Yine mi o saçma dizileri izliyorsun? diye İsmail’in sesi arkasında birden duyulunca, Zehra yerinden irkildi ve neredeyse bardağı elinden düşürecekti. Defalarca söyledim, beyin bırakmaz onlar. Bari mutfağı toplasan ya da çocukla ilgili düşünsen. Canın sıkılıyor diye uğraşıyorsun bunlarla.
Zehra cevap vermedi. Kumandaya bastı, televizyonu kapattı. Kapanan ekranla beraber, evin sessizliğinde bir anda komşu çocuklarının gülüşleri duyulur oldu. Boğazına koca bir düğüm oturdu, nefes almak zorlaştı.
Seninle konuşuyorum Zehra dedi İsmail sakinlikle, ceketini çıkarıp sandalyeye astı. Ciddi bir adamdı, ne yaparsa yapsın hep kontrollüydü. Sinirlenince de sesini yükseltmez, sanki havadan sudan konuşur gibi azarını verirdi. Böyle zamanlarda tonu daha da soğuk olurdu ki, Zehra bunu her zamankinden fazla kaldıramazdı. Duymuyor musun beni?
Duyuyorum, dedi usulca Zehra ve yerinden kalktı. Çocukken de aynıydı: büyük biri varsa oturulmaz, lafa karışılmaz, savunma yapılmaz.
İyi. Akşam yemeği hazır mı?
Hazır. Fırında tavukla sebze yaptım, en sevdiğin gibi.
İsmail başıyla onayladı ve mutfağa geçti. Zehra ise salonun ortasında öylece ayakta kaldı; kocaman ve modern döşenmiş salonda hep bir soğukluk olurdu sanki. Camdan bakınca ise Şubat akşamının karanlığı, şehirden uzakta bir mahallede, karla kaplanmış çocuk parklarını seyrettirdi. Dışarıda birkaç sokak lambası yanıyordu. Yirmi sekiz yaşına gelmişti; hayatının yarısı geçmiş ama yaşadığını hiç hissetmemiş gibiydi.
***
Zehra yedi yaşındayken annesiyle babası bir trafik kazasında vefat etmişti. Kaygan yolda bir anda olmuştu her şey. Sonra kendini acil servisin soğuk koridorunda, şok içinde otururken bulmuştu. Yanında adını bile hatırlamadığı bir kadın başını okşayıp “Yazık kızım, ne bahtsızsın” deyip duruyordu.
O günlerden sonra Refika Teyze gelmişti hayatına. Babasının dayısının eşi, Zehranın hayatında toplamda üç kez ancak gördüğü bir akrabaydı; ellili yaşlarında, saçını sıkı bir topuz yapmış, dudakları her daim ince ve bastırılmış bir kadın. Refika Teyze gelir gelmez elini taşın altına koymuştu.
Bu çocuğu sahipsiz bırakmayız, diye konuşmuştu sosyal hizmet görevlileriyle, Zehra ise yanında bir eşya gibi öylece duruyordu. Yabancının yanına, yurda gitmesi doğru olamaz. Kendi özümüz, kanımızdır.
Refika Teyze Zehraların iki odalı evine yerleşti. Kendi evi yoktu, bir oda kiralıyordu, küçük bir kurumda muhasebeciydi. Oturduğu evi bırakıp, Zehraların evine taşınınca bunu hep tek bir şekilde hatırlattı.
Bana şükretmelisin, dediği ilk günlerden itibaren. Hayatımı sana adadım, yoksa evlenip keyfime bakardım. Sırtıma yük oldun. Bunu hep bil.
Zehra bunu hiç unutmadı. Her an, her gün. O borç duygusu kemiğine, ruhuna kazınmıştı. Sürekli iyi çocuk olmaya çalıştı, uslu, göze batmayan, dert çıkarmayan. Notları iyiydi, ev işlerine yardım eder, hiçbir şey istemezdi. Refika Teyze dayak atmaz, sık bağırmazdı; onun zehiri damla damla, suçluluk duygusu olarak işlenirdi Zehranın içine.
Yine beden eğitimi notun zayıf. Ben sana ne emek verdim, senin yaptığın bu mu? Nankörlük.
Ekmek aldın mı? Yanlışını almışsın, kaç defa söyledim, siyah ekmek olacak! Hiçbir şey beceremiyorsun.
Arkadaşın mı geldi? Sohbet ediyorsunuz, odanı toplayamazsın; bedavacı olacak senden, belliydi.
