Üst Kat Komşum

Üst kattaki komşu
– Şebnem, benim büyük tenceremi nereye kaldırdın? Hani şu, dolmayı yaptığım büyük olanı?

– Gülnaz Hanım, ortalıkta duruyordu, geçişi kapatıyordu. Şuraya, alt rafa koydum.

– Alt rafa mı! Ben oraya eğilemiyorum ki, belim ağrıyor! Başkasının eşyasını oradan oraya taşırken hiç düşünüyor musun?

Lavabonun başında, camdan dışarı bakıyordum. Camın önünde kasvetli, gri bir ekim çiseliyordu. İçimde de tuhaf bir şey çiseliyordu sanki. Öfke değil. Daha çok, bunun sadece bir başlangıç olduğunu anladığında insanın içinde kalan o garip his.

***

Gülnaz Hanım cuma akşamı geldi. Eşim Kemal onu asansörün önünde karşıladı, iki ağır çantasını ve koca bir pazar arabasını bizde çarşı arabası deriz hani taşıdı. Ben gülümsüyordum. Gerçekten içten gülümsüyordum çünkü kadının yetmiş sekiz yaşında olduğunu, kendi dairesindeki tadilatın aniden başladığını biliyordum; alt kattakiler tavanı su basınca, apartman yönetimi anca altı ay sonra harekete geçmişti, şimdi de evi resmen şantiye, betonlar açıkta. Gidecek hiçbir yeri yoktu. Kendime Bu bir işgal değil, geçici bir durum. deyip duruyordum.

Sonradan geçici lafını ne duyguyla hatırlayacağımı tahmin bile edemezdim.

Ben elli altı yaşındayım. Ne tam yaşlıyım, ne de genç tam ortalardayım aslında, artık kendini iyi biliyorsun ve hayat rüzgârına göre esneyip kırılmadan kalabiliyorsun. Evden çalışıyorum: el işi nakış siparişleri alıyorum, bireysel koleksiyonculara ve ufak tefek galerilere işler yetiştiriyorum. Hobi değil, para; hem de fena olmayan paralar. Bir de online kursum var, punch işi ve altın işlemeyi öğretmek isteyenlere. Çalışma köşem, yatak odasının o kuzey penceresinin yanındaki masa, ipliklerim, kasnaklarım, şemalarım Orası benim atölyem. Ekmek teknem.

Bizimle Kemalin iki odalı ama çok iyi kullanışlı bir evimiz var. Sekiz yıl önce taşındık, çocuklar büyüyüp yuvadan uçunca. İlk iki yıl boyunca her fazlalıktan kurtuldum. Histerik olmadan, üzülmeden, gerçekten işimize yaramayan ne varsa gönderdim, sattım, çöpe attım. Geride sadece ihtiyaç duyduğumuz ve güzel olan kaldı. Açık renk duvarlar, minimum mobilya, duvarda halı yok, kristal dolabı yok, toz dolu çiçek vazosu yok. Pencerede canlı üç bitki: bir Benjamin kauçuğu, bir paşa kılıcı, bir de mutfakta minik bir biberiye. Her rafın kendi iç düzeni belli. Her çekmece, içindekiler kadar eşyayla, zorlanmadan kapanır.

Kemal başta biraz homurdanıyordu, Otel gibi burası diyordu. Sonra alıştı, hatta biri bir şeyini yerinde bırakmayınca alınganlık gösterdi. Biz kendi düzenimizi, ritmimizi, nefes alacak havamızı bulmuştuk.

Sonra işte, o havaya Gülnaz Hanım girdi.

***

İlk iki gün neredeyse keyifli geçti. Ona hızla hazırladığımız misafir odamızda yerleşti; açılır kapanır koltuk, dolabın yarısı boşaltıldı. Ekstra lamba götürdüm, komodine bir bardak su ve kitap koydum. Bence nazikçe, özenli bir hareketti.

Fakat üçüncü gün, koridordaki pencere kenarında örgüden bir dantel buldum. Yuvarlak, krem rengi, kenarı ince işli. Üzerinde Gülnaz Hanım’ın telefonu duruyordu; sanki orası hep onundu. Sanki o pencere pervazı hep onunmuş gibi.

Danteli aldım; özenle katladım, odasındaki komodinin üstüne koydum.

Ertesi sabah dantel yine pervazdaydı.

