O elbiseyle gidemezsin, dedi Veysel, bana bakmadan. Antredeki aynanın karşısında, geçen ay ciddi bir paraya aldığı, koyu lacivert ipek kravatını düzeltiyordu. Ben fiş ararken bu kravatın fiyatını kazara öğrenmiştim. Şaka yapmıyorum.
Veysel, bu senin şirketinin yıldönümü. On yıl. Ben senin eşinim.
Aynen öyle. En sonunda bana baktı ve yüzündeki ifade nefesimi kesmeye yetti. Ama bu yumuşaklıktan değil, tanıdık bir şeyden dolayı. Gözünü ilk defa görmüyordum, eskiden de görmüştüm ama hiç ad koymamıştım. Sen eşimsin. O yüzden evde kalmanı rica ediyorum.
Neden?
Derin bir iç çekti. O kendine has sabrını tüketen tavırla: Saçma sapan sorular soruyorsun ve ben sana vakit ayırmak zorunda kalıyorum anlamında.
Nalan. Orada iş ortaklarım olacak. Ciddi insanlar. Belki basın da gelir.
Eee?
Sen… Bir kelime aradı, sonunda buldu. Sen bildiğin hanımsın. Anladın mı? Bildiğin hanım. O mavi düğmeli elbisenle. Orada başka tarzda kadınlar olacak.
Nalan mutfak kapısında durmuş, elinde yeni ellerini kurulayıp bıraktığı eski püskü, deseni solmuş bir havluyla bana bakıyordu. O an bu sözlerin nasıl bu kadar sıradanlaştığını düşündü. Ne zamandan beri böyle laflar açıklama gerektirmiyor?
Seninle birlikte Gökçe mi gidecek?
Bir an bile tereddüt etmedi. Korkunç olan da buydu. Ne öfke ne şaşkınlık. Sadece düz bakış.
Gökçe benim asistanım. Organizasyonu o yapıyor.
Veysel.
Nalan, başlama gene.
Sadece sordum.
Sadece sormadın. Ceketini askıdan aldı, klasik bir zarafetle silkeledi. İma ediyorsun. Hep olduğu gibi. Yeter bu imalardan.
Nalan havluyu koltuğun kolçağına bıraktı. Yavaşça. Ellerinin hafif titrediğini hissediyor ve bunun fark edilmesini istemiyordu.
Peki, dedi alçak sesle. Peki, Veysel.
Güzel. Yine aynaya bakıp, kendinden memnun bir şekilde düzeltti kravatını. Çocuklar evde mi?
Elif arkadaşında. Alp üniversitede, sekiz gibi gelir.
Söyle de gürültü yapmasın. Geç geleceğim.
Kapı kapandı. Nalan, bir zamanlar hoşuna giden ama artık yabancı, sadece pahalı gelen parfüm kokusu arasında antrede kalakaldı.
Mutfağa geçti. Çaydanlığı koydu ocağa. Burnundan süzülen buharı izlerken, yirmi üç yıl önce onun, kendisine bambaşka baktığını düşünüyordu. O zamanlar gülüşünü severdi. Zil gibi kahkahan var, derdi. Utanırdı bu lafta.
Suyu bardağa döktü, poşet çayı attı, dağılan renkli gölgeleri uzun uzun izledi.
Hanım… Onun için hanım dedi.
Elli iki yaşındaydı. Ne yüz, ne seksen. Elli iki. Hani fena da değildi. Öyle bir dergiden fırlamış güzellik değildi, evet, ama onun sıfatına yakıştırdığı biri de değildi. Güzel saçları vardı, koyu kumral, hemen hiç ak yoktu çünkü hep bakmıştı kendine. Her şeyi bilen elleri vardı: börek, perde, gecenin üçünde çocuğu sakinleştirmek, Veyselin Evkarenin başında bütün sayılarda kaybolduğu anlarda muhasebe evraklarını ayıklamak…
O zamanlar kim yardımcı oluyordu ona? Kim oturup sabahlara kadar fatura yazıyordu?
Hanım… Pes.