On altı yaşına geldiğinde, birinin seni karşılıksız sevdiği fikrinden bile uzaklaşmıştı Zehra. Annesiyle babası silikleşmiş bir anıydı: annenin kucağında huzur, babanın gülüşü. Hepsi, Refika Teyzenin sürekli dırdırında erimişti.
Liseden sonra Zehra devlet okuluna parasız yatılı olarak girdi. Refika Teyze memnundu: kız kendi kendine bakacak, yükü hafifledi. Okuldan sonra anaokuluna öğretmen olarak yerleşti. Maaş küçüktü, ama bir kısmını Refika Teyzeye verir, onun yanında kalmaya devam ederdi.
Ben olmasam ne yapacaksın? Zehra yirmi üçüne gelip de utana sıkıla ayrı eve taşınmak istediğini söylediğinde duyduğu cevap buydu. Hiçbir şey bilmezsin, tek başına mahvolursun. Ben seni büyüttüm, şimdi yüzüme mi bakmayacaksın? Vicdan yok mu sende?
Ya hiç yoktu ya da fazlasıyla vardı; Zehra kalakaldı.
***
İsmail ile tanışması bir arkadaşının doğum gününde oldu. Adam kırk yedi yaşında, Zehra ise yirmi dört. Yakışıklı, her zaman kendinden emin, saati bile şık olan bir adamdı. Meğer doğum günü sahibinin amcasıymış, uğramış bir selam vereyim diye gelmiş.
Çok sakin ve tatlı bir insansın, dedi ilk konuşmaları. Şimdilerde öyle genç kız bulmak zor.
Ne diyeceğini bilemeyip utandı Zehra. İsmail tebessüm etti, telefonunu istedi. Zehra da verdi, şaşırdı kendi cesaretine.
İsmail ilgi göstermeye başladı. Her gün aradı, yemeklere götürdü (Zehra ilk kez öyle bir restoran gördü), çiçekler aldı. Onun sıradan kadınlardan, hırslı iş kadınlarından sıkıldığını, evinin huzurunu düşünen bir kadına ihtiyacı olduğunu söyledi.
Sen narin bir çiçeksin, koruyup bakmam gerekir, demişti bir gün. Zehranın içinde buz gibi bir şey çözülüvermişti. İlk kez, birinin onun yüküne değil, kendisine kıymet verdiğini hissetmişti.
Refika Teyze bu evliliği onayladı.
Nihayet doğru düzgün bir iş yaptın, dedi İsmaili süzerken. Adam akıllı rahat yaşarsın, öğretmenlikte kazancın ne ki
Altı ayda sade bir düğün yapıldı. İsmail bekletmeye gerek yok dedi. Zehra, onun büyük dairesine taşındı. Oradaki kural baştan belliydi:
Çalışmana gerek yok, aileyi ben geçindiririm. Sen evi çekip çevir, sonrasında çocuğumuz olur, ona bakarsın.
Kabul etti Zehra. Ona ait olacak, diye hayal etmişti, bunu korunmak sanıyordu. Gerçekten de İsmail ilgilenirdi: ona kendi seçtiği kıyafetleri aldı (senin zevkin yok), tam olarak yettiği kadar harçlık verdi, markete git dediğinde de fişle hesabını sordu. Arabayla bir yerlere götürürdü ama nereye gidileceğine her seferinde kendisi karar verirdi.
İlk başta Zehra kendini bu yeni hayata alışmaya çalışıyordu. Daire güzeldi, ama o kadar soğuktu ki En iyi mutfak aletleri, büyük ekran TV, deri koltuklar Ama Zehranın ruhuna sıcak gelen hiçbir şey yoktu. Birkaç renkli yastık aldı, pencereye çiçek koydu İsmail suratını buruşturdu:
O ne öyle? Bizim ev minimalist, kaldır onları.
Kaldırdı Zehra da.
Sonra serzenişler başladı. Önce küçük, laf arasında:
Çok tuz koymuşsun çorbaya.
O elbise seni şişman gösteriyor, başka bir şey giy.
Yine diş macununu açık bırakmışsın. Kaç kere söyledim?
Günler geçtikçe bu laflar çoğaldı. Her gün yeni bir eksik yüzüne vuruldu. Zehra ne yapsa yeni bir sorun çıkardı.