Anladım ki, bu bilerek yapılmadı. Zaten işin zorluğu da orada: Gülnaz Hanım benimle savaşmıyordu ki, sadece alıştığı gibi yaşıyordu. Onun için telefonun altındaki örgü, ev düzeniydi. Evdi, rahattı, doğruydu. O, eşyası bol ev zengindir diye büyümüş. Boş pervaz, fakirlik ya da dağınıklık demekti. Mısırlar ya da bakliyatlar çeşit çeşit kavanozdaysa, iyi ev kadını ondandır sandı.

Ben de aynı ülkede büyüdüm, ama bilinçli olarak çıktım oradan, başkalaştım.

***

Daha ilk haftanın sonunda mutfağımızı ben bile tanıyamaz oldum. Üç farklı boyda emaye tencere dolapta durmadı, tezgâhın üstüne dizildi. Yanlarında, sapsarı kıvrımlı bir plastik kapak standı. Buzdolabının içi deney alanına döndü: kızının bahçesinden getirdiği ev turşuları kavanozlarda, sarımsaklı yağda marine edilmiş pastırma tupperda, ıslatılmış kuru fasulye torbası, ne olduğu kapalı üç kat streçe sarılmış bir kap; amacını sormaya korktum. Benim yoğurtlar bu yan kapakta dip köşe, bir kenara itilmiş; ev yapımı hardal ve şalgam suyuna yer açılmış.

Ben yoğurtları yine yerlerine koydum. Gülnaz Hanım tekrar kendi düzenini yaptı.

Akşamları mutfak lahana yemeği, çifter çifter soğan ve ağır, tok eski yemek kokardı. Kötü demiyorum. Sadece o koku bana ait değildi. O akşam bana ait değildi, o nefes benim değildi.

Kemal işten gelir, koklayıp:

– Annem yemek yapmış! Mis gibi kokmuş, derdi.

Ben susardım.

***

İkinci haftanın sonunda, oturma odasında koltuğun önüne küçük bir halı serildi. Sentetik, üstü minik güller işlemeli, hani şu pazarlarda elli liraya satılanlardan. Gülnaz Hanım ayaklarının yere değince üşüdüğünü, çocukluğundan beri yanına halı koyduğunu söyledi. Ne diyebilirdim? Halıdan hoşlanmıyorum mu desem? Çok küçük iş gibi görünürdü, sustum.

Bir süre sonra antrede askının üstünde onun kalın hırkası bitiverdi. Dolapta yer ayırmıştım, ama o bizim ortak askıya, Kemalin montunun yanına astı. Kocaman kareli, krem ve mavi bir hırka. Askıyı kapladı, biraz da Kemalin montunu yığıp durdu.

Ben alıp banyodaki boş askıya astım.

Gülnaz Hanım ertesi sabah yerine geri koydu:

– Orası çok uzak, yetişemiyorum, dedi.

Kafa salladım, olur dedim.

Kemal akşam sordu:

– İyi misin, bir tuhafsın?

– İyiyim, dedim.

Yalandı, ikimiz de biliyorduk. Ama ikimiz de görmezden gelmeyi seçtik.

***

Şimdi asıl meseleye, yatak odama gelelim. Çünkü orası benim işim, param, sınırım. Oda kuzey penceresinde; özel yaptırdığım masam var. Bembeyaz, uzun ve geniş, altında düzenli kutular, çekmeceler Üstünde, gün ışığı tonlu, spektrumu ayarlı bir lamba. Çünkü işleme için ipin tonu hayati. Yanında raf iplikleri serili, soğuktan sıcağa, renk skalası gibi. Süs değil, sistem.

Büyük kasnakta ciddi bir iş vardı. Özel siparişçi bir koleksiyoner İstanbuldan; epey para vermişti, kırk bin lira peşin, kasım sonunda teslim, özel altın sırmalı, ipekle. Üç aydır uğraşıyorum.

O kasnağa kimse el süremez. Herkese izah ettim; en ufak temas, kumaşın gerginliğini bozuyor ve sonra tekrar sil baştan. Kemal biliyordu. Kedimiz yok. Çocuklar uzakta. Her şey kontrolümdeydi.

Ta ki, Gülnaz Hanım gelene kadar.

