Kendine Ait Olma Hakkı
Sabah, her zamanki gibi sessizlikle başladı. Evde herkes daha uykudayken pencereden kuşların uyanışını dinleyebileceğiniz türden bir sessizlik değildi bu. Daha ziyade, iyice alışılmış, ağırlığı hissedilen, eski bir koltuk gibi üzerine oturulan bir sessizlikti artık. Münevver Hanım mutfakta ayakta, tencerede yulaf ezmesini karıştırırken, yan odada eşi telefonda konuşuyordu. Kocasının sesi canlı ve genççe çıkıyordu; hiç kendisine o tonda konuşmadığını fark etti.
Münevver elli üç yaşındaydı. Yirmi sekiz yıllık evlilik. İki oğul, uzun zamandır kendi hayatlarını yaşıyorlardı, bir de küçük kızı Elif, İstanbulda üniversitenin son senesinde. Bu yirmi sekiz yılın yaklaşık yirmi beşinde eşinin gölgesinde, neredeyse fark etmeden, onun hayatına, işine, ihtiyaçlarına öylesine karışmıştı ki, sanki sıcak suda eriyen şeker gibi, nerede şeker başlayıp nerede su bitti, anlaşılmaz olmuştu.
Ali Kemal Bey mutfağa girdi, ona bakmaktan kaçınarak. Telefonunu aldı, Münevverin özenle fincanının yanına bıraktığı telefona bir göz attı.
Yulaf ezmesi hazır, ben koyuyorum, dedi Münevver.
Hı, dedi ve tekrar telefona daldı.
Münevver önüne tabağı koydu. Kocası suratını ekşitti.
Yine sulu olmuş. Ben sana koyu yap dedim ya.
Geçen salı fazla koyu dedin.
Cevap vermedi. Telefonunda bir şeyler karıştırdı, tabağı itti kenara.
Ben bugün geç gelirim. Yarın şirketin yemeği var, Erdemlerde.
Münevver kaşığını tencereye geri bıraktı.
Şirket yemeği mi? Ne zaman kararlaştırdınız?
Çoktan, aylar oldu. Şirketin kuruluş yıldönümü işte. Beni bekleme.
Kocasının arkasını, eskiden olmayan o kelleşmiş başını izledi; Münevver üç gün önce kuru temizlemeye kendi götürdüğü pahalı ceketi dikkatlice seçmişti. Erdem Ali Kemalin sekiz yıldır iş ortağı olan biri. Eşi Nermini iyi hatırlıyordu; gözleri yorgun, ama sevecen bir kadındı. Acaba Nermin de orada olacak mıydı?
Ben de gelebilirim aslında, dedi umutsuzca.
Ali Kemal başını kaldırdı, hoşuna gitmeyen bir soruya verilen bir bakışla baktı ona.
Münevver, orada iş insanları olacak, sohbet dönüp dolaşıp işlere, anlaşmalara gelir. Sana sıkıcı olur.
Senin işinle ilgili her şey ilgimi çekiyor, dedi. Hatırlamıyor musun?
Ama eşi onu duymuyordu artık, telefonu kulağına götürmüş, aceleyle odadan çıkıyordu.
Yine sonra konuşuruz Aralarında yıllardır büyüyen ve artık bir duvara dönüşen bir cümleydi.
Bir süre boş masada oturdu. Eşinin dokunmadığı yulaf ezmesine baktı. Sonra kalktı, tabağı lavaboya boşalttı ve uzunca bir süre akan suyun gri yulafı sürükleyişini izledi.
Aslında bir zamanlar tasarımcıydı. Yirmi beş yaşında, mimarlık okulu diplomasını yeni almışken. O zamanlar hocaları, Senin mekânı bir bütün olarak hissetme yeteneğin çok nadir. Bir odada insanın nasıl yaşayacağını, ışığın nereye akacağını, her şeyi hissediyorsun derlerdi. Güler geçer, tam olarak ne demek istediklerini anlamazdı; sadece çizer, hissederdi.
Ali Kemal hayatına üçüncü sınıfta girmişti. İktisat fakültesindeydi, ondan iki yaş büyüktü, kendine güvenli, konuşkan, ne yapacağını bilen bir adam. Ona hızlı ve derinden âşık olmuştu. Mezuniyetinin ardından bir yıl geçmeden evlendiler. Büyük oğlu Barış, Münevver tam küçük bir ofiste yeni işe başlamışken, sonraki sene doğdu. O sırada kısa bir süreliğine ara verdiğini, sonra devam edeceğini sanıyordu. Annelik ebediyen sürecek değil ya
Ama sonra Ali Kemal kendi işini kurmak istedi. Küçük bir inşaat şirketi Sermaye, bağlantılar ve fikirler gerekiyordu. O fikirler de tuhaftır, Münevverden çıkıyordu. Barış küçücükken evde çizim yapar, kat planları hazırlar, evlerin ucuz ama yaşanılası olması için düşünürdü. Ali Kemal anlatır, o dinler, notlar alırdı.