Bunu bilerek mi yapıyorsun bana? deyiverirdi İsmail. Kaç kere anlatıyorum, uğraşıyorum, gene bildiğini okuyorsun. İnatçı ve anlamsızsın. İyi ki en azından güzelsin de, yoksa çekilecek yanın olmazdı.
Zehra susar, gözleri dolar ama ağlamazdı; bu suçluluk ona çok tanıdık ve doğal gelmişti artık. Refika Teyzeden öğrendiği hale, şimdi kocasına da suçunu ödemek zorundaymış gibi hissediyordu.
Bir yıl geçti, İsmail her fırsatta çocuk mevzusunu açar oldu.
Doktora gittin mi? Bir sorun mu var?
Gitti Zehra tabii, hiçbir şey yoktu. Zaman gerekir dedi doktorlar. İsmail ise onu suçladı, Sen çocuk istemiyorsun galiba, bencil misin? diye.
Oysa Zehra kendini hiç düşünmezdi. Günleri, yemek, temizlik, çamaşırla dolu geçer; İsmail işten yorgun gelir, haberi açar, surat asar. Haftasonu ya iş arkadaşları ile buluşur ya da balığa giderdi. Zehra hiçbir yere çağrılmazdı.
Senin orada işin yok, evde otur, dinlen.
Evde otururdu. Camdan dışarı bakar, mahallede oynayan çocukların sesini dinlerdi. Ara sıra dizi izler, İsmail evdeyken kapalı tutardı. Saçma şeylerle zaman harcama derdi çünkü.
***
Bir yaz günü, yirmi altı yaşındayken, alışverişe çıktı Zehra. Bakliyat reyonunda ihtiyaç listesini kontrol ediyordu (İsmailin hazırladığı, extradan bir şey alınmazdı); arkasından bir ses:
Zehra? Zehra Demirağ? Gerçekten sen misin?
Döndü. Karşısında kısa saçlı, tişörtlü, jean pantolonlu bir kız vardı. Bir saniye durdu ve tanıdı: Gülce Çetin, ortaokuldan arkadaşı. Dokuzuncu sınıftan sonra taşınmıştı.
Gülce! Selam, dedi uykudan uyanır gibi bir tebessümle. Nereden çıktın sen?
İstanbuldan taşındık, bir ay oluyor. Ailem bu tarafa taşınınca ben de yanlarına geçtim. İşim evden zaten, rahatım. Sen nasılsın, evli misin, çocuk var mı?
Evlendim, çocuk yok, dedi Zehra.
Kız hadi buluşalım, bir kahve içelim, iki lafın belini kıralım! Al şu numaramı.
Gülce numarasını okuttu, Zehra da kaydetti. Birkaç laf daha edip ayrıldılar.
O gece, İsmail uyuyunca, Zehra telefondan numaraya uzun uzun bakıp durdu. Aramak istiyordu, bir yandan da korkuyordu; İsmail gereksiz işlerle uğraşmasına hiç tahammül etmezdi Gülce ise arkadaşıydı. Biriyle dertleşmese ne olurdu? Bir sefer kahve içerlerdi, olur biterdi belki
Ertesi gün cesaretini topladı, mesaj attı. Gülce hemen döndü, şehrin ortasında bir kafede buluşmayı önerdi. Zehra, İsmailin işte olacağı zamanı seçti.
Sağlık ocağına gideceğim, dedi kocasına sabah, o da hiç merak etmedi bile.
***
Küçük bir kafede, parkın yanında buluştular. Gülce çoktan gelmiş, bilgisayarında bir şeylerle meşguldü. Zehra gelince sarıldı sıkıca.
Ay seni tekrar görmek ne güzel! Hadi geç otur, kahven geliyor bile.
Gülce konuşurken, Zehra çoğunlukla dinledi, hikayesini can kulağıyla dinledi. Gülce yazılımcı olmuş, uzaktan iş bulmuş, veri düzenlemesi ile ilgileniyordu. Heyecanla anlatıyor, kendi hayatını kurmuş bir kadının özgüveniyle gülümsüyordu. Zehra, kıskançlıktan çok hafif bir özlem üstüne çekmişti: Özgürlük özlemi.
Sen neler yapıyorsun peki? dedi sonunda Gülce.
Evdeyim. Kocam çalışmamı istemiyor, itiraf etti Zehra.
Sen peki istiyor musun?
Zehra durdu, kendine ilk kez bu soruya gerçekten cevap vermeye çalıştı.