***

O gün perşembeydi. Tam öğlen. Dışarı çıkmıştım, dükkan dükkan gezip özel bir terra cotta ip arıyordum, internetten bakamıyorsun, canlı görmek şart. Belki bir saat, biraz da eczane işi

Eve geldim. Odaya girdim. Şok.

Gülnaz Hanım kasnağımın önünde, iplikleri kutu kutu ayırıyor, kendi kafasına göre yerleştiriyordu. Bir tane Japon ipeği açılmış, iplik epeyce dolaşmış. Rengi öyle nadir ki, yedeğim yok. Kumaşın köşesi hafifçe büzülmüş, sanki biri yaslanmış.

Kapının eşiğinde kaldım, konuşamadım.

Gülnaz Hanım dönüp çok sakin bir sesle:

– Şebnem, burası çok dağınıktı. Yardım olsun diye toparladım, dedim bak ne güzel oldu.

– Gülnaz Hanım, dedim kısık sesle, lütfen çıkar mısınız?

– Neden, yani yardım etmek istemiştim

– Anlıyorum. Lütfen şimdi çıkın.

Çıktı; dudakları büzülmüş, alınmış.

Kapıyı kapadım, kasnağın önüne yere oturdum. İşimi kontrol ettim. İpliğin bir kısmı kurtarıldı sadece; üçte birini atmak gerekti. Kumaşta hasar ufaktı. Derin nefes aldım.

Katastrof değildi belki. Ama dönüm noktasıydı. Böyle devam edemezdim.

***

Akşam Kemal sordu annesi niye yemekte sessizdi.

Anlattım.

Dinledi, dudaklarını büzdü:

– O sana yardımcı olmak istemiş, kasıt yok.

– Biliyorum.

– Şebnem, biraz sabretsen? Ona da zor, yabancı bir evde. Birazdan bitecek zaten.

– Kemal, orası benim mesleğim. Ekmeğim.

– Farkındayım. Zaten annem çok kalmayacak.

O çok kalmayacak lafını iki haftadır duyuyorum. Açık açık sordum:

– Ne kadar daha?

– Ustalar aralıkta biter diyor.

Aralık. Yani bir buçuk ay daha. Kemalin yüzüne baktım. Çok iyi bildiğim bir bakışla bakıyordu: İkimizin de iyiliğini istiyordu, taraf tutmak istemiyordu. Sanıyordu ki, herkes biraz sessiz olursa, olaylar kendiliğinden rayına oturur.

Ama bazı şeyleri rayına oturtacak biri gerekiyordu. Yani ben.

***

O gece hiç uyumadım. Olabilecek her senaryoyu düşündüm. Gülnaz Hanımla açık açık konuşsam? Üzülür, ağlar, Kemala beni istemiyor diyecek. Kavga etsem? Daha beter olur. Kemale ya ben ya o mu desem? Onu orta yerde bırakırım, hiç adil olmaz. Olduğu gibi katlanmak? Hayır, onu az önce kasnağımda bıraktım.

Bir yol daha vardı: Sakin, temkinli ama kesin. Gülnaz Hanımı evden uzağa yönlendirip, kendi evinin tamiratına gaz vermek, mümkün olduğunca çabuk geri dönmesini sağlamak, hem de kendi arzusu ile.

Bu bir intikam değil; ayakta kalma planıydı. Sessizce, diplomatik, ama tamamen dürüst. Sadece kendi evimi geri almak istiyordum.

***

Önce sosyal aktivite işine el attım.

Biliyorum ki Gülnaz Hanım çok hareketli biriydi. Kendi mahallesinde kütüphaneye gider, camiye uğrardı, yazları kızının bahçesine gidip gelir, orayla uğraşırdı. Burada ise sıkılıyordu. Yaşlılarda can sıkıntısı, evde ekstra hareketliliğe dönüşür. Bir başka deyişle, bizim evde fazladan tıkırtı demekti!

Bölgedeki bir sosyal hizmet merkezinde çalışan arkadaşım Deryayı aradım. Ne var ne yok sordum.

– Neler neler var! Sabahları yürüyüş, çarşamba ve cuma korosu, yün atölyesi, sağlık seminerleri Hem de ücretsiz. Kimlik yeter.

– Kayıt nasıl yapılıyor?

– Geliyorum, diyor, bitiyor.