Sonra Veli doğdu. Sonra, Veli üç yaşındayken tekrar hamile kaldı ve Elif geldi; beklenmedik ama çok sevilen bir bebek.
Bu sırada şirket büyümüştü. Başta küçük tadilat işleri, ardından proje çizimleri ve ardından butik siteler Şirketin portföyündeki pek çok projenin asıl fikri Münevverindi. Yaşayan mekânlar konsepti, aile içinde bu şekilde anılırdı. Açık mutfakla salona entegre planlar, her dairenin aydınlık bir köşesi, karanlık ve kasvetli olmayan katta oturma alanları… Tüm bunları Münevver geceleri, çocuklar uyurken çizerdi.
Ali Kemal onun bu fikirlerini alıp toplantılarda anlatır, asla nereden çıktıklarını söylemezdi. Sadece bizim konseptimiz, uzun zamandır düşündüğüm bir yaklaşım. Münevver başta alınmazdı buna. Biz dedikleri aileydi, önemi yoktu kimin ismi geçtiğinin.
Yanılmıştı.
Yıllar geçtikçe çizmekten uzaklaştı. Başta vakit bulamadı, sonra heves etmedi, en sonunda Senin yeniden çalışmana gerek yok, ben iyi kazanıyorum, çocuklara ve eve bak, dedi Ali Kemal. O da tartışmadı. Muhasebenin başında o vardı şirket ilk kurulduğunda, ta ki bir muhasebeci alana kadar. Evde müşteri kabul etti, iş yeri ofise taşınmadan. Sözleşmeleri okudu, Ali Kemalin üşendiği dosyaları halletti. Akşam yemekleri, iş ortaklarına masraflar Her şeydiama hiçbir resmi belgenin üstünde adı yoktu.
Çocuklar büyüdü. Münevver büyük evde kocasıyla baş başa, görünmez bir hayata savruldu.
O sabah Ali Kemal şirkete gidiyorum deyip evden çıktığında uzun süre pencerenin önünde çay içti. Aşağıda bir yaşlı kadın ufak, kızıl bir köpeği gezdiriyordu. Dalgın dalgın izledi, aklından bir yandan hiçbir şey, bir yandan her şey geçti. Sonra telefonu aldı ve eski dostu, okuldan beri arkadaşı Sibeli aradı.
Bu akşam müsait misin? dedi.
Senin için her zaman, dedi Sibel. Bir şey mi oldu?
Hayır, sadece konuşmak istedim.
Sibel onu iyi tanırdı. İki saat sonra marketten aldığı bir çörekle, dikkatli gözleriyle geldi.
Mutfakta oturup anlattı Münevver. Henüz netleşmemiş bir ihanetten değil, evdeki sessizlikten, kendine bakışlardan, kocasının en son ne zaman ismiyle hitap ettiğini hatırlamadığından Evinde görünmezleşmesinden.
Münevver, dedi Sibel yavaşça, Hiç düşündün mü acaba, belki
Düşündüm, dedi Münevver, sözünü kesti. Sadece kendime paranoyak dememek için.
Yanlış mıymış peki?
Bir süre sustu.
Şu an emin değilim.
Sibel gece geç saatlerde gitti. Ali Kemal eve dönmedi. Münevver yatağa girdi, telefonu şarja taktı, tavana bakarak yattı. Saat gece yarım olmuştu, anahtar sesiyle kapı açıldı.
Doğruca banyoya girdi, yatak odasına bile uğramadı. Sular uzun süre aktı. Sonra geldi, kendi tarafına yattı; sırtı duvara dönük. Yabancı parfüm kokuyordu. Çok güçlü değil, belli belirsiz, ama fark etti.
Hiçbir şey söylemedi. Yavaş, düzenli nefes alıyormuş gibi yapıp uyuyor numarası yaptı.
İçinde bir şey çat diye kırıldı. Baharda buzun çatlaması gibi; önce sessizce, sonra geri dönüşü olmayacak kadar meydan okuyarak.
Ertesi gün büyük oğlu Barışı aradı. O, Ankara’da