Ben burası bedava aşevi miyim size! dedi annesi, çocukları kapıda karşılayınca.
Hatice Hanım, cumartesi günü bir geziye gitmeye hazırlanıyordu. İki yıl aradan sonra ilk defa.
Arkadaşı Fatma Hanım bir otobüs turu bulmuş Eskişehire, biletleri önceden almışlardı, Hatice kendine yeni bir bere almıştı mavi, ponponlu, aynada çok yakışmıştı ona.
Sabah sekizde çayını yudumlarken kapı zili çaldı.
Hatice elindeki fincanla öylece kalakaldı.
“Hayır… Yalnız bugün olmasın,” dedi içinden. Zil bir daha çaldı.
Sonra bir daha. Ardından bir ses:
Anne, açsana! Ellerimiz dolu!
Kapının ardında Okan, eşi Sibel, iki çocukları Yarenle Baran vardı, yedi ve dokuz yaşında, artı dört dev çanta. Sanki birkaç günlüğüne gelmemişler, kışı geçirmek için taşınmışlar gibi.
Anne, sular kesildi bizde, dedi Okan, ulusal haber verir gibi. Biz iki günlüğüne geldik, rahatsız etmeziz?
Hatice çantalara, sonra torunlarına baktı.
Buyurun geçin, dedi.
Başka ne desindi ki?
Çocuklar holde mont çıkarırken, torunlar hemen televizyonu bangır bangır açtı. Hatice mutfağa geçti. Eller kendi kendine buzdolabını açtı. Yumurtalar, yoğurt, soğan çıktı. Aklıysa ondan sonra onda dokuzda kalkacak otobüsteydi, ponponlu yeni beresi vestiyerde asılı, bugün bir yere gidemeyeceğini anlıyordu.
Onu çeyrek geçe Fatma Hanım aradı:
Hati, neredesin? Otobüs beş dakika sonra kalkıyor!
Fatma, ben gelemeyeceğim. Çocuklar geldi.
Bir sessizlik oldu.
Yine mi?
Evet… yine.
Fatma Hanım içini Eskişehir’den duyulacak kadar derin çekti.
Saat on buçukta kapı tekrar çaldı. Bu kez kızı Zeynepdi. Otuz yedi yaşında, boşanmış, omzunda yol çantası, annenin yemeğine ve tavsiyesine muhtaç, ama sırf öylesine, kısa kalmaya gelmiş ifadesiyle.
Gel kızım, dedi Hatice.
Ve mutfağa dönüp köfte kızartmaya girişti.
Oysa bu ilk defa değildi. Ne ikinci, ne de beşinci.
Hatice Hanımın çocukları arada bir aniden çıkıp gelirdi. Okan ya evde bir şey bozulunca gelir, ya da Sibelle küçük kıyametler kopunca atlatmaya. Zeynep gerekçesiz gelirdi. Metroyu biner gelirdi.
Hatice bunu bilirdi. Yine de mutfağa koşmadan duramazdı.
Bazı insanlar vardır, ayakları kendi kendine ocağa yönelir. Hatice Hanım da onlardandı. Kırk yıl okul yemekhanelerinde çalışmak bambaşka bir refleks kazandırıyor. Evdekiler yeni gelmiş doyurman lazım. Hiç yoksa az sonra gelirler. Varsın başlar patates soymaya, daha karar dahi vermeden gerek var mı diye.
Öğlen saatinde ocakta üç tencere bir tava vardı.
Patates. Köfte. Bir de elde ne varsa katıp yaptığı bir çorba.
Torunlar o vakte halının üstüne yayılarak legoları dökmüştü. Okan elinde telefon, odadan odaya bakan gibi cakka ile geziniyordu. Sibel yatak odasında roman okuyordu. Zeynep, mutfak masasına oturmuş, ayrıldığı kocasını anlatıyordu o eski sorunlar, defalarca dinlenmiş konular.
Düşünsene anne, dün gece yine mesaj attı. Yahu ne istiyor benden? Özlemişmiş… Anne, beni dinliyor musun?
Dinliyorum kızım, dedi Hatice, çorbasını karıştırırken.
Bir yandan gerçekten dinliyordu.
Anne, sence cevap vereyim mi, vermeyeyim mi?