Gülnaz Hanıma da al bak, bunlara git demek kaba olurdu. O yüzden taktik: Akşam yemeğinde, laf arasında:

– Gülnaz Hanım, Kemal hep anlatırdı, gençliğinizde çok güzel şarkı söylermişsiniz.

O an canlandı. Çok severmiş, üstelik sesi de güzelmiş eski zamanlarda.

– Bizim burada yetişkin korosu varmış dedim ben de, bir tanıdık çok övdü, hocası iyiymiş, insanlar samimiymiş, üstelik ücretsiz. Belki yalnızlıkta huzur bulursunuz, yani ortam değişir dedim.

– Ay bilmem ki, ben tek başıma tanımadığım yere zor giderim, dedi.

Açıkça davet etmedim, biraz önem verip sonra çekildim.

Üç gün sonra lafı tekrar açtım, korodaki insanların belediye günlerinde sahneye çıktığından, gazetede fotoğraf bile yayınlandığından bahsettim. Gazete kelimesini duyunca, anında ilgisi arttı.

Bir hafta sonra, merkez nereye, nasıl gidilir diye sordu. Ellerimle harita çizdim, yazılı tarif ettim.

Çarşamba sabahı çıktı gitti; öğleden sonra pembe yanaklarla, ışıldayan gözlerle döndü.

– Böyle güzel insanlar var orada! Koro hocası Haluk Bey çok anlayışlıymış. Gençlik şarkıları da söylüyorlar, o bana Mezzonuz iyi dedi!

– Harika! dedim, ve vallahi içten gülümsedim.

O günden sonra çarşamba ve cuma günleri birkaç saat ev buz gibi sessiz. Üstelik bir gün orada tanıştığı komşu Nevin Hanımla sağlık yürüyüşlerine başladı. Ev huzura kavuştu.

***

İkinci aşama biraz daha kurnaz işti.

Kübra, yani Gülnaz Hanımın kızı Arası pek sıkı olmasa da, hadi diyerek direkt konuya girdim:

– Kübra, biz anneyle memnunuz, bakımlı, güçlü Ama asıl yeri kendi evi, komşuları Onu fazla burada tutmak zor.

Kübra, ustaların işi uzattığını, sürekli ertelediğini söyledi.

– İşleri kendin mi kontrol ediyorsun, yoksa başka biri mi bakıyor?

Kendi yönetmiyormuş; kocasının bir arkadaşı üstlenmiş, arada sırada ustayı arayıp sorarmış. Yani ortada gerçek bir kontrol yok.

– Yardım edeyim, dedim. Benim ustalarım var, yan binadan Hasan Abi, eski bir müteahhit. Gelsin baksın, kim ne yapıyor açıkça söylesin.

Hemen kabul etti; o da bıkmıştı.

Hasan Abi durumu gözden geçirdi. Bu işin üç haftası var, daha fazla değil dedi.

Usta ekibi bir baskıyla hızlandı. Kübra, elleriyle kontrol etti her şeyi, şartnameye uygun gitmeyeni sökeceklerini söyleyince, ekip heveslendi, işini bitirdi.

Kemala bölüm bölüm anlatmadım. Bilmesi gerekmediği, arada kalmasın diye. O benim işim. Ben hallettim.

***

Üç haftalık süreçte, daha düzgün günler de oldu, zor anlar da.

Bazen Gülnaz Hanım mutlulukla dönerdi, Nevin Hanımla bir kafeye gitmiş, Haluk Bey benim sesi övdü derdi, gülücükler. Hepimiz bir arada, keyifli bir hava.

Kötü sabahlar da oldu. Bir gün, çok sevdiğim Benjamin kauçuğu pencere kenarından alınmış, yerine onun küçük sardunyası geçmiş. Sardunya al al açmış. Kauçuk çok gölge yapıyor, sardunya ışık istiyor mantığı.

Kauçuk köşede kararmaya başlamıştı.

Hiç tartışmadan, kauçuğu yerine koydum, sardunyayı onun komodinine. Birbirimize bir bakışla yakalandık.

– Birbirimize bile sorsak ya, dedi.

– Karşılıklı, dedim.

İşte o an, aramızda ilk ve son kez, sessiz bir huzursuzluk geçti. Ne kavga, ne gözyaşı. Sadece, birbirimizi ilk kez gerçekten gördük.