Hiç düşünmedim. Ne istediğimi bilmiyorum.
Gülce dikkatle baktı Zehranın gözlerine.
Bak, istersen ben sana bir şeyler öğreteyim. Basit bir fotoğraf düzenleme işi var. Evden yapılır, günde bir iki saat uğraşırsın, ufak tefek de kazanç olur. Benim yetiştiremediğim işleri sen alabilirsin. Denemek ister misin?
Hiç anlamam, dedi korkarak Zehra.
Ben gösteririm, zor değil vallahi. Tek lazım olan istek.
Bilmiyorum gibi bir cevap verdi ama aslında içinin derinlerinden bir şeyin kıpırdadığını hissetti. Denemek istedi.
Bilgisayarım yok ama, dedi sonra.
Kocanın yok mu? Hiç mi yok evde?
Onun laptopu var.
Onunla başlarsın! Ben sana programları yollarım, yardım ederim. Hoşlanmazsan bırakırsın, zorun yok ki.
Zehra bir miktar korkuyla, bir miktar umutla tamam dedi. Hayatında ilk defa kendi kararı olacak bir şey heyecanı sarmıştı içine.
***
İlk defa bilgisayarı açıp programa kurulumunu o yaptı. Kalbi sesi odadan duyulacak kadar atıyordu, sanki suç işliyordu. İsmail akşama kadar kesin gelmezdi, en az dört saati vardı. Programları yükledi, Gülcenin gönderdiği ilk eğitim videosunu izlemeye başladı.
Çok zordu. Kafası karışıyor, terimleri anlamıyordu ama işin ucunda bir kazanç ve eğlence vardı. Yanlış yapıyor, tekrar başlıyordu. Zaman nasıl geçti anlamadı.
İsmail eve gelmeden önce programları kapatır, geçmişi temizlerdi (Gülce bunu öğretmişti), bilgisayarı yerine bırakırdı. Akşam yemeği ve masası muntazamdı, yorgun kocasına karşı donuk bir yüzle görünürdü ama artık içinde başka bir huzur vardı: kendine ait küçük bir sır.
Bir ay sonra işin küçük kısımlarını sorunsuzca yapıyordu. Gülce ona gerçek müşterilerden işler aktarıyordu: ürün fotoğraflarının arka planında renkle oynama, ebat ayarlama Basit işti ama ilk defa kendi parasını kazanıyordu.
Gülce her işi teslimde parasının Ziraat Bankası kartına havale etti. Zehra parayı nakit çekip, eski bir kitabın içine saklıyordu annesiyle babasından kalan tek fotoğraf ve bir kenarında duran, kimsenin ilgilenmeyeceği eski bir şiir kitabıydı bu.
Giderek daha zorlu işler geldi. Renklendirme, ufak kolajlar… Hesaplara düzenli paralar yattıkça kendine güveni arttı. Gülce sık sık mesaj atar, Zehra her övgüsünde daha çok açılırdı. Unutmuştu birinin azarlamadan Aferin, süpersin! dediğini.
İsmail hiçbir şeyi anlamadı. Her zamanki gibi işten gelir, yemeğini yer, haberleri izler, yatardı. Ara sıra, Bugün ne yaptın? diye sorardı.
Temizlik, yemek, işte… derdi Zehra.
Helal. Kadın dediğin evi çekip çevirmeli.
Zehra başını eğer, aklı yesyeni gelecek fırsatında dolaşırdı.
***
Bir yıl geçti. Zehra yirmi yedi oldu. İsmail çocuk için baskıyı iyice artırdı.
Yine doktor mu? Sorun sende galiba! Belki de çocuk istemiyorsun ha? Kabullen.
İstiyorum, diyordu Zehra Yıllar önce istemiş olabilirdi. Ama şu an o eve, o hayata çocuk getirmek düşüncesi onu korkutuyordu.
Derde ne? Ben bakıyorum, sağladım her şeyi, kadının misyonu çocuk yapmak, eve bakmak! Bunu da yapamadın. Boşa ömür.
Bu boşuna sözcüğü Zehranın kalbine zehir akıttı yine. Eskisi gibi ağlamıyor, sadece içine kapanıyordu. Acı, yorgunluk dışında bir şey kalmamıştı.
Böyle anlarda bilgisayara koşardı Zehra. Hataları düzelttiği, renklerle oynadığı, bir sonuç görebildiği tek yer orasıydı. Orada güç bulurdu kendine.
