplanacağını, nasıl kurutulacağını, faydalı ilaçlar yapmayı öğretmiş. Gülsa da onun sözünden hiçbir şey kaçırmamış, hepsini öğrenmiş.

Günün birinde yaşlı adam veda vaktinin geldiğini anlamış. Gülsa ağlamaya başlamış ama ormancı demiş ki:
Ağlama yavrum, herkesin vakti gelir. Benim işim bitti, sana bildiğim her şeyi öğrettim. Ben ormana yardımcı oldum, sen de bundan böyle insanlara yardımcı ol.

Adam vefat etmiş, Gülsa onu gömüp kulübeyi terk etmiş.

Köyüne döndüğünde ablası Ayşegül ve Derya iki kardeşle evlenmiş, birlikte büyük bir evde yaşıyorlarmış. Kardeşleri Gülsanın dönüşüne sevinmiş, ona rahat bir oda ayırmışlar. Gülsa onlarla kalıp işlerinde yardım etmeye başlamış. Toprağın nasıl iyileştirileceği, hastalıkların nasıl tedavi edileceği, zararlı otlardan nasıl kurtulunacağı konusunda bildiklerini paylaşmış. Her şey bereketlenmiş; mahsul bol, hayvanlar sağlıklı, kimse hastalanmaz olmuş. Mutlulukları artmış.

Gülsanın yardımseverliği zamanla köyde yayılmış. Ne sorunu olan varsa gelip akıl danışır, herkes ondan iyilik görürmüş. Hiç kimseyi geri çevirmez, karşılık beklemezmiş. Zengin olan bir sepet yumurta verir, yoksul olan teşekkür etmekle kalırmış, Gülsa hepsine gönülden yardım edermiş.

Aynı köyde Kırklatalı Hatça adında yaşlı bir kadın varmış. Büyücülükle uğraşır, insanlar ondan çekinirmiş. Gülsanın ünü arttıkça, herkes ona gitmeye başlayınca Hatçanın yüzüne bakan kalmamış. Hırsından kudurmuş, akıl oyunları kurmaya başlamış. Sonunda yolları Gülsa’ya düşmüş.

Merhaba, Gülsa kızım, demiş. Elim çok fena ağrıyor, yardımına ihtiyacım var.

Gel otur teyze, bir bakayım, demiş Gülsa. Parmağını, elini incelikle kontrol etmiş.

Emin misin, elin ağrıyor? Sağlam görünüyor, bir de öbürüne bakayım, demiş.
Yavrum, şu elimin sızısı yok mu, ne yemek yedireyor ne uyutuyor! diye inlemiş Hatça.

Gülsa başıyla onaylamış.
Bence ciddi bir ağrın yok teyze.
Yoksa yok, dedi Hatça birden, seninle sohbet etmek iyi geldi. Sağ ol kızım. Bak, bir aynacık getirdim hediye, genç bir kızsan, bakına bakına güzelliğine güzellik katarsın.

Sağ ol teyze, der Gülsa, iyi bir söz her zaman kötüsünden daha etkilidir.

Ama Hatça, aynayı verip büyü yapmış, türlü laf üflemiş…

Zaman geçtikçe Gülsanın kamburu azalmış, insanlar bakmış, neredeyse doğrulmuş, aksaklığı kalmamış. Aynaya bakınca da mutlu olurmuş. Hatça, büyüsünün etkisiz olduğunu görünce tekrar gelmiş, bu kez beli, bacakları ağrıyormuş. Ama aslında gerçekten rahatsızlanmaya başlamış. Gülsa ona şifalı kökler vermiş, nasıl kullanacağını anlatmış, Hatça da ona yine bir armağan, kemik bir tarak uzatmış.

Kız güzelliği tarakla parlar, bakımla daha da güzelleşirsin demiş.

Gülsa her zamanki yumuşaklığıyla kabul etmiş:
Sağ ol teyzeciğim. Her verdiğin güzellik dileğinin karşılığını bulsun.

Günden güne Gülsanın yüzü renklenmiş, saçları uzamış, vücudu güçlenmiş. Oysaki Hatça iyice tükenmiş. Elleri kurumuş dal gibi, beli bükülmüş, ayakta duramıyor, yerinden kalkamıyormuş. Sonunda Gülsayı kendi evine çağırmış.

Ayşegül ve Derya, kardeşlerini uyarıp:
Gitme Gülsa, büyücü teyzedir, evinde uğursuzluk vardır! demişler.

Gülsa:
Korkmayın! demiş. Gecenin sözüne sabah aklı gerek!

Ertesi sabah ilk ışıkta kalkmış, arınmak için yüzünü taze suyla yıkamış, yeni elbisesini giymiş. Sepetine ballı petek, bahçeden elma, çeşitli şifalı otlar koyup yola çıkmış.

Ayşegül ve Derya onu görünce şaşırmışlar:
Kız kardeşimsin ama güzelliğin dillere destan oldu. Elbisenden mi, yoksa başka bir mucize mi, hayret ettik!

Gülsa, Hatçanın bahçesine varınca kapıyı açmak istemiş ama kapı yüzüne kapanmış, açamamış.
Teyze! demiş. Aç kapıyı, içeri giremiyorum!

Hatçanın evinden tuhaf sesler gelmiş, içerde uğultu, inleme, tencere sesleri… Farklı farklı sesler bir ağızdan:
Sakın içeri alma! Onu büyü tutmaz, şifa ona dokunmaz, her sözünü iyilikle karşılar! demişler.

Gülsa tekrar çağırmış:
Teyzem, iyi misin? Seni merak ettim, biraz ikram getirdim.

Ama cevap yokmuş; evin içinde karga, kedi, köpek, inek sesleri duyuluyormuş. Ansızın bacadan kara dumanlar yükselmiş, camdan kargalar uçmuş, ev kararmış, yanmış gibi kül olmuş, duman sarmış dört bir yanı. Köylüler su taşımaya koşmuş, kapıyı kırmaya kalkmış, yangın zannetmişler.

Aniden güneş bir bulutun ardından çıkıvermiş, ilk ışık toprağa değince kara duman bir anda kaybolmuş. Evden geriye bir avuç yanık kömür kalmış. Ne ateş varmış, ne yangın; ev, kötülüğün gölgesinde yok olup gitmiş.

Köylüler hemen anlamış:
Hatçanın kötülüğü kendi başına döndü. Gülsaya zarar veremedi, kendi eviyle birlikte ortadan kayboldu!

O günden sonra Gülsa gelin gibi olmuş, herkes ona talip olmuş; köyden iyi yürekli bir delikanlıyla dünya evine girmiş. Dünya gibi huzurlu, tartışmasız bir birlikleri olmuş, ablaları da çok mutluymuş.

Hatçanın yerinde, Gülsanın bıraktığı sepetin civarında, kısa sürede yemyeşil çilekler, ballı böğürtlenler yetişmeye başlamış. Köy halkı oraya gidip sepet sepet toplar, o köşeyi uğursuzluktan çıkarmış. Zamanla, bu bereketli köy, adına yakışır şekilde Böğürtlenli diye anılmış.

Hayatın öğrettiği ise şudur: İyi niyet ve iyilik, insanı ve çevresini güzelleştirir; kötülükse, sahibini dahi yok eder. İyilik eken iyilik biçer; insan yüreğinde güzellik taşıdıkça, tüm dünya onunla güzelleşir.

Rate article
Lifequest
Gülşen