Sonra ayrıldık, normal akşam. Kemal fark etti, ama sustu. Bazen erkekler bakmazsa sorun kendi kendine kaybolur zannederler. Hiçbir zaman öyle olmaz.

***

Akşamlarından birinde, Gülnaz Hanım erken yatınca oturup işimi yaptım. Kemal geldi, biraz arkamda bekledi, sonra oturdu.

– Bana kırgınsın, dedi. Soru değildi, bildiği bir şeydi.

– Biraz, dedim. Sana değil, şu hale.

– Zorlandığını biliyorum.

– Farkındasın, dedim. Ama farkında olmakla, onu omuzlamak farklı.

Bir süre sustu.

– Ne yapmamı isterdin?

– Artık bir şey istemiyorum, dedim. Zaten gerekeni ben yapıyorum.

Ne dediğimi sormadı. Bilmek istemedi belki, ya da arada kalmaktan korktu. Uyumaya gitti. Ben biraz daha dikiş diktim, saatler geçerken, yan odada yumuşakça soluyan bir yaşlı kadının, yerini arayan bir ömrün, sadece kendi alışkanlıklarıyla bizim alanımızı ezdiğini düşündüm.

Şunu anladım: ailede, en zor şey nefret ya da kavga değil. En zor şey, herkes iyi niyetli ama herkes mutsuz. Kim haklı, kim yanlış belli değil, herkes birbirine gizlice öfkeli.

***

Tadilat, hatta Hasan Abinin verdiği süreden önce bitti.

Kübra beni aradı Kemalı değil, beni! Cumartesi sabahı. Ustalar dün teslim etti, bir tek içeri bir, iki gün hava girsin dedi.

Teşekkür ettim. Telefondan bir sıcaklık geçti aramızda, ilk defa hani gelin-kayınvalide sınırıyla değil, insan insana konuşmuştuk.

Bir şekilde Gülnaz Hanımı, kendini gönderilmiş gibi hissettirmeden yolcu etmek gerekiyordu.

Bütün gün bunun üzerine düşündüm.

Akşam, yemek masasında, Gülnaz Hanım yaklaşan yılbaşı konserinden, korodan bahsederken hafifçe gülümsedim:

– Gülnaz Hanım, size hoş bir sürprizim var. Sakın korkmayın, iyi bir haber.

Baktı.

– Geçen ay bir usta tanıdığımla konuştum, işinizi çabuklatmak için. O bakınca işler hızlandı. Kübra aradı, ev hazır. Artık taşınabilirsiniz dediler.

Bana bakakaldı. Sonra Kemala döndü. Sonra tekrar bana.

– Hepsini sen mi ayarladın?

– Vazifemdi. Komşumuz da destek oldu. Uzatıp sizi burada bunaltmak istemedim. Ev insanı kendi evinde daha mutlu olur. Yeriniz orası…

Kemal bir an ilk defa görüyormuş gibi baktı.

Gülnaz Hanım sustu, geldi elimi tuttu. Ellerinde yılların nasırı, sıcağı vardı.

– Şebnem, dedi, sen iyi insansın.

Yanıt veremedim. Elini sıktım.

***

Pazar günü çıkış. Kemal, annesini arabayla götürdü, eşyaları taşıdı, yerleştirdi. Ben gitmedim, evde kalıp yemek var dedim. Ama asıl, yalnız kalmak istedim.

İlk yarım saat evde deli gibi dolandım. Oda oda gezdim. Duvarlara dokundum. Kuzey penceremdeki köşeme baktım.

Sonra misafir odasındaki minik güllü halıyı kaldırdım. Yalnız kalmış, ev sahibini arıyordu. Pencere kenarındaki son danteli topladım; belli ki hazırlıkta unutulmuştu. Pencereyi açtım. Serin ekim havası içeri girdi.

Sonra mutfağa girdim. Buzdolabında, ikinci rafta, özenle streçlenmiş bir tupper. Açtım. İçinde Kemalin bayıldığı, Gülnaz Hanımın ise bir başka yaptığı bizim usul ekşi dolması. Etiyle, limonuyla. İki günlük yemek bırakmıştı bize.

Buzdolabını kapattım, yaslandım.