Ağlamadı. Gözyaşı boğazında, baskı gibi bir şeydi ama akmadılar. Belki bu ilk konuşmaları değildi. İlk kez üç yıl önce Biraz daha iyi giyinsen ya dediğinde kırılmıştı. Sonra alıştı. Sonra kabullendi. Şimdi ise mutfakta tek başına duruyordu, Veysel yıldönümüne asistanıyla gitmişti. Yirmi sekiz yaşında, herhalde içinde börek olmayan, eski havlu olmayan ve yirmi üç yıl evlilik biriktirmemiş Gökçe ile…
Dışarıda yavaş yavaş akşam oluyordu. Mayıs akşamı. Sıcacık, bahçeden gelen akasya kokulu bir hava. Nalan, çayını bitirdi, bardağını yıkadı ve dolaba döndü.
Köşedeki kabanların ardında bir elbise asılıydı. Koyu vişne rengi, kadife. Üç yıl önce, Beşiktaş’taki outlet indiriminden alıp evde bir kez denemişti. Veysel görünce, Bunu nereye giyeceksin? Yaşına göre fazla parlak, yakışmıyor, demişti. Katlayıp poşete koymuş, kimseye vermeye de kıyamamıştı.
Şimdi çıkardı. Sildi. Kadife yumuşak, sıcaktı. Aynaya baktı, elbiseyi üstüne tuttu.
Hayır. Hanım falan değildi.
Antreden anahtar sesi geldi. Alp. İçeri girerken ayakkabısını yavaşça çıkarıp, montunu askıya asmaz, koltuğa atar, mutfağa gelir.
Anne, yemek var mı?
Buzdolabında köfte var, ısıt.
Elbiseyle ne yapıyorsun öyle?
Nalan arkasını döndü. Alp kapıda duruyordu; uzun boylu, babasının çenesi, annesinin gri yorgun gözleri. Üniversitenin ilk yılı ona zor geliyordu, belli, son zamanlarda biraz kamburu çıkık, sanki omuzlarında yük taşıyor gibi…
Deniyorum, dedi.
Güzelmiş. Mutfakta tencereyi karıştırdı. Nereye giyiyorsun?
Bir an durdu Nalan.
Bilmem. Belki hiçbir yere.
Alp tabakla döndü, masaya oturdu, dikkatle baktı annesine. Bazen çocukluğundan büyük, doğrudan bir bakışı olurdu.
Babam yemeğe mi gitti?
Evet.
Yalnız mı?
Hemen cevap vermedi. Elbiseyi sandalyeye astı.
Alp.
Anne, biliyoruz. Sesi sakindi, kızgınlık yoktu. Elif de biliyor. Uzun zamandır.
O an gözyaşları geldi. Sel değil, bir düğüm gibi, boğazında takılıp kaldı, Nalan bir süre yalnızca karanlığa bakıp nefes aldı.
Nereden? dedi en sonunda.
Baharda kafede gördüm. Veysel ile Gökçe. Fırat Sokaktaki yerde. O fark etmedi. Önce iş görüşmesidir dedim, ama belli oldu…
Bana söylemedin.
Ne yapardın ki?
Güzel bir soru. Ne yapardı? Hiçbir şey olmamış gibi davranırdı. Son üç senedir gördüğü tuhaf şeyleri hayal kuruyorum diye kendine yutturduğu gibi. Elli yaş üstü kadının hakikatten korkusu, bambaşka bir konu, tatsız bir hikaye.
Bilmiyorum, dedi dürüstçe.
Ben de bilmiyordum. Göz göze geldi. Anne, elbise sana çok yakışmış. Gerçekten.
Nalan oğluna baktı, bir zamanlar masaldan masala atlayıp okuduğu, düğüm çözmeyi öğrettiği, sandviçli okul çantası hazırladığı oğluna. On dokuz yaş. Artık çok şey biliyor.
Teşekkür ederim, dedi.
Akşam yemeğinden sonra Elifi aradı. On yaşındaki kızı saat ona doğru geldi. Üstünde pembe çantası, yabancı bir parfüm kokusu.
Anne, noldu? Elif yüzüne bakıp hemen anladı, o on beş yaşa has acımasız dürüstlükle. Babam bir şey mi dedi?
Gel otur, konuşalım, dedi Nalan.