Bilmem Zeynepciğim.
Hep böyle söylüyorsun. Soruyorum sana, bilmem diyorsun.
Hatice cevap vermedi. Köpükleri alan kepçe tüm dikkatini gerektiriyordu.
Üçte Okan aramayı kesip başını mutfağa uzattı.
Anne, köfteler hazır mı?
Daha kızarıyor oğlum.
Sabah doğru dürüst bir şey yemedik de… Yolda yalnızca kahve içtik.
Hatice başını salladı.
Yemekte büyük bir curcuna vardı. Torunlar çorba istemedi, sadece köfte istediler. Soğansız köfte. Zeynep ise diyete başlamış, ekmek istemedi. Okan ikinci tabak istedi. Sibel yatak odasından çıktı, Aç değilim ama minik bir köfte alırım dedi.
Yemekten sonra Okan kanepeye sarktı. Zeynep saçını yıkamaya gitti. Torunlar bu defa başka odada oyuncakları döktü.
Hatice bulaşıkları yıkarken pencereye daldı. Bankta komşusu Mehtap Hanım oturuyordu çarşamba günleri beraber yürüyüşe çıktıkları Mehtap Hanım yüzünü güneşe vermişti. Sakin. Ne köfte var ne bulaşık.
Hatice iç çekip başka bir tencereye geçti.
Öğleden sonra ilerlerken, çorba bitmiş, bulaşıklar yıkanmış, mutfağın yeri torunlardan silinmiş, Hatice yorgun bir tabureye ilişirken, Okan tekrar kapıdan göründü.
Mide tok, gönül hoş.
Anne, köfte kaldı mı? Yine biraz yiyebilirim.
Hatice oğluna baktı.
Köfte vardı. Üç tane, bir tabakta üstü kapalı. Özellikle ayırmıştı, çünkü gün boyu pek bir şey yememişti, başı ocaktaydı.
Ama oğlu gözlerini ayırmadı. İşte tam orada bir şeyler koptu.
Hatice Hanım oğluna baktı. Vestiyerde asılı kalan mavi beresini düşündü. Eskişehirde göremediği sokakları, ondan onu bekleyen otobüsü Fatma Hanımı, şimdi belki müzelerde dolaşırken, kafe köşesinde çay yudumlarken Hep hepsini Ve köfteleri düşündü.
Anne? Okan tekrarladı. Duydun mu?
Hatice bardağını masaya bıraktı.
Önlüğünü çıkardı.
Önlüğünü dikkatle katladı, sandalyenin arkasına koydu.
O sırada Zeynep telefonda yazışıyordu. Salondan çizgi film sesi geliyordu torunlar sesi kökleyip, bir kötü adam kahkahası tüm evi dolduruyordu. Sibel banyonun yolunu tuttu, yere havlu düşürdü, dönüp bakmadı.
Havlu koridorda yerde öylece kaldı.
Anne? Okan yerinde huzursuzlanarak sordu. Hayırdır?
Ve orada Hatice Hanım söyledi sözlerini.
Uzun zamandır içinde biriktirdiğini, fakat bir türlü dile gelmeyeni.
Ben size bedava aşevi değilim. Otel de değilim.
Mutfakta sessizlik oldu. Çizgi filmdeki kötü adam bile susmuş gibi hissedildi.
Zeynep başını telefondan kaldırdı.
Okanın ağzı açık kaldı.
Bugün sabah dedi Hatice geziye gidecektim. Eskişehire. Fatma Hanımla, Birgül Hanımla. Biletleri şubatta almıştık. Bere aldım, mavi. Askıda. İsterseniz bakın. Otobüs saat onda kalktı. Dokuz buçukta zilinizle uyandım, Okan, çocuklarınla geldin. On birde Zeynep geldi.
Kimse konuşmadı.
Hiçbir yere gidemedim, dedi Hatice. Ocağa koştum. Çünkü hep böyle. Torunlar köfte ister. Sibele hafif bir şey lazım, diyet yapıyor. Hepinizin karnı doymalı.
Kısa bir duraklama.
Benim de bir hayatım var, dedi Hatice. Hiç düşünmüyorsunuz. Suçlamıyorum. Alışmışsınız. Alıştıran da benim. Ama bugün yapmayacağım.