Köşedeki kutuda para birikti. Gülce işi artırdı, freelancer platformlarından da iş ayarlamıştı. Zehra üç dört saatini bilgisayarda geçirir oldu. Müşterilerden iyi puan alıyor, övgü duydukça şaşırıyordu.
Bir akşam, İsmail erken yatınca, Zehra zulasındaki parayı saydı 100 bin lira geçmişti! Ona göre büyük, aylarca o parayla idare edebilirdi. Acaba ayrı bir oda mı tutsam? diye içinden düşüncesi geçip gitti. Korktu. Nereye gidecekti? Kim sahip çıkardı? İsmail sağlıyordu, ev de, düzen de var diyordu içindeki öğretilmiş Zehra. Herkesin kocası böyle miydi? Hep mi kadın suçludur?
Ama fikir kafasında bir tohum gibi yeşermeye başladı. Günden güne büyüdü.
***
Bir kış günü her şey patladı. İsmail eve erken geldi ve Zehra bilgisayarı kapatamadan yakaladı.
Ne yapıyorsun burada?
Şey, sadece…
Sana bilgisayarımı kullan desturunu kim verdi?
Ama ben sadece…
Demek izin almadın. Her şeye el uzatabileceğini mi sandın?
Affedersin, bir daha olmaz…
Orada neyle uğraşıyordun? bilgisayarı açtı, hızlıca geçmişe baktı. Zehra temel uygulamaları kapatmıştı ama birkaç freelance işi açık kalmıştı.
Bir bakış attı Zehraya.
Gizli gizli iş mi yapıyorsun bana çaktırmadan?
Sadece biraz kazanmak istedim, yardımcı olayım diyeydim…
Yardıma mı muhtacım ben? Ailemizi geçindiremiyor muyum sence? Kadıncağız iş yapacak diye benim işlerime bulaşıyorsun, tavırlarına bak!
Bilgisayarı kolunun altına aldı.
Bir daha dokunursan görürsün. Yarın da attığın her adım, yaptığın her şeyi bana tek tek anlatacaksın. Demek fazla özgürlümü buldun…
Bilgisayarı, odanın kapısını üstüne çekip içeri daldı. Zehra, salonun ortasında bir kuş gibi çaresiz kaldı, ağladı. Yılların yumruğu, soluğunu tuttu.
Tüm gece gözünü yummadı. Yanında horuldayan adamla bir daha bu şekilde devam edemeyeceğini düşündü. Hayat dediğin buysa, yaşamak buysa Bu bildiğin psikolojik şiddet, duygusal bağımlılık. Televizyondaki kadın programlarında toksik ilişki diye anlatılanın ta kendisiymiş!
Sabah, İsmail işe bilgisayarı alıp çıkınca ilk iş Gülceyi aradı.
Yardıma ihtiyacım var, dedi sesi titreyerek.
***
Aynı kafede buluştular. Zehra her şeyi anlattı bilgisayar, kavga, artık attığı her adımın takip altında olması Gülce dinledi, sonra sıkıca tuttu elinden.
Gitmen lazım, dedi. Bu hayat değil, seni paramparça ediyor.
Nereye gideceğim? Hiçbir şeyim yok.
Senin birikmiş paran, elin, aklın var. Çalışıyorsun, iyi de yapıyorsun. El ele verirsek her şey olur. Şimdi gitmelisin, yoksa hep tutsak kalırsın.
Ya haklıysa? Belki de gerçekten ben suçluyum?
Bak Zehra, şu an onun dilini konuşuyorsun. Yetersiz olduğuna, suçlu olduğuna seni inandırdı. Bu YALAN. Akıllısın, yeteneklisin. Bir yılda meslek de öğrendin. Kimseye borcun yok.
Zehra sessiz kaldı. Bu sözler can simidi gibi nefesine nefes kattı.
Korkuyorum, dedi sonunda.
Biliyorum. Ama daha çok korkutucu olan böyle kalmak, diye ekledi Gülce.
Oturdular, plan yaptılar. Geçici olarak Gülcenin evinde kalacak, sonra oda bakacak, parayı gözden çıkarmadan oradan çıkacak. Gülce gerektiğinde polisten, kadın sığınma evinden destek alırız diye tembih etti.
Ve psikoloğa gitmelisin, dedi Gülce. Güçlenmen, içini düzeltmen lazım.