Mutfağın küçük masasındaki üçlü çay sohbetinde, Nalan olanı biteni anlattı. Her şeyini değil ama yeteri kadar. Ne dediğini, elbise meselesini, Gökçe hakkındaki düşüncelerini. Çocukların bakışından doğru düşündüğünü fark etti.
Elif alt dudağını ısırıyordu. Küçüklüğünden beri ağlamamak için yaptığı bir hareket.
Babam sana hanım mı dedi? diye sordu, Nalan susunca.
Evet.
Bu… Elif başını salladı, kelime seçti. Haksızlık.
Haksızlık, dedi Nalan başını sallayarak.
Anne, sen bir yere gidecek misin? Yani hiç çıkacak mısın?
Nalan sandalyedeki elbiseye baktı.
Bilmiyorum.
O gece zor uyudu. Geniş yatakta kendi tarafına uzanıp yirmi üç yılı düşündü. Bir yuva, iki çocuk, bir adam. Alp doğunca işini bırakmıştı, aslında merkezi yerde güzel bir terzihanede en iyi terzi ustasıydı, patronu Hülya Hanım onu çok severdi, Sende yetenek var, derdi. Sonra Veysel, Niye çalışacaksın, ben bakarım, dedi. İnanmıştı. O zaman gerçekten de bakılıyordu; Bu hayat işte, diyordu kendine.
Güzel hayat. Yana dönüp tavana baktı.
Şimdi bildiği ne? Dikiş dikmek. Yemek yapmak. Evi çekip çevirmek. Görünmez olmak… Görünmezlik en iyi başardığı şeydi.
Hayır. Böyle düşünmeyeceğim. Dikiş dikmeyi biliyorum ve bu az şey değil. İyi ellerim var, başım çalışıyor, yirmi yıl tecrübem var. Resmi olmasa da hep diktim; kendime, çocuklara, kapı komşusu Meryeme o hep derdi Nalanın elbiseleri mağazadakilerden güzel.
Düşünceler döndü durdu. Daldı, uyandı; daldı, uyandı. Saat iki buçuk gibi kapı gürültüyle açıldı. Veysel geldi. Banyoya gitti, su sesi… Sonra yanına yattı, bir şey demeden, dakikalar geçmeden horlamaya başladı.
Nalan daha saatlerce gözünü kapayamadı.
Sabah, Veysel erkenden gitti, kahvaltı bile yapmadan kapıdan fırladı:
Bu hafta yoğun olacağım, akşama bekleme.
Kapı. Sessizlik.
Nalan bir fincan Türk kahvesi yaptı, pencereye oturdu. Dışarıda ince yağmur serpiyordu. Bahçedeki akasya kararmış, yapraklar parlıyordu. Sakin, neredeyse soğukkanlı, düşünüyordu. Belki de acı belli bir sınırı aşınca başka bir şeye dönüşür. Sert ve yalın bir şeye.
Şirketin onuncu yılı yemeği cuma günüydü. Bugün salıydı.
Üç gün vardı.
Telefonu aldı, Tülaya mesaj attı. Muhasebecileri Tülay Yılmaz, yıllarca şirkette çalıştıktan sonra başka bir firmaya geçmiş, ama Nalanla dost kalmıştı. Arada bir buluşurlar, kahve içerlerdi. Tülay sağlam kadınlardandı, elli yaşında, gerçekçi.
Tülay, bugün görüşebilir miyiz?
Hemen cevap: Tabii. 3te, Moda Kafede?
Olur, diye yazdı Nalan.
İki sokak ötedeki küçük kafede buluştular. Tülay gri ceket, kısa saç, uyanık bakışlı. Dinledi. Bölmedi hiç. Yalnızca hanım kelimesini duyunca kaşını kaldırdı:
Demek böyle dedi, dedi Tülay.
Dedi.
Gökçeyi ne zamandır biliyorsun?
Şüpheleniyorum uzun zamandır. Alp dün iyice söyledi.
Tülay fincanı aldı, çevirdi, dikkatlice.
Nalan. Şunu söyleyeyim, kırılma bana.
Söyle.
Ben biliyordum. Göz göze geldi. Daha oradayken görmüştüm bir iki kere. Söylesem mi dedim, sonra Benim işim değil, kendileri bilir dedim. Şimdi bakınca hata etmişim. Kusura bakma.
