Üç renkli trafik lambası yine o boğuk, neredeyse soluk alan sesiyle kırmızıya döndü. Şehrin milyon kere duyduğu ve yavaşça kanıksadığı bir sesti bu. Bir nefes daha eklendi günün ağırlığına.
Polis arabası, ıslak asfalta bir ıslık gibi sürtünerek usulca durdu.
İçeride Komiser Murat Güneş, düşüncesizce fren pedalına bastı, kavşağa bakmaya bile zahmet etmeden. Bakışları ileriye sabitlenmişti ama zihni bambaşka diyarlardaki çoğu zaman öyleydi son yıllarda.
Sürücü camı, hafifçe aralıktı; şehrin tozunu, egzozunu ve insan yorgunluğunu taşıyan ılık bir rüzgâr içeri süzülüyordu. Murat, bu kokteyli tanırdı, on altı yıldır polisti. Hep aynı sahneler, yüzler ve şehrin senelerdir devirdiği benzer acılar… Önce bir gölge sandı yanından geçen karaltıyı.
Sonra kaldırımdan ayrılıp yavaşça kapıya yaklaşan bir silüet belirdi: Bir çocuk. On, en fazla on bir yaşında olmalıydı. O, sanki daha dünyaya fazla gelmemek için her adımını hesaplayarak, çevreyi rahatsız etmeyecek şekilde yürüyordu.
Üzerindekiler bir zamanlar büyük gelmiş olabilir, ama sokakta geçen geceler giyimi daraltmıştı belki. Kolları aşınmış eski bir mont, dizleri solmuş bir pantolon, tabanı neredeyse inadına duran spor ayakkabılar. Elinde, kemikleşmiş bir eski bez parçası tutuyordu, rengi yok olmuştu sanki.
Çocuk tam kapının yanında durdu; polis rozetinin hizasında. Bir saniye tereddüt etti, sonra konuştu.
Amca… Farlarını silebilir miyim… Biraz kuruş verir misin? Sesi kısık, ölçülü, hiç ısrarcı değildi. Var olmaktan özür dileyen bir ses.
Murat başını ağır ağır çevirdi. Çocuğun bakışı ona değil, camla dikiz aynası ve yere bir yerlere takılıydı; sanki reddedilmeye alışmış, kaçmaya hazırlıklıydı her an. Murat sustu. Kimsenin yeterince bakmadığı ayrıntılara daldı; kırmızı eklemler, çatlamış eller, oyun değil hayatta kalmaktan gelen kir
Işık hâlâ kırmızıydı. Arkadaki arabalar hafifçe kıpırdanmaya başladı, uzaklardan bir korna, isteksiz bir sitem gönderdi. Murat oralı olmadı. Kapıyı açtı. Metalin sesi, sokakta küçük bir fırtına çıkardı. Çocuk irkildi, içgüdüyle geriye çekilmek istedi.
Murat arabadan indi. Kapıyı usulca kapadı; sanki biriniya da kırılgan bir şeyikorkutmaktan çekinir gibi. Sonra beklenmedik şekilde iki dizi üzerine çömeldi. Çocuk seviyesine indi; dünya başka bir açı kazandı birden.
Annen baban nerede senin? dedi sadece. Çocuk, bezi sıkı sıkı avucunda büzüştürdü. Bez tozdan ve çaresizlikten ıslak gibiydi.
Annem hasta… diye mırıldandı.
Durdu.
Paraya ihtiyacım var…
Ne gözyaşı vardı ne şikâyet. Sadece bir tespit.
Murat, içindeki bir yerin yavaşça çatladığını hissetti. Bu cümleyi bin farklı ağızdan duymuştu; ama bu sesle, bu gözle asla.
Baban? diye sordu; sesi sert değildi.
Çocuk başını eğdi.
Gitti.
Başka söze lüzum yoktu. Murat başını belli belirsiz salladı. Kendi oğlunu düşündü… Sekiz yaşında. Bu sabah yorganın altında homurdanarak, erken kalkan çalar saate kızarak kalkamamıştı. Yarım bırakılmış bir kahvaltı, koridorda unutulmuş bir ayakkabı, evrensel zannettiği ama her gün gerçeklikle yüzleştikçe kırılan bir sıradanlık…
Lamba yeşile döndü. Korna sesleri daha hırçınlaştı. Şehir, hızını, ilgisizliğini talep etti. Murat umursamadı. Hâlâ çocukla aynı seviyede, onun gözlerinin tam içine baktı bu kez.
Adın ne?
Emir.
Bildiğin, sıradan bir çocuk adı. Düzenli odalara ait olmalıydı, bir kaldırımla değil. Murat derin bir nefes aldı.
Emir… dedi yutkunarak, sitemli bir şefkatle. Sana yardım edeceğim. Gel benimle…
Emir bir anda başını kaldırdı. Zamanda bir çıtırtı, her şeyin tersine dönebileceği bir an.
Beni tutuklayacak mısınız?… Sesi ilk kez titriyordu.
Murat başını iki yana salladı.
Hayır.
Kısa bir ara verdi.
Sana ve annene, bir daha araba farı silmek zorunda kalmayacağınızdan emin olacağım.
Emir ona baktı; umutlanarak değil, temkinle. Çünkü insan, umut etmeyi erken yaşta kaybediyor. Murat bunu anladı.
İstersen reddedebilirsin, dedi sessizce. Ama gelirsen… Yalnız kalmayacaksın.
Trafiğin sesi mesafede eridi; şehir nefesini tuttu. Emir elindeki beze, sonra polis arabasına, sonra Murata baktı. İki dünya, iki yol. Sonunda usulca başını salladı.
Murat doğruldu. Elini, çok hafif, neredeyse törensel bir saygıyla Emirin omzuna koydu. Kıymetli bir şeye dokunur gibi. Birlikte arabaya yürüdüler. Murat yolcu kapısını açtığında Emir durdu, kavşağa döndü. Trafik lambaları aynı acımasız devrinde dönüyor, insanlar çoktan unutmuş geçip gidiyordu.
Amca? dedi kısık sesle.
Efendim?
Teşekkür ederim.
Murat hemen cevap vermedi. Bir gülümseme geçti yüzünde; çok silik bir gülümseme.
Hayır, dedi sonunda.
Asıl ben sana teşekkür ederim. O kırmızı ışıkta beni durdurduğun için.
Kapı kapandı. Araba hareket etti. Ve Murat, uzun zamandır ilk kez, dünyadaki onca şeyi onaramasa da, belki bu gece küçük bir şeyi sonsuza dek kurtardığını hissetti. Arka lambada tekrar kırmızı yanarken, bu kez kimseden bir korna sesi yükselmedi.



