Sakın eşini benim evime getirme, dedi annesi Azize.
Sabahat Hanım bu konuşmaya üç hafta hazırlanıyor.
Hemen belli; yemek takımını özenle silmiş, en son Azizin on beşinci yaş gününde dokunmuştu o tabaklara. Elmalı, tarçınlı bir kek pişirmiş Azizin çocukluğunda en sevdiği kek. Fincanları dizmiş masaya.
Aziz, pazar günü öğleden sonra geldikleri gibi eve uğruyor. İçeri girip bakınıyor. Bir şey olacak diye düşünüyor. Ceketini çıkarıyor, mutfağa geçiyor.
Anne, neden bu kadar resmî havalardasın bugün?
Gel otur, diyor Sabahat Hanım. Çay içer misin?
İçerim.
Çay koyuyor annesi, keki sürüyor önüne. O an suya atlamadan önceki o uzun sessizlik var yüzünde. Sonra kalkıyor, odadan bir dosya alıp masaya koyuyor.
Bak oğlum, diyor. Bu daireye ait belgeler. Karar verdim, üstüne yapacağım.
Aziz dosyaya, sonra annesine bakıyor.
Anne?
Sözümü bitireyim, diyor eliyle durdurup. Artık genç değilim. Ev büyük, bana fazla. Senin olsun. Her şeyi resmi yaparız, araştırdım bile.
Azizin yüzündeki ifadede bir ama beklediği anlaşılıyor.
Ve ama hiç gecikmiyor.
Tek bir şartım var, diyor Sabahat Hanım. Sunayı buraya getirme.
Aziz bardağını bırakıyor.
Bu bir şaka mı?
Hayır.
Anne, Suna benim karım.
Kim olduğunu biliyorum, diyor Sabahat Hanım sakinlikle. Aziz, bu ev bizim aile ocağımız. Baban burada yaşadı. Sen burada büyüdün. Ben de ömrümü burada geçirdim. Onun burada dilediği gibi davranmasını istemiyorum. Bunu kabul edemem.
O öyle bir insan değil. Benim eşim. Misafirliğe geliyor sadece.
Sen tek başına gelirsin. Sabahat Hanım dosyaya işaret ediyor. Sonrası senin. İstersen burada yaşa. Ama onunla olamaz.
Aziz annesine bakıyor.
Ciddi, diyor içinden. Üç haftadır bunun için uğraşıyor. Kek bile pişirmiş.
Suna ne yaptı sana? diyor, sesi kısılıyor.
Hiçbir zaman içime sinmedi, diyor Sabahat Hanım, sanki başka bir açıklama gerek yokmuş gibi.
Aziz eve yavaş yavaş dönerken sadece yol uzun olduğu için değil, düşünmekten de yavaş sürüyor. Yanlış bir sokağa sapıyor, marketin önünde duruyor, inmiyor. Beyni eski bir buzdolabı gibi: uğultulu, yorgun.
Üç oda. Yüksek tavan. Duvar boyunca babasının kitaplığı. Pazarları annesinin köfte yaptığı mutfak, çocukken ödev yaptığı masa. Güzel evdi; öylesi artık inşa edilmiyor.
Apartmanın önünde durup arabada oturuyor bir müddet. Sonra daireye çıkıyor.
Evin içinde yemek kokusu. Suna mutfakta, kendi kendine mırıldanıyor, ezgisi bile yok. Aziz ayakkabılarını çıkarıyor. Kapıda duruyor.
Erken geldin, diyor Suna arkasını dönmeden. Annenin yanında daha çok kalırsın diyordum.
Olmadı.
Sesinden bir şeyler anlamış, Suna dönüyor, dikkatli bakıyor; fazla soru sormayan ama her şeyi anlayanın bakışıyla.
Gel otur, diyor Suna. Hazırladım, yiyelim.
Beraber yiyorlar. Aziz kısa, öz anlatıyor olanları.
Suna susup dinliyor. Ne kaşlarını çatıyor ne de başını sallıyor. Sadece Eşini bu eve getirme kısmına gelince kafasını hafifçe sallıyor; sanki kendi içinde bir şeye ikna olur gibi.
Bunu uzun zamandır düşünüyordur, diyor Suna sessizce.
Nasıl yani, sen biliyor muydun?
Hayır, ama tahmin ettim. Tabağı lavaboya bırakıyor, durup bakıyor. Aziz, ev güzel. Anlıyorum.
Konu ev değil ki.
Ama aslında var, diyor Suna dönüp. İyi bir semtte üç oda. Para, huzur… duraksıyor. Dilerim bunu kaybetmeni istemem.
Aziz bir an ona bakıyor.
Suna…
Dur, diye eliyle işaret ediyor. Sonuna kadar ciddi söylüyorum. Senin için önemliyse bir yol buluruz. Küsmem. Orada yaşamam, fark etmez. Senin evin, bizim de olur. Ben de bir yolunu bulurum.
Aziz bir anda susuyor. Çünkü Suna alışık olmadığından başka bir şey söylüyor. Gözyaşına, alınmaya hazırlanmışken bunları duymak tuhaf geliyor.
Fakat Suna diyor ki: Bir yolunu bulurum.
Sakin ve güçlü; başkasının oyununda kendini ortada bırakmama gururuyla.
Aziz kalkıp üç adım atıyor mutfakta, küçük mutfakta gidip geliyor, camda duruyor.
Suna, diyor. Anladın mı şimdi ne yaptı annem?
Anlamadım mı?
Bana pazarlık sundu. Ağır ağır, yeni düşünmüş gibi konuşuyor Aziz. Ev, ama sen oraya girme. Seçimimi satın aldı. Ev vermiyor, satın alıyor. Ücreti de sensin.
Suna bakıyor ona.
Aziz Orası onun evi. Hakkı da var…
Var, diyor Aziz. Evi üzerinde istediği gibi tasarrufa hakkı var. Ama bana böyle yaklaşamaz.
Yine masaya oturup çay koyuyor kendisine.
Suna, çıkış yolu arama. Çünkü mesele evde değil. Mesele, annemin hâlâ beni malı gibi görmesi. Otuz sekiz yıldır hiç karşı gelmedim. Hep alıştı.
Suna susuyor. Sonra hafifçe:
Biliyorum.
Nereden?
Aziz, dört yıldır gönlünü almaya çalışıyorum. Bayramda arıyorum, sevdiği reçelden götürüyorum. Halini hatırını soruyorum. Suna ne öfkeli ne kırgın, o da sadece yorgun. Yıllardır içinden çözmüş, ilk defa söylüyor. O beni görmüyor. Ben onun için oğlunu elinden alan bir gölge gibiyim.
Aziz eşine bakıyor.
Ve şimdi fark ediyor bunu.
Yanına gidecek misin? diye soruyor Suna.
Gideceğim, diyor Aziz. Birkaç gün bekleyip düşünüp gideceğim.
Tamam.
Ne karar vereceğimi sormuyorsun?
Suna şaşkınca bakıyor.
Hayır, diyor. Sana güveniyorum.
En çok korkutan bu. Annesinin şatı değil. Karısının sana güveniyorum demesi. Orada artık her seferinde layık olmaya çalışmak var.
Cumartesi sabahı Aziz annesini arıyor.
Sabahat Hanım daha telefondaki sesinden bir şeyin farklı olduğunu duymuş. O alışıldık, hafif mahcup Anne, nasılsın, pazar uğrarım tonu yok artık. Başka bir şey.
Anne, bugün geleyim mi? Üç gibi? Uygun mu?
Olur, diyor Sabahat Hanım. Ve bekliyor.
Saat üçte kapı çalıyor.
Sabahat Hanım kapıyı açıyor, hemen fark ediyor: ne çiçek, ne alışveriş poşeti var. Sadece ceketiyle ve anahtarı elinde. İçeri girip mutfağa oturuyor.
Anne yine alışkanlıkla çay koymaya hazırlanıyor.
Gerek yok anne, diyor Aziz. Fazla kalmayacağım.
Anne oturuyor. Bakıyor oğluna.
Evet, diyor. Ne karar verdin?
Verdim, diyor Aziz.
Acele etmiyor.
Anne, önce bir şey soracağım sana.
Sor oğlum.
Baba hayattayken, diyor yavaşça Aziz, ona böyle bir şart koşar mıydın? Şöyle: Dediğim gibi yap, yoksa bir şeyini kaybedersin?
Sabahat Hanım açıp kapıyor ağzını.
O başkaydı, diyor.
Neden başka?
Çünkü o babandı. Sen ise oğlumsun. Seni düşünüyorum.
Anne, naifçe söylüyor Aziz. Beni düşünmüyorsun. Beni tutmaya çalışıyorsun. Farklı şey bunlar.
Mutfakta sessizlik kara bir pamuk gibi.
Dört yıldır, diyor Aziz. Suna dört yıldır seninle samimi olmaya çalışıyor. Hiçbir defa ona insan gibi cevap verdin mi?
Sabahat Hanım susuyor, masaya bakıyor.
Her aradığında bana ne dediğini biliyor musun? devam ediyor Aziz. Hiçbir şey demiyor. Telefonu kapatıp bana gülümsüyor. Yeter ki annene iyi davran diyor.
Bir süre sessizlik.
Senin istemiyorsan, Suna burada yaşamamayı teklif etti. Yeter ki bana kolaylık olsun.
Azizin sesi titriyor.
Ev senin, anne.
Yani vaz mı geçiyorsun, diyor. Soru değil, tespit. Bunu hiç beklemiyordu. Aziz hep, annesinin verdiğini alandır; ne zaman neye ihtiyacı varsa, annesi bilirdi. Buna alışkan.
Evden vazgeçmiyorum, diyor Aziz. Şartından vazgeçiyorum. İkisi farklı şeyler.
Demek o kadına benden daha çok değer veriyorsun, diyor Sabahat Hanımın sesi çatallanarak; son kozunu oynuyor.
Aziz içini çekiyor. Uzun ve telaşsızca.
Anne, bu terazide tartılacak bir şey değil. İkiniz de ailemsiniz.
Bir süre susuyorlar.
Ama sen bunu bir yarış olarak gördün. Kazanmak istiyorsun.
Sabahat Hanım sessiz.
Seni seviyorum, diyor Aziz. Bu değişmeyecek, herhangi bir şarta ya da şartsız.
Ceketini alıyor.
Aramak istersen, ara. Gelirim.
Sabahat Hanım cevap vermiyor.
Aziz çıkıyor, kapı sessizce kapanıyor.
Sabahat Hanım yalnız kalıyor. Pencereye gidiyor.
Apartmanda aşağıda Aziz arabaya biniyor. O yukarıdan izliyor. Omuzları biraz düşük, kapıyı açıp kafasını çeviriyor bir anlığına, amaçsızca, annesini aramadan. Sonra gidiyor, gözden kayboluyor.
Uzun süre pencere önünde kalıyor Sabahat Hanım. O sırada içi yanıyor, nedeni belli değil.
Üç hafta neredeyse konuşmuyorlar.
Aziz kısa yazar: Anne, nasılsın? Sabahat Hanım İyiyim diye cevaplar. Budur. Türkçede iyiyim nedir bir bilsen her şey yolunda da olur, gece üç gündür uyumuyorum ama söylemem de.
Sonra bir gün şöyle bir şey olur.
Sabahat Hanım eczaneye giderken yolunu uzatır, arka sokaktakine, o biraz daha ucuz çünkü. Yaşı altmış dokuz, maaş belli, her kuruş önemli. Ara yoldan dönerken Azizi görür.
Oğlan arabanın başında. Kaput açık. Yanında Suna, eski bir kaban giymiş, kolunda yağ lekeleri, bir şeyler söylüyor. Sabahat Hanım duyamaz, uzakta. Aziz cevaplar, sonra Suna kıkır kıkır güler, içten, başını geriye atarak. Mutlu insanların kahkahası.
Aziz de güler ardından.
Sabahat Hanım durur.
Uzaktan bakar: mahalledeki araba, sonbahar, açık motor, iki gülüş. Sıradan.
Aziz ondan gitmedi. Sadece yaşıyor.
Bu, tuhaf derecede basit bir gerçek.
Bunca zaman Sunanın oğlunu aldığını sanmıştır. Copladı, kopardı. Oysa işte tam karşı apartmandasın, arabada eğleniyorlar ve kimse kimseyi elinden almamış. Oğlunun bir hayatı var, hep vardı. Sabahat Hanım bakmak istememiş sadece.
Sessizce arkasını dönüyor, eve yürüyor.
Evde, torbayı masaya bırakıyor. Uzun uzun pencereye bakıyor.
Sonra kalkıyor. Unu çıkarıyor.
Keki bir buçuk saate yakın uğraşarak yapıyor. Eller titrediği için iki kez şekeri fazla. Bu sefer karadutlu. O reçeli Sunanın her defasında getirdiği ve Sabahat Hanımın inattan açmadığı.
Şimdi açıyor.
İki gün sonra Azizi arıyor.
Kek yaptım, diyor. Çok oldu, yalnız yiyemem.
Duraksar.
Gelir misiniz? diye sorar. Sonradan ekler, az daha yavaş ve zorlanarak: İkiniz de.
Aziz bir saniye bekler. Sadece bir saniye.
Geliriz, der.
Kapı çalınca Sabahat Hanım açar. İkisini görür. Azizin elinde çiçek, Sunada bir poşet. Sunaya bakar. O da sessizce bakar, beklemeden, incinmeden.
Buyurun, der Sabahat Hanım.
Mutfak dar, üç kişiye zor yetiyor. Ama bir şekilde sığıyorlar.
Evet, der keki keserken. Anlatın bakalım, nasıl gidiyor hayat?
Suna kafasını kaldırır.
Anlatırız, der ve gülümser.
Sabahat Hanım tabağa bir dilim bırakır. Bu küçük, kek kokulu bir barışın başlangıcıdır.