Bir süre sustu Nalan.
Önemli değil Tülay. Artık önemi yok.
Ne yapacaksın şimdi?
Nalan gözlerini kaldırdı.
O yemeğe gitmeyi düşünüyorum.
Tülay ona birkaç saniye baktı, sonra başıyla onayladı.
Çocuklarla mı?
Çocuklarla.
Biliyorsun, olay çıkacak.
Biliyorum.
Biliyorsun, Veysel kızacak.
Biliyorum.
Bir süre sustu Tülay.
İyi. Ne gerekiyor sana?
Nalan hafifçe güldü, iki gündür ilk kez.
Biri bana saç yapsa yeter, dedim. Ben beceremiyorum.
Perşembe akşamı Elif annesinin arkasında, saçlarını tarıyordu. Yavaşça, dikkatlice, sanki törensel bir sakinlik vardı hareketlerinde. Saçlar omuzuna kadar gururla salınıyordu, geçen hafta kendi boyamıştı, sadece kışın açan tonu kapatmak için.
Anne, korkmuyor musun? diye sordu Elif.
Biraz.
Babam kızacak.
Muhtemelen.
Ne diyeceksin?
Hiçbir şey. Aynaya baktı Nalan. Sadece gireceğim içeri.
Elif son tel tokayı taktı, bir adım geri çekildi, baktı.
Çok güzelsin, dedi. Anne, sen zaten güzeldin; sadece unutmuştun.
Nalan kollarını açıp kızına sarıldı. Elif şaşırdı, ama hemen sarıldı annesine.
Elbise yatakta hazırdı. Vişne rengi, kadife, yumuşacık. Nalan yavaşça giydi, fermuarı arkadan Elif kapattı, aynada baktı.
Aynadaki kadın yabancıydı. Hayır, unutulmuş bir kadın. Kabul etmeyi unutan biri.
Az makyaj yaptı. Azıcık. Bir rimel, sevdiği o toprak rengi ruj. Annesinin verdiği siyah oniks küpeler.
Anne, taksi geliyor, diyerek çağırdı Alp.
Geliyorum.
Çantasını aldı. Az, zarif, eski ama iyi bir çanta. Antreye çıktı.
Alp ona bakıp bir Vay be çekti.
Vay be, dedi Elif de.
Nalan paltoyu giydi. Hâlâ hafifçe titriyordu. Bunu fark edip daha yavaş hareket etti. Sakin. Sadece sakin.
Hadi çıkalım, dedi.
Hilton Otel iyi bir oteldi. Şehirde en pahalısı değil, ama klas. Veysel de seçerken Itibar diye seçmişti: büyük salon, yüksek tavan, kendi mutfağı. Nalan sekiz yıl önce burada birinin düğününe gelmiş, girişi ve avizedeki dev kristalleri hatırlıyordu.
Taksi girişte durdu. İlk Nalan indi. Bir an merdiven başında durdu, akşamın sıcak, mayıs çehresini, ıhlamur kokusunu içine çekti.
Anne, dedi Alp kısık sesle, Yanındayız.
Biliyorum, dedi Nalan, Elifin elini tuttu. Hadi.
Antrede birkaç konuk aceleyle isimlikli yaka kartlarıyla yukarı çıkıyordu. Nalan sakince yürüdü. Genç bir görevli yaklaştı.
İyi akşamlar efendim, Evkarenin davetine mi geldiniz?
Evet. Ben Veysel Yılmazın eşiyim, çocuklarımız da burada.
Bir an baktı genç adam, sonra başını salladı.
Buyurun, ikinci kat, Lale Salonu.
Lale Salonu kalabalıktı. Şık insanlar, pahalı parfümler, sıcak aperatifler, kahkaha, fonda hafif müzik. Nalan kapı ağzında durdu, bazı bakışların ona kaydığını hissetti. Burada yabancıydı. Bunu biliyordu. Bu insanlar Veyselin son yıllardaki hayatını biliyordu, kimileri Gökçeyi de. Ama eşini kimse bilmiyordu.
Görebildin mi babanı? diye sordu Elif.
Şu an yok, dedi Nalan. Buluruz.