Garip değil mi? Üç hafta boyunca birbirimizi rahatsız ettik ama yine de giderken tencere dolusu gönül koymadan yemek bırakmak

***

Akşam Kemal geldi. Yemek yedik. Az konuştuk, huzurluyduk. Sonra tabakları yıkadık, kuruladık.

Yatağa uzandı, tavana bakıp:

– Sen bu sürede bir şeyler çevirmişsin O tadilat işi…

– Çevirdim.

– Niye bana söylemedin?

Bir saniye düşündüm.

– Bana katlan dedin. Ben katlanmadım, hallettim. İçine girmeni istemedim.

– Bana güvenebilirdin.

– Güveniyorum Kemal, ama sen arada kalacaktın ve yine kendini suçlu hissedecektin. O yük sana ağır gelirdi.

Uzun bir süre sustu.

– Zekiceydi, dedi, ama biraz da dokundu.

– Haklısın, dedim. Özür dilerim.

Karanlıkta yan yana yattık. Kimse içindekini dökmedi. O psikolojik kitaplarda anlatılan büyük konuşmalar bizde olmadı. Her şey bir şekilde dolaylıca, kırıp dökmeden, küçük sessiz çabalarla çözüldü.

İyi mi kötü mü, hâlâ bilmem.

***

Bir hafta sonra Gülnaz Hanım aradı. Sesi çok neşeliydi. Ev mis gibi olmuş, duvarlar bej, istediği gibi. Bardaklarını kutudan çıkarmış, komşuya varıp hal hatır etmiş. Koroya devam edeceğim, dedi; yarışmaya hazırlanıyoruz, Nevin Hanımla şehre gideceğiz diye ekledi.

– Harika, dedim.

– Şebnem, dedi sesi değişip yavaşça. Farkındayım, sana biraz zorluk çıkardım burada.

– Hiç yok canım ne demek demedim. Yalan olurdu.

– Biz farklıyız Gülnaz Hanım. Önemli olan şimdi sizin iyi olmanız.

Biraz sustu.

– Evet, dedi. Asıl olan bu.

***

Bazen, o yedi haftayı aklıma getiriyorum. Güllü halı, ortalıkta duran tencereler, pencere kenarındaki sardunya, vedada bırakılan dolma Gülnaz Hanımın elimi tuttuğu an ve Kemalin biraz kırıldım dediği cümle, yedi haftanın en dürüst anıydı galiba.

Bir savaşı kazanmadım. Savaş yoktu aslında. Sadece bir evin sınırlarını, sessizce, kimseyi incitmeden savundum. Bir kahramanlık değil. Sadece bazen gerekir: Hayatının, alışkanlıklarının şeklini korumak.

Kişisel sınır dediğin şey duvar ya da tartışma değil. Sessizce, sabırla, adım adım, ne istediğini bilmek ve oraya giden yolu bulmak.

Ve aile Ne tuhaf bir varlıkmış. Her duruma, iki arada bir derede nefes almayı başarıyor. Ve biri evden giderken, sana dolapta dolma bırakıyor.

***

Kasımda işime teslim ettim. Koleksiyoner çok memnun kalmış, kalan parayı gönderdi. Ben de kendime yeni bir Japon ipeği aldım; altın sarısı, yumuşacık bir ton, tam sonbahar yaprağı gibi. Yerine koydum.

Pencerede yine üç saksı: kauçuk, paşa kılıcı, biberiye. Artık dantel yok.

Evde huzurlu bir sessizlik var. Kahve ve azıcık mum kokusu. Kemal koltukta kitap okuyor. Dışarıda kış başlamakta.

Her şey yerinde.

***

Bir ay sonra, Gülnaz Hanıma misafirliğe gittik. Ona, Nevin Hanımla sözünü ettiği pastanenin enfes pestillerinden aldım. Kapıyı açtı, tadilatı gösterdi. Odalar ışıl ışıl, duvarlar sıcacık bej. Her pencerenin kenarında örgü danteller; oturma odasında yine o güllü halı.

Aldırış etmedim. Ne rahatsız oldum, ne küçümsedim. Burası onun evi.

Çay içerken dedi ki:

– Şubat yarışmasına da gelin. Hep beraber Bir Başkadır Benim Memleketim söyleyeceğiz. Sizi de orada istiyorum.

Kemal hemen:

– Tabii anne, dedik.

Ben de: Kesin geleceğiz, dedim.

Rate article
Lifequest
Üst Kat Komşum