Evimizin ruhunun, içinde yankılanan seslerden tanındığı söylenir. Benim için, evimizin melodisi hep Parsın parkede patileriyle çıkardığı tak-tak sesleriyle ve yatağımın ucunda derin derin nefes alışıyla şekillendi. Pars, 60 kiloluk bir Alman Kurduydu; o bir köpekti ama aslında rahmetli eşim Melisin bana bıraktığı bir emanet, son nefesiydi. Melis ölmeden önce Birbirinize göz kulak olacaksınız, diye söz almıştı benden.
O talihsiz kaza sonrasında komadan gözlerimi açtığımda, yoğun bakımda, karanlıkta, önce Ayşenin elini aramadım; önce Parsın kokusunu aradım.
Pars? diye inledim, tüplere zorlanırken. Tamam, Kaan. Bahçede seni bekliyor, dinlen, dedi Ayşe, o mükemmel gülümsemesiyle. Şimdi biliyorum, o gülümseme bir leşçiye özgüymüş, cesedimin soğumasını bekliyormuş meğer.
Taburcu olduğum gün, hava başka kokuyordu. Uzun yıllar acıyla ödeyip sahip olduğum evime, koltuk değneklerimle geldim; kırılganlığımı her adımda hatırlatan bir ağırlık vardı üzerimde. Eve adımımı atınca, bir anda sessizlik tüm benliğimi sarstı, sanki ikinci bir kamyon çarpmış gibi. Hiç havlama yoktu. O koca 60 kiloluk sevgi topu, bana çarpıp düşürmeye çalışan Pars, yoktu. Hiçbir şey yoktu.
Bahçe eskiden kuyu ve kemirilmiş oyuncaklarla doluydu, şimdi fazla temizdi… Her şey öylesine kusursuz ki, sanki ucuz bir bahçe dergisine poz verilmiş gibi. Ayşe ve eşi Murat, verandada benim şarabımı tokuşturuyorlardı.
Pars nerede? diye sordum, sesim taş gibi donuktu.
Ayşe derin bir nefes çekip küçümseyerek, Ah, Kaan… O kadar üzüldük ki! Pars agresifleşti, Melisi o kadar özlemiş ki kafayı yitirdi. Bir gün bahçeden atladı, kayboldu gitti. Murat günlerce aradı, değil mi canım? dedi.
Murat gözlerini kaçırarak, şarabına bakıp Evet… Ne yazık ki bulamadık. Ama iyi tarafından bak, Kaan. Artık huzur içinde iyileşebilirsin. Ne tüy, ne köpek kokusu, ne pislik… Hatta şimdi havuza yer açıyoruz, aile keyfi için, diye ekledi.
O gece hissettiğim boşluk, bacaklarımdaki kırıklardan daha yakıcıydı. Biraz teselli almak için komşumuz Sevim Teyzenin yanına gittim. Hep bana merhamet ve biraz da acıma ile bakardı.
Kaan, onlar Parsı hiç aramadı, dedi, bana bir flash bellek uzatarak. Senin kardeşin, evde o kadar büyük bir köpeğin çirkin olduğunu söylüyordu, sanki ev artık onların olmuş gibi.
Flash belleği açtım, görebileceğim en acı sahne: Murat, Parsı tasmasından çekiştiriyor. Benim köpeğim, benim aslanım direniyor ama gözleri hep benim yatak odamın penceresinde, bana bakıp sessizce yalvarıyor. Videodan duyamadığım ama kemiklerimde hissettiğim bir iniltisi var. Parsı çöp gibi kamyonete yüklediler, eski yola attılar; Parsın tanıdığı tek şey halının sıcaklığı ve şefkatli bir dokunuştu.
Günlerce aradım, en sonunda şehir dışındaki bir hayvan barınağında buldum. Pars zayıftı, kaburgaları sanki hüzünlü bir piyano tuşu gibi çıkıntılıydı, bir bacağı sargılıydı. Beni görünce üstüme atlamadı; sürüne sürüne gelip kafasını kucağıma bıraktı, Neden bu kadar geciktin? der gibi iç geçirdi.
O an, Kaanın ailesine olan inancı bitti. Bir adam doğdu; kan sadece lekeler, asıl bağ sadakatle kurulur, bunu anladım.