Veysel arka köşede, atıştırmalıkların başında, iki takım elbiseli adamla konuşuyordu. Birini tanıdı: Ahmet Kaya şirkete yıllardır iş yapan, büyük, saygı gören biriydi. Veysel ondan korkar, saygı duyardı. Arasında pek fark yoktu.
Yanında Gökçe vardı.
Onu ilk defa görüyordu, ama hayalinde yüzünü canlandırmıştı. Genç, uzun, dar lacivert elbiseli, düzgün saçlı. Güzel bir kızdı. Nalan bunu içtenlikle, kıskançlık olmadan not etti. Güzel bir kız. Yirmi sekiz yaşında. Eli Veyselin kolunda, alışkanlık olmuş bir yakınlıkla.
Orada, dedi Elif, sesi çok net ama sakin. Babam hanımla.
Nalan yavaşça salonda yürüdü. Birkaç kişi arkaya çekildi. Taraflara hiç bakmadan düz karşıya, masaya ve adamına gitti.
Veysel onu üç metre kala gördü. Yüzü anında değişti. Ağzı açıldı, kasıldı. Gözleri buz gibi oldu.
Nalan, dedi kısık sesle. Burada ne işin var.
Şirketinin yıldönümüne geldim, dedi Nalan onun kadar kısık, onun kadar sakin. On yıl. Büyük tarih.
Ahmet Kaya ona, sonra Veysele, sonra tekrar ona baktı.
Nalan Hanım? dedi, sesi sıcak, şaşkın. Kaç yıl oldu. Çok iyi görünüyorsunuz.
İyi akşamlar Ahmet Bey. Siz de öyle.
Gökçe küçücük bir adım geri çekildi. Eli Veyselin kolundan usulca indi.
O sırada Elif yanlarından hafif ileri çıktı. On beş yaşındaydı. Koyu gözlü, dimdik. Gökçeye çocukça bir dürüstlükle dikkatle bakıyordu.
Baba, dedi Elif, sesi ne çok yüksek ne az, yanlarında duranlar işitiyordu. Niye az önce ona sarıldın? O annem değil.
Çevredeki ortam gerildi. Sanki müzik iki tık kısmış gibi. Ahmet Beyin yanındakiler göz göze geldiler. Bir kadın inci kolyesini takan başıyla döndü.
Veysel bembeyaz olmuştu. Bronz ten altında bile belli oluyordu.
Elif… başladı. Bu iş için, anlatırım…
Baba, ben çocuk değilim, dedi Elif aynı sakinlikle. Alple uzun zamandır biliyoruz.
Alp yanında, sessiz, elleri aşağıda. Sadece babasına bakıyordu.
Ahmet Bey boğazını temizledi, bardağı masaya koydu.
Veysel, dedi, tek kelimeye çok şey sığdırarak: sitem, ara, sonrası… Görüyorum, aile işiniz var. Sonra konuşuruz.
Nazikçe başıyla Nalanı selamladı, sonra diğer konukların yanına gitti. Arkadaşları da hemen arkasından.
Gökçe, Ben biraz servisi kontrol edeyim, dedi. Sessizce kayboldu.
Veyselle Nalan baş başa, arada çocuklar. Karısına, daha önce yorgunluk sandığı, ama aslında bambaşka şey ifade eden ifadeyle baktı şimdi. Ne öfke ne de kızgınlık… Tam bir şaşkınlık. Ne yapacağını bilmiyordu.
Nalan, boğuk bir sesle, ne yaptığının farkında mısın?
Şirketinin yıldönümüne geldim, diye tekrarladı. On yıl. Büyük tarih.
Bir tepsiye yanaşıp bir kadeh aldı. Şampanya. Kabarcıklar yukarı dizilmiş.
Evde kalabilirdin, dedi daha kısık sesle, Rica ettim.
Evet, kalırdım. Nalan başıyla onayladı. Ama kalmadım.
Ona bakınca, son noktayı koydu. Ne öfkeydi, ne de zafer. Sadece berraklık. Adamın takımına, pahalı kol düğmesine, kravatına baktı. Yirmi üç yıl uğruna yemek yaptığı, gömlek yıkadığı, çocuklara ışık tuttuğu, inandığı adam. Aklındaki tek şey: Ne kadar zaman boşa gitmiş.