Neyini yapmayacaksın? Zeynep kısık sesle sordu.
Yemek, hizmet, annelik.
Okanın bakışı, kırk yıl geçse de annesiyle mutfakta olduğu o çocukluk anına döndü.
Anne, biz seni üzmek istemeyiz ki.
Biliyorum üzmek istemiyorsun, dedi Hatice. Ama Okan, bazen düşünmeden yapılan daha fena. Biri bilerek yapınca bari biliyorsun. Siz alışkanlıktan yapıyorsunuz. Nasıl buzdolabını açıp içinde hazır bir şey arıyorsanız, aynen öyle.
Salonda torunlar hala çizgi film izliyordu. Kötü adam bir daha kahkaha attı. Sonra muhtemelen yenildi, ortalık duruldu.
Hatice Hanım sabah hazırladığı çantayı aldı. Vestiyerden paltosunu ve mavi ponponlu beresini de.
Nereye gidiyorsun? Okan soramadı, sadece baktı.
Fatma Hanıma çaya. Dönmüşler, fotoğraf bakıyorlar, beni bekliyorlar.
Ya akşam yemeği? dedi Okan. Ve hemen yüzünden yanlış bir laf ettiğini anladı.
Hatice oğlunun yüzüne baktı. Uzun uzun. Anneden gelen o özel bakışla; insan kaç yaşında olursa olsun küçük bir çocuk gibi hissettirir.
Buzdolabında yumurta, makarna, peynir var, dedi. Ekmek kutuda. Eliniz var, ocağınız var. Ocağın uzay mekiği değil, çözersiniz.
Paltosunu giydi, düğmeleri ilikledi. Beresini taktı.
Ponponunu düzeltti. Ve çıktı.
Evde dört yetişkin, iki çocuk, dokunulmamış bir tava ve Hatice Hanımın kendine bile ayıramadığı üç köfte kaldı.
Koridorda havlu hâlâ yerdeydi.
Okan bir müddet ona baktı.
Sonra eğilip havluyu yerden aldı.
Hatice Hanım gece on bire doğru eve döndü.
Fatma Hanımda çok iyi vakit geçmişti. Naneli çay, Eskişehirden alınan leblebi şekeri, telefondan fotoğraflar bembeyaz müzeler, alacalı pazar yerleri, Birgül Hanımın göbek atarken çekilen halleri Hatice kendi kendine düşündü; bir gün o da gidecek. Fatma da bir sonraki gezinin haberini almıştı.
Mavi bere yanında koltuğa bırakılmıştı. Gidebildiği tek yer burası olsa da, bereyi taktı.
Anahtar kolayca döndü.
Evin girişi düzelmişti. Sabah karmaşasıyla saçılmış torun botları düzgünce, havlu ortadan kaybolmuştu.
Hatice paltosunu çıkardı, astı. Koridorda ilerledi.
Mutfakta ışık yanıyordu.
Kapıda durdu.
Okan lavaboda bir tencereyi ovuyordu. Sanki ilk kez yapıyor gibi kararlıydı. Ocağın üstünde biraz fazla pişmiş makarna tenceresi vardı, tabaklar yıkanıp üst üste konmuştu.
Zeynep içeride oturuyordu.
Torunlar, sessizlikten belli, uyumuştu.
Okan Haticenin adımlarını duyup döndü.
Bir süre sustu.
Anne, gerçekten yorulduğunu hiç düşünmemiştik, dedi.
Hatice oğlunun elindeki tencereye baktı. Tabaklara Zeynepe.
Pek de büyük bir şey değildi.
Ama kırk yıl yemek yapan, ve bir teşekkürü bile beklemeyen Hatice Hanımın birden gözleri doldu. Saçma belki, bir tencere için
Otur anne, dedi Zeynep. Sana bıraktık.
Masada bir tabak Üzeri kapalı. Onun için.
Hatice oturdu.
Kapağı kaldırdı. Peynirli makarna. Azıcık yapışmış, biraz soğumuş, peyniri kalınca rendelenmiş.
Çatalı eline aldı.
Ve işin tuhafı, yıllardır yediği en güzel makarna buydu. Nasıl olur derseniz, olur işte.