Zehra başını salladı. Hep deliler gider sandığı psikologa, şimdi tek umudu olmuştu.
***
Bir hafta sonra İsmail şehir dışına gitti. Zehra valizi hazırlayıp önemli evraklarını, birkaç giysi, paradan küçük bir miktar, anne-baba fotoğrafı ve tek bir kitap aldı. Hiçbir şey istemiyordu orada kalacak.
Kısa bir not bıraktı: “Gidiyorum. Beni arama. Hakkını helal et.”
Kapıyı kilitledi, elleri tir tir titriyordu. Asansöre indi, dışarıya attı kendini. Şubatın ayazında yüzüne çarpan hava, ciğerlerini sızlattı; buna rağmen bir ağırlık kalktı üstünden. Sanki hapsolduğu yerden ilk kez nefes alıyordu.
Gülce onu apartmanın önünde karşıladı, eşyasına yardım etti. Onun tek odalı apartmanı Zehraya saray gibi geldi. Hemen çay koydu, kanepede yerini yaptı.
Nasılsın?
Korkuyorum, dedi Zehra dürüstçe. Ama başka çarem yok galiba.
İlk günler çok ağır geçti. İsmail mesaj attı, aradı, tehdit etti: Nankör kadın! Her şeyini ben sağladım! Pişman edeceğim seni! Sonra yalvarmaya başladı: Dön, değişeceğim. Sensiz yapamıyorum. Zehra hepsini okudu, cevap vermedi; her mesaj ruhunu sıktı. Bir yanı Dön, özür dile, öteki ise Kaç!
Gülce hattı bloke ettirdi, Zehra yeni hat aldı. Mesajlar kesildi.
İki haftaya kalmadan bir oda buldu emekli bir teyzenin evinde. Küçücük, on metrekare, ama kendine ait. İlk kez kimse hesap sormadan yaşadığı bir yerdi.
Gülce eğitmek için eski bir laptop hediye etti:
Çalış, kendi ayaklarının üzerinde durursun.
Artık gizli saklı bilgisayar başında değil, rahat rahat iş alıyor, kazanıyordu. Odanın parası çıkıyor, temel ihtiyaçlarını rahatça karşılıyordu. Yavaşça kendi ayaklarıyla alışveriş yapmaya, mutfakta kendine tatlı bir sofra kurmaya, kafasına göre film izlemeye başladı. Ama içi yine de boş, yine de korku ve suçlulukla doluydu bir yanıyla.
***
Refika Teyze de duymuştu olanı. İsmailin aileyle irtibata geçtiği belliydi. Teyze telefona saldırdı:
Kızım aklını mı kaybettin! Adam gibi adamdan kaçılır mı? Almış rahat ettiriyor, nankörlüğün lüzumu yok! Ben sana ne emek verdim, şimdi ortalıklara düşüp beni rezil edeceksin!
Zehra telefonu dinledi, o eski suçluluk yine boğazında düğüm oldu. O sesi duyunca sanki kelepçesi yeniden takıldı.
Dönmeyeceğim, dedi sakin ama kararlı bir tonda. Ne ona, ne de sana.
Bana laf mı edeceksin şimdi! Bunca yıl verdiklerim?
Hiçbir şey vermedin bana, kelimeler kendiliğinden döküldü. Yalnızca evi aldın, her gün bana borcumu hatırlattın. Ama sana borcum yok, kimseye borcum yok!
Kapattı telefonu. Eller titriyordu, yüreği hızla atıyor ama bir hafiflik çöreklenmişti içine. Sanki yılların yükünü bir cümleyle sırtından atmıştı.
Bir daha aramadı Refika Teyze.
***
Gülce, Zehranın mutlaka psikoloğa gitmesini istedi.
Bu kadar şey yaşadıktan sonra destek şart, dedi.
Zehra korkuyordu. Psikologun “Kendin istedin” diye eleştirmesinden, “Çoktan gitmeliydin, niye bekledin?” diyecek olmasından çekiniyordu. Ama Gülce iyi bir uzman bulmuştu: Kadriye Hanım. Randevu aldı.
İlk seans tuhaftı. Kadriye Hanımın küçük, ferah odasında, elinde papatya çayıyla oturdu ve konuşmaya nereden başlayacağını bilemedi. Kadriye Hanım da acele ettirmedi.