Şirketin için kadeh kaldırıyorum, dedi. Sonra çıkıyorum. Çocuklar yoruldu.
Çocuklara dönüp:
Hadi, dedi.
Çıkarken gözleri üzerinde hissetti. Yabancı, meraklı, kimi acıyan, kimi yadırgayan bakışlar. Umursamıyordu. Yok, umursuyordu aslında. Sadece, olanlardan ötesi yoktu artık.
Tam kapıda Alp koluna girdi.
Aferin sana, dedi.
Sadece geldim, dedi Nalan.
Gelebilmek zaten iş, dedi Alp.
Evde elbiseyi dikkatlice askıya astı, yüzünü yıkadı, yatağa uzandı. Haftalardır ilk kez, tedirginlikten uzak, deliksiz bir uyku çekti. Sabaha kadar.
Sonraki günler yavaş, ama kaçınılmaz şekilde değişti. İki hafta sonra, Tülaydan ve Elifin tesadüfen babasının telefonundan okuduğu bir mesajdan öğrendi bazı şeyleri.
Ahmet Kaya, yeni büyük proje için sözleşmeyi imzalamayı reddetti. Doğrudan değil, aracıyla, zaman bırakıp. Sonra, yıldönümünden hemen sonra, Daha düşünmem lazım, deyip kapattı telefonu. Kaya eski kafalı adamdı; aileye saygı somuttu onun için. O gün salonun ortasında gördüklerinden sonra Veysele olan saygısı kalmadı. Aşk meselesi değil, figürde değil, sevgiliyi resmi toplantıya eşin yerine getirmek ev düzenine yakışmazdı onun gözünde.
Sonra başkaları da çekilmeye başladı. İş dünyası, itibar yıllarca örülen bir sicil, ama bir gecede dağılır. Yönetim kurulu birkaç uygunsuz soru sordu, son bir buçuk yılda bazı işler prosedür dışı yürütülmüş… Bu artık elbise veya Gökçe ile alakalı değildi, ama bir taş diğerini çeker.
Üç hafta sonra Gökçe kendi isteğiyle istifasını verdi, sessizce gitti. Veysel günlerce ruh gibi dolaştı.
Bir akşam eve geldi, masaya çöktü. Nalan önüne çorba koydu, kendisi diğer odaya geçti. Veysel uzun süre öylece oturdu. İç çekişini duyar gibi oldu Nalan.
Gece çağırdı:
Nalan, konuşmamız lazım.
Evet, dedi Nalan. Ama önce söyle: gerçekten konuşmak mı istiyorsun, yoksa sadece ben seni dinleyeyim mi?
Önce anlamadı farkı. Sonra anladı, başını eğdi.
Affet, dedi.
Nalan karşısında oturuyordu. Elleri dizinde sakince. Artık titremiyordu. Ona bakarken düşündü: Çok geç. Öfkelendiği için değil, affetmek için içeriden bir şeyin sıcak olması gerek, ama aralarında o sıcaklık çoktan tükenmişti. Kelimeyle hanım arasında kaybolmuştu.
Duydum seni, dedi.
Bu bağışlama değildi ve bunu Veysel anlamıştı.
Boşanma konuşmasını Nalan başlattı, bir ay sonra. Sakin sakin, yanında avukatla. Tülay iyi bir avukat buldu. Evi paylaştılar. Çocuklar annede kaldı. Veysel buna itiraz etmedi, tek itirazsız olduğu konu buydu.
Boşanma süreci devam ederken, Nalan küçük bir terzi dükkânı açtı. Küçük, iki odalı, mahallede. Çok düşündü ne yapayım diye. Fırın açmak daha kolay olurdu belki ama elleri iğne ve kumaşı daha iyi hatırlıyordu. Eski patronu Hülya Hanım emekliydi; Nalan, sen bunu on yıl önce açmalıydın, dedi. Acı tatlı bir iltifattı. On yıl önce başka biriydi Nalan, şimdi başka.
İlk aylar zordu. Kira, masraf, müşteri az. Sabah-akşam çalışıyor, eve ağrıyan sırt, tebeşirli parmaklarla dönüyordu. Elif bazı günler gelip köşedeki masada ödevlerini yapıyor, sandviç yiyip kumaşları yorumluyordu. Kumaş ve renk merakı gelişmişti Elifin, küçük yaşta şaşırtıcı gözlemler yapıyordu. Nalan bunu fark ediyor, aceleye getirmeden, aklında tutuyordu.
