— Bu, İgor’un çocuğu…

Bu Oğuzun çocuğu
Bu hikaye daha çok yeni, İstanbulun kalabalık semtlerinden birinde, dokuz katlı bir binanın dördüncü katındaki bakımlı bir evde yaşandı. O evde tek başına, çalışan ve emekli bir kadın, yalnız bir hanımefendi olan Saadet oturuyordu.

Hayatında herhangi bir büyük sürpriz, olağanüstülük beklemeyen Saadetin günü rutindi. Emekli maaşı, iş, arkadaşları, torunlarını ziyaretler ve ayrı yaşayan yaşlı annesine yaptığı günlük yardım ziyaretleri…

O sabah aynen diğer sabahlar gibiydi.

Sabah Saadet annesini aramış, halini hatırını sormuştu.
Her şey sıradandı, çünkü o gün tatil günüydü. Emekli olduktan sonra bir özel poliklinikte nöbet usulü çalışıyordu; gelen çağrıları cevaplıyor, randevu listesi tutuyordu. Bugün ise… Yine annesi için yemek hazırlayıp iki blok ötede, o eski apartmanın beşinci katına tırmanacaktı. Bu, neredeyse görevi olmuş, alışkanlıklarında boğulmuş bir ritüeldi. İçten içe, bu zorunluluk yorgunluk veriyor, kimi zaman ofluyor, gözlerini kaçırıyordu.

Yemek hazırlamak, ekmek almak mesele değildi. Hele annenin dün kalmış çorbası, böreği hazırken. Ama işte o asansörsüz beş kat bir iç çekme sebebiydi. Ayrıca annesinin hiç bitmeyen şikayetlerini dinlemek de apayrı bir imtihandı. Anneden gelen, rahatsızlıkların gelişim aşamaları anlatılır, acılar komşulardan, televizyondan alınan bilgilerle yorumlanır, kızından gelen tavsiyelerse ne bilsin mantığıyla geçiştirilirdi. Halbuki Saadet, kırk yıla yakın cerrahi hemşirelik yapmıştı.

Sen ne anlarsın! Hangi makası, neyle veriyorsun ki?

Markete de uğramalıydı. Çıkarken çöp poşetini kapıya koydu, aynada biraz makyaj tazeledi. Altmışını geçen Saadet, yaşına göre genç duruyordu; gözlerinin kenarında hafif çizgiler, yüzünde sıcak bir ifade, kısa açık kumral saçlar, büyük küpeler… Sadece hafiften sarkan yanakları dikkat çekiyordu.

Anneme kepekli ekmek lazım, bir de tereyağı diye düşünerek dudak kalemiyle kontür çekiyordu ki kapı çaldı.

Kapının önünde, sarı saçlarını at kuyruğu yapmış, çizgili tişörtlü, uzun siyah hırka ve kot pantolon giymiş bir kız vardı. Omuzunda sırt çantası, kucağında kahverengi battaniyeye sarılı bir bebek. Yüzü gergin, gözleri kısıktı. Bir adım öne geldi, bebeği neredeyse Saadetin kucağına itti ve kısaca:

Bu sizde kalsın! dedi.

Saadet refleksle, elindeki ruju telaşla bırakarak bebeği aldı, önce ağırlığını hissetti. Kafası karışık, gözleri aşağı kayınca birden anladı: Kucağında minicik bir bebek vardı. Kafasını kaldırdığında ise kız çoktan merdivenleri iniyordu.

Bu Oğuzun çocuğu, benim okumam lazım… Kızın ayak sesleri hızla aşağıya indi, aşağıda kapı çarptı.

Ve hepsi bu!
Saadet öylece kaldı, belki kız geri döner diye bekledi. Çıkıp içeri girdiğinde hâlâ çöpü bırakmayı unutmayayım diye düşünüyordu. Antrede, kıza ait yabancı bir poşet de kalmıştı: içine bakınca iki biberon, bir kavanoz mama, bir paket bebek bezi ve birkaç parça minicik elbise buldu.

Hâlâ kapıdan dönülür, bebek alınır diye beklerken, hızla aynaya baktı, makyajını tamamladı, pencereye yanaşıp kızcağızı gözledi.
Ama gelmedi. Hem de hiç!

Bir süre sonra bebek ağladı. Saadet, eli ayağı karışık kaldı; çünkü bu onun çocuğu değildi, ona bakmak doğru muydu? Bebek bezi değiştirmek, mama hazırlamak hakkı var mıydı sanki?
Ama başka çaresi yoktu. Bebeğin kıyafetlerini usulca değiştirdi, biberonu hazırladı.

Birden üstüne koca bir sorumluluk çöktü: Gözünün önünde, o kız annesi tarafından bırakılmış bir bebek vardı!

Oğuz Oğuz diye düşündü. Oğlu Metinin ne kadınlarla gezdiğini geçmişte çok tartışmıştı. Evlenmeden önce eve getirdiği kızlar aklında yeni yeni canlandı. Ama şimdi oğlu evli, iki torunu, eşiyle Antalyada yaşıyorlardı. Eşi yıllar önce vefat eden Saadet, İstanbulda yalnızdı.
Bu bebek, hangi Oğuzun çocuğuydu?
Akıl almaz bir durumun tam ortasında kalmıştı.

Çaresiz bebeği doyurdu, altını değiştirdi ve tekrar pencereye çıktı. O sırada telefonu çaldı, arayan annesiydi.

Niye açmıyorsun Saadet, markette misin?
Hayır anne, birazdan çıkarım.
Keşke geçen hafta aldığın gibi şu armutlardan alsan… Dışı kırmızı olanlardan, çok güzel onlardan al, tamam mı? Sakın sert olmasınlar, geçen sefer aldıkların taş gibiydi…

Saadet suskun, bir yandan bebeği sallıyor, bir yandan annesine söz veriyordu. Kapatınca içi daraldı. Bu işten çıkamayacağını iyice anladı. Oğlunu aradı, ulaşamadı. Metin Gaziantepte iş için göreve gitmiş, bağlantı kopuktu.

Biraz daha zaman geçince, çözüm yolu bulmak için yakın dostu Zelihaya açıldı.

Zelişim, başıma geleni duysan inanmazsın. Evime bebek bıraktılar…

Zeliha korkmadı, aksine dedektif gibi kolları sıvadı:

Sakin ol, önce şu Oğuzu bulalım. Sizin apartmanda Oğuz var mı?

Kim bilir burada kaç Oğuz var Yüz küsur daire var burada, bilemiyorum.

Vakit akşam olurken, Zeliha geldi. Bebeği incelerken, komşuları dolaşıp sözde Oğuza gelen bir mektup aradığını söyledi.

Bir süre sonra heyecanla kapıdan içeri daldı:

Buldum! Dedikleri kişi altıncı katta oturuyor, adı Oğuz!

Beraberce asansörü kullanmadan üst kata çıktılar. Kapıyı yaşlı bir teyze açtı, Oğuz diye seslendi. Oradan orta boylu, hafif sakallı, ev haliyle bir genç çıktı.

Tablet için mi geldiniz?
Hayır, başka bir konu için. Bakın, sizin adınız Oğuz, bizde yanlışlıkla bir bebek var.
Oğuz önce şaşırdı, gözleri büyüdü. Sonra;

Nasıl yani, ben kimsenin babası değilim! dedi, anlamamıştı. Sonra Benim kimseyle ilgim olmadı yahu, yanlış olmasın? dedi. Saadet ve Zeliha ikna oldular, teşekkür edip ayrıldılar.

Saadet eve dönünce, yorgundu ama içi rahatlamıyordu. Hâlâ oğlundan haber bekliyor, bu sır sırtına ağır geliyordu. Gece boyunca bebekle ilgilendi, sabahı sabah etti.

Ertesi gün annesine gitmek zorunda kalınca, bebek için boynuna şal bağladığı bir taşıma askısı yaptı. Bebeğin eşyalarını topladı, alışverişini yaptı.

Annesi bebekle gelince hayret etti:
O kim? Bu çocuk kimin?
Şey Nadire Hanımın torunu, saçını yaptırıyor, bana bıraktı, bir saatliğine.

Saadet annesini sakinleştirip evine döndü. Oğlundan hâlâ bir haber yoktu, içi sürekli kuşku içindeydi.

Akşam üstü nihayet Metin ulaşılabilir oldu. Saadet, yaşadığı karmaşayı anlatınca:

Anne dalga mı geçiyorsun? Benim adım Metin, Oğuz değil ki. Polis ara, hemen!

Ama Saadet erteledi, yine de içi yana yana bebeğe baktı, her şeyin bu kadar karmaşık olması sinirini bozuyordu.

Tam o sırada kapı yeniden çaldı.

Saadet kapıyı açınca, kucağında telaşlı, gözleri üzüntüyle dolmuş, kısa kollu tişört ve şort giymiş genç bir kadın buldu. Saçları darmadağın, yüzü bembeyazdı.

Nerede? Kızımı nereye götürdünüz? Niye söylemediniz?

Kızın mı? Saadet hâlâ olayın şokundaydı.
Evet, sizdeydi, ben yanlış kattaki eve bırakmışım, Allahım…
Saadet içeri davet etti, onu yatağa yönlendirdi. Genç kadın, kızını görür görmez yere çöktü, gözyaşları içinde ağlamaya başladı.

Aradan zaman geçince, isimlerin ve hikayenin aslını anlattı. Kızın adı Derya, bebeğin adı ise Badeydi. Derya, bir Anadolu köyünden İstanbul’a tıp okumaya gelmişti. Geçen yaz Oğuz adında bir üniversite öğrencisiyle tanışmış, beraber olmuşlardı. Oğuz evlenme sözü vermiş, ardından telefonunu kapatıp İstanbuldan taşınmıştı. Derya ailesinin desteğini de kaybetmiş, yurtta kalmaya başlamıştı. Doğumdan sonra iki hafta bir arkadaşında kalmış, sonra çıkıyorum diye ayrılmak zorunda kalmıştı.

Bir gece sinirleri boşalınca, yanlış apartmanda, yanlış bir daireye Oğuzun çocuğu diye Badeyi bırakıp ağlaya ağlaya kaçmıştı. Oğuzu tekrar aramak istemiş, ulaşamamıştı.

Bunu anlatınca, Saadetin kalbi acıdı. Genç kıza sarıldı, ona bir süre yanında kalmasını teklif etti. Derya önce reddetti, durumu zordu, parası yoktu ama Saadet ısrar etti. Hemanneye hem bebeğe evini açtı.

Derya, sınavları başarıyla tamamladı, Bade de annesi de mutlu oldu. Anne Saadetin annesiyle de arası iyi oldu, ona taze bilgilerle bakım tavsiyeleri verdi.

Oğuzun komşusu olan genç adam da Derya için çabucak mahcup olmuş, Bade için elinden gelen yardımı yapmaya başlamıştı.

Sonbahara gelindiğinde Derya, kızını ve eşyalarını toplayıp iki kat yukarı, Oğuzun yaşlı babaannesine evde bakıcılık yapabilmek için taşındı. Hayatına yeniden güçle sahip çıktı, hayal kırıklığını emekle, sevgisini yavaş yavaş yeni bir hayata dönüştürdü.

Bazı hikayeler, insanın yüreğine bir kere dokundu mu, artık hiçbir şey eskisi gibi olmazdı. O günden sonra Saadetin evi de gönlü de hep biraz daha kalabalık, biraz daha sıcak oldu.

Rate article
Lifequest
— Bu, İgor’un çocuğu…