Burada olmamın sebebini tam bilmiyorum, dedi. Sadece kocamdan ayrıldım. Bakıcımdan da. Şimdi yalnız yaşıyorum. Sanki her şey yolunda ama
Neler hissediyorsunuz peki? diye sordu Kadriye Hanım.
Bilmem Tuhaftı. Suçlu hissediyorum. Hep.
Neyden dolayı suçlu?
Her şeyden! gözlerinden yaşlar süzülerek cevap verdi. Hep benden suçluymuşum gibi davrandılar.
Bir anda, kelimeler kendiliğinden dökülmeye başladı: çocukluğundaki Refika Teyze terbiyesi, yıllarca borçluluk hissi, İsmailin kontrolcülüğü, Çocuk doğuramıyorsun! diye suçlaması… Hangi konuda iyi olsa her zaman eksik ya da yanlış hissetmişti.
Kadriye Hanım hep dinledi. Sonra dedi ki:
Yaşadıklarınız duygusal şiddet. Önce çocukken, sonra evlilikte. Her adımda sizi beceriksiz, yetersiz hissettirerek bağımlı bırakmışlar. Oysa bu gerçek değil. Yıllarca size yüklenen bir yalan.
Zehra hayretle baktı.
Ama gerçekten çok hata yaptım…
Hayatta herkes kendi tarzınca yaşar, doğrusu yanlışı yok. Size sadece tek yol varmış gibi hissettirmişler, bu da güç kazanmak için kullanılan bir yöntem.
Bunlar içini sarstı. Seanstan çıkınca kafası karmakarışık oldu, ama sanki bir umut ışığı doğmuştu köşede.
Düzenli gitmeye başladı. Duygularını anlamaya, suçluluk, korku ve bağımlılığı çözmeye çalıştı. Gerçeklerle yüzleşmek çok zordu. Sevgiden, yakınlıktan sandığı şeylerin aslında baskı, manipülasyon olduğunu kabullenmek ağır geldi. Ama kendi sınırlarını korumayı, Hayır diyebilmeyi öğrendi.
Minik bir isteğe hayır deyin mesela, dedi Kadriye Hanım bir gün. Biri borç isterse ama istemiyorsanız, sadece ‘Hayır, veremem’ deyin.
Kısa süre sonra ev sahibi Zehradan torununa iki saat bakmasını istedi.
Olmaz, benim işim var, dedi Zehra heyecanla. İçinde önce korku, sonra hafif de olsa bir gurur.
***
Bir yıl geçti. Zehra yirmi sekizini bitirdi. Artık gelişmiş işler alıyordu, kazancı fena değildi. Küçük bir stüdyo daire tuttu. Kendi istediği gibi dekore etti: renkli yastıklar, pencere önünde çiçekler, duvarda tablolar… Yıllarca taşındığı yasaklar tarihe karışıyordu.
Bazen Gülce ile buluşup kahve içiyor, sohbet ediyordu. Gülce hep destek oldu, yolu açtı. Zehra iyi ki o süpermarkette karşılaşmışız diye şükrediyordu.
İsmailden hiç haber almadı. Bazen için için Ne yapıyor acaba? diye düşündü ama geri itti bu düşünceyi. Geçmiş geçmişte kalmalıydı.
Refika Teyze ile de görüşmedi. Dairenin resmi hakları Zehrada olsa da, Refika Teyze orada oturuyordu. Bir gün Kadriye Hanım sordu:
Evi geri almak ister misin?
Zehra düşündü:
Bence adaletli olan bu. Ama onunla muhatap olmak istemiyorum. Orada yaşasın. Benim kimseye borcum yok, en büyük özgürlüğüm bu.
Önemli bir karar, dedi Kadriye Hanım. Artık geçmişi geride bırakıyorsun.
Aynen öyle, gülümsedi Zehra. Bırakıyorum.
***
Ve Zehra nihayet yaşamaya başladı. Sinemaya gitmekten, parka çıkmaktan çekinmiyor, freelance topluluğundan arkadaşlar edinmeye, yeni insanlarla tanışmaya başladı. Küçük şeylerden mutlu olmayı öğreniyordu: Güzel bir kahve, hoş bir kitap, cama vuran yağmur… Eskiden hayal bile edemediği huzursuz mutluluk anları için minnettardı.
Psikolog seansları devam etti. Her seans yeni bir düğümü çözdü. Zehra duygularını anlamayı, yüzleşmeyi, utanmadan ağlamayı öğrendi. Zor bir yoldu, daha tamamlanmamıştı. Ama yolda olmak bile nefes veriyordu insana.
Abusedan kurtulmanın yolu uzunmuş. Bazen eski kurban haline sığınmak istiyordu, bazen güçlü ve şahane hissediyordu.
Maddi özgürlük sadece para değilmiş meğer Hayır deme hakkıymış, nasıl isterse öyle yaşama iradesiymiş en çok.
***
Bir gün, ilkbaharda, Zehra sokak arasında bir kırtasiyenin vitrinindeki sulu boya setine gözleri takıldı. Tahta kutuda upuzun, rengarenk kalemler ve fırçalar… Çocukken resim yapmayı çok severmiş ama büyüktükçe bırakmış, çünkü Refika Teyze Saçmalık, vakit kaybı! dermiş.
Daldı içeri, aldı fırça, kağıt, renk setini. Pahalıydı ama iyiydi. Eve dönüp hepsini sofranın üstüne döktü. Uzun süre sadece baktı. Sonra sarı boya ile kocaman bir yuvarlak çizdi. Sadece bir güneş.
Uzun uzun bakarken içindeki buz eridi sanki. Güzel ya da çirkin olması önemli değildi; kimseye göstermek zorunda değildi. Sadece istemiş, kendine çizmişti. Hayatında ilk defa, küçük ama çok önemli bir kendini bulma anıydı bu.
***
Bir yıl sonra, alıştığı Kadriye Hanımın odasında bir fincan ıhlamur içerken:
Biliyor musunuz, dün dükkan vitrininden sulu boya aldım. Hem de en pahalısından, dedi Zehra, pencere önünde baharı seyrederek.
Ne hissettirdi? diye sordu sakin sakin Kadriye Hanım.
Başta suçluluk Sanki boşa para harcıyor gibi. Sonra güneş çizdim, sarı bir yuvarlak. Güzel ya da çirkin, hiç umursamadım.
Kendin için bir adım bu, dedi psikolog. “Ben de varım” deme hali.
Zehra hafifçe gülümsedi. O gülüşte hâlâ eski yaraların izi vardı; ama yeni ve başka bir umut da saklıydı.
Refika Teyzenin elindeki daireyi de ona bıraktım. Orada yaşasın, bana geçmiş borç masalından kurtulmak yetiyor. Gerçek özgürlük bu galiba.
Düşününce, içinizde ne hissediyorsunuz? dedi Kadriye Hanım. Ve sohbetleri yine ayarı kaçmış bir dost sohbeti gibi, seanstan taşıp devam ettiZehra bir süre cevap vermedi. İçinde hafif ama kararlı bir sıcaklık yükseldi. Camdan dışarı baktı; baharın ince ışığında sokak çocukları koşturuyor, bankta yaşlı bir kadın torununa masal anlatıyordu. İçini kaplayan duygunun adı huzurdu. Nihayet, yavaşça başını çevirdi.
Hafiflik, dedi. Sanki sırtımdan ağır bir battaniye kalktı, ardımda bırakabildim. Artık kendimim. Eskisi gibi eksik hissetmiyorum. Hatalı, yanlış, kötü değilim Sadece benim. Yeterli, bütün ve özgür.
Kadriye Hanım gülümsedi, yanında taşıdığı küçük deftere bir not aldı. Zehra yıllardır kendine ilk kez güvenle bakıyor, gözlerinde o eski çekingenliğin yerine parlayan yeni bir şey taşıyordu.
Dışarı çıkarken, prizmanın renkleriyle aydınlanan gökyüzüne bir kez daha hayranlıkla baktı. Boşuna geçmediğini anladı hayatının. Yara izlerini sevmeyi, korkularından utanmamayı, kimseye borcu olmadığını öğrenmişti. Şimdi, kalbinin kıyısında minik ama cesur bir güneş doğuyordu. Ve Zehra o güneşin altındaki yerde, ilk defa kendi masalının kahramanı olmayı gerçekten hak ediyordu.
Çantasındaki anahtara uzandı, yeni evinin yolunda adımını sağlam bastı. Her bir adımda, yeniden; kendisi için, hayat için. Baharın taze rüzgarı saçlarını savururken Zehra artık biliyordu: Hiç kimseye, hiçbir hayata, hiçbir eski korkuya ait değildi. Yalnızca kendisine ve özgür, umutlu yarınlarına.