Alp kendi sıkıntısını yaşıyordu. Veysel görüşmek istiyor, bazen arıyor, buluşmak istiyordu, Alp gidiyor, sonra suskun dönüyordu. Bir akşam dedi ki:
Anlamak mı istiyor beni?
Sen?
Kendi eşinden utanandan ne anlayayım? Camdan bakıyordu Alp. Anne, sen hep normaldin. Hiç sorun olmadın.
Sağ ol oğlum.
Ciddiyim.
Biliyorum.
Bir süre durdu.
Benim de Polinle problemim var, dedi birden. Kız arkadaşımla.
Nalan baktı.
O, Bunca şeyden sonra iyi baba olur musun? diyor. Geleceğimizden korkuyor.
Onun tekrarı değil bu, Alp.
Biliyorum. Ama o anlamıyor.
Nalan söz bulmaya çalıştı.
Zaman ver ona. İzlesin, sözler yetmez, sadece zaman.
Çok emin değil, ama başıyla onayladı Alp. Bu Polin meselesi epey sürdü, Nalan hafiften endişeliydi ama karışmadı. Çocukların çözmesi gereken meseleleri vardı, bunu geç öğrenmişti ama sonunda öğrenmişti.
Terzi dükkanı yavaş da olsa gelişti. Bir yıl sonra düzenli müşteri oluştu. Bir buçuk yıl sonra, ilk gelinlik siparişi geldi en zoru, en meşakkatlisi ama parası da iyi olan. Yanına, Lale adında genç bir kız aldı, eski Gökçe ile karıştırılmasın, becerikli, karakterli biriydi. İyi anlaştılar, fazla konuşmadan çalışıyorlardı.
Tülay ara sıra uğrar, aralarında çay içerlerdi, kadınların elliden sonra konuştuğu derinlikli şeyler: sağlık, çocuklar, neyin önemli olduğu… Bir gün Tülay dedi ki:
Biliyor musun sende neyi beğeniyorum, kızgın değilsin.
Kızıyorum aslında, dedi Nalan.
Yok, sen kızgınsın, bu başka. Öfke yıkar, kızgınlık geçer.
Nalan düşündü, hak verdi.
Elif on yedi olunca tasarım eğitimi istemeye kesin karar verdi. Sessizce, iddiasızca, bir gün çizim dosyasını getirip annesinin önüne koydu. Saatlerce baktı Nalan. Hataları vardı ama canlıydı.
Bu senin yolun, dedi.
Karşı çıkmazsın değil mi?
Hayır, sende var, sen benden daha iyi bilirsin.
Elif mahcupça ama sıcak gülümsedi.
Anne. Sen değiştin.
Öyle mi?
Eskiden Baban ne der, insanlar ne der? diye sorardın. Artık sormuyorsun.
Nalan kızına baktı.
Geç öğrendim.
Geç değil. Elif dosyayı topladı. Sen iyisin.
Bu yıllarda aldığı en güzel şeydi. Bir övgü, bir iltifat değil Sen iyisin, diyen bir gözden.
Veyseli nadiren görüyordu. Arada çocuklara veya unuttukları eşyaları getirmek için uğrardı. Bazen iyi durumda, bazen oldukça sarkmış görünüyordu. Duyduğuna göre Evkarenin yönetimi değişmiş, o da taşeron işleri takip eden bir pozisyona düşmüştü. Tabii ki kayıptı bu. Ama Nalan üzerinde fazla düşünmüyordu. Onun başka hayatı vardı.
Üçüncü Boşanma Yazı çok iyi geçti. Sıcak, uzun. Terzi dükkanı daha büyük bir yere taşındı. Üç usta olmuştu. Akşamları yeni kiraladığı balkonlu küçük evinin minik balkonunda çayını içer, günbatımını izlerdi. Her akşam değil, çoğu akşam ise kayıt, sipariş vs. Ama bazen, iş olmadan böyle oturunca şunu fark etti: Huzurluydu. Kitabi anlamda mutluluk değil, ama huzurlu. Sakin. Yorgun. Ama huzurlu.
O sonbahar geldi.
Bir gün işyerinde, kafam bir çizimdeyken camdan baktım, Veyseli kapıda gördüm. Kararsızca bekliyordu. Gözüm bakınca, yaşlandığını anladım. Sıradan geçen zamandan değil, güvenini kaybetmiş erkeklerin yaşlanması gibi… Omuzlar düşmüş. Kıyafeti iyi, ama modası geçmişti.
Kendim çıktım.
Veysel, dedim, Buyur.
Danışma odasında oturduk. İki sandalyeli masa, vazoda kuru çiçek. İki çay. Önüne bıraktım çayı.
Nasılsın? dedim.
İyiyim, dedi. İş var, uğraşıyorum.
Duydum, dedi. Tebrik ederim.
Bir şey demedim, bardakları iki elimle tutuyorum, alışkanlık olmuştu.
Nalan, sustu. Şey…
Düşündün, dedim. Soru değil, tekrar.
Hatalıydım. Çok konuda. Şimdi anlıyorum.
Veysel.
Yok, bir dakika. Yükseldi. Söylemek istiyorum. İyi bir eş oldun. Bu evi tuttun, çocukları yetiştirdin. Bunları hiç görmedim, ya da kendiliğinden olur sandım. Hep böyledir dedim. Yanılmışım.
Nalan baktı. Bu orta yaşlı, yorgun adama, içinde hem gençken evlendiği, hem hanım dediği, hem Gökçeden sonra eve bakışsız dönen adamı gördü. Hepsi aynı adamdı, bunu şimdi net anlıyordu.
Duyuyorum seni, dedi.
Düşündüm ki… Durdu. Yok, saçma.
Söyle.
Belki… sıfırdan değil, ama… görüşür, konuşurduk. Şimdi yalnızım Nalan. Tamamen yalnızım.
Sessizlik.
Nalan çay bardağını masaya bıraktı. Pencereye baktı: gri bir gökyüzü, kaldırımda yapraklar, fenerde bisiklet. Sonra ona.
Veysel, dedi. Sana kırgın değilim. Geçti bu. Yıllara üzülüyorum. Sana değil, yıllara. Onlar daha farklı olabilirdi. O kadar.
Nalan.
Bir dakika. Yumuşak ama kararlı söyledi. Yalnız değilsin. Çocukların var. Sana gelirler. Biliyorsun ki, evlatlıkları bitmedi. Durdu. Ama ben, geldiğin şeye neyse o geri dönemem. Sohbet, alışkanlık, yalnızlık… Ne dersen de… Yapamam.
Neden?
Düşündü. Kırmak için değil, doğru cümleyi bulmak için.
Çünkü sonunda ben olmaya başladım, dedi. Ve bu, uzun sürdü. Geri gitmek istemiyorum.
O uzun sustu. Bardaktaki soğuk çaya baktı. Sonra bir kere, ağır ağır başını salladı.
Anlıyorum.
Biliyorum anladığını.
Çocuklar…
Onlar sende, dedim. Artık senin görevin. Git yanlarına. Konuş. Alp… zor yaşadı ama açık. Gerçekten gelirsen sana.
Veysel kalktı. Ceketini düzeltti yıllarca gördüğüm alışkanlık. Nice sene bu hareketi izledim.
Elbise sana yakışmış, dedi birden.
Aşağıya baktı Nalan. Bugün başka bir elbise vardı üstünde. Vişne rengi değil. Koyu mavi, sade yakalı. Kendisi dikmişti geçen kış.
Teşekkür ederim, dedi.
Veysel çıktı. Kapının kapanışını işittim. Sonra sessizlik.
Nalan birkaç dakika daha oturdu. Toplantı odası hafif serin ve sessizdi. Kuru çiçekler, soğuyan bardaklar, masanın ucundaki eskizler…
Sonra ayağa kalktı, bardağını aldı, döktü, yıkadı. Masaya döndü, kalemini eline alıp, yeni işine gömüldü.
Kapı aralandı.
Nalan Hanım, yeni müşteri geldi.
Tabii, dedi Nalan. Bir dakika bekletir misin?
Genç kız başını salladı ve kapıyı kapadı.