Parsı hemen eve götürmedim. Onu klinikte tam anlamıyla iyileşene kadar bıraktım. Benim başka bir temizlik yapmam gerekiyordu.
Pazar günü, Ayşe ve Murat evde mangal partisi düzenlediler. Yeni evlerini arkadaşlarına göstermek için; havuzun yerini çimenlere kireçle işaretlemişlerdi.
Bahçeye girdim, sessizliği hissettim. Kaan! Hiç haber vermedin, yeni hayatını kutluyoruz! diye bağırdı Ayşe.
Doğru, kutlayalım. Dedim, zorlanarak ama soğukkanlı bir şekilde sandalyeye oturdum. Artık bir kararım vardı.
Muratın gözleri sinsi bir şekilde parladı, Ne karar? Tapuda adımızı mı ekliyorsun? Sen yokken evle ilgilendik sonuçta…”
Evle ilgilenmişsiniz, ama benim en çok sevdiğimi unutmuşsunuz, masaya bir dosya attım. Burada Muratın Parsı kamyonete götürüşü var. Bir de veterinere ait rapor, Parsın yaşadığı susuzluğun belgesi.
Ayşenin yüzü kül gibi oldu. Senin iyiliğin için yaptık, Kaan
Kesin, dinleyin, dedim. Bu sabah Tapu Müdürlüğüne gidip evimi Patiler Kardeşliği Derneğine Hibe ve İntifa Hakkı ile devrettim. Yani bu ev artık resmi olarak bir hayvan barınağının.
Murat bağırdı, Deli misin! Bu ev servet eder!
Sevgisiz yere hiç bir değeri yok benim için, dedim sessizce. Ben ölünceye kadar oturma hakkım var, ama evin yasal sahibi barınak. Ve yarın sabah saat sekizde bu bahçe, büyük köpeklerin rehabilitasyon merkezi oluyor.
Ayşe, neredeyse bayılacak gibiydi. Yirmi köpek geliyor, Ayşe. Yirmi Parsı; tüyüyle, kokusuyla, havlamasıyla. Siz ise misafirsiniz. İki saatiniz var, çünkü kafesli kamyonlar ve gönüllüler geliyor.
Ben senin kardeşinim! Bizi sırf bir köpek yüzünden sokağa atamazsın! diye bağırdı.
Sen bir aile ferdini, karanlık bir yol kenarına ölümüne terk ettin, koltuk değneğine yaslanıp, her zamankinden güçlü kalkarak söyledim. Beni köpeksiz bırakmadın, gerçek hayvanların kim olduğunu gösterdin.
Onlar valizleriyle, gözyaşı ve öfke içinde, kiralarını ödeyemeyecekleri bir geleceğe doğru gittiler. Misafirleri de sessizce, utançla arka kapıdan kayboldu.
Bugün bahçede camdan havuz yok; engelli parkuru, patilerle ezilmiş çimen ve neşeli havlamalar var, duvarlar hayat dolu. Pars yanımda, eski haline kavuşuyor.
Bazen insanlar soruyor: Kendi ailene mi sırt döndün? Ben sadece Parsın yumuşak kulaklarını okşayıp, gülümseyerek cevap veriyorum:
Aile DNA ile oluşmaz, dünyan karardığında seni terk etmeyendir.Ve her sabah Parsın parkede yankılanan patileriyle uyanıyorum; evin ruhu yeniden melodisini buldu. Bahçemizde artık yalnızlık değil, umut büyüyor ve biliyorum ki Melis yukarıdan gülümsüyor, Parsın kucağımda huzurla uyuduğunu görürken. Ben ise, kaybedilenlerin ardından kazandığım gerçek aileyle, yaralı ama güçlü bir adam olarak yeniden başlıyorum.
Evin duvarlarına yeni bir ses yayıldı: Sadakatin, korumanın ve karşılıksız sevginin yankısı. İşte bu yüzden, bir Pazar sabahı güneş bahçeye vururken, Pars başını dizime bırakıp bana bir kez daha güvenle bakınca, içimden sessizce fısıldıyorum:
Melis, sözümüzü tuttum. Birbirimize göz kulak olduk. Ve ruhumuz tekrar evde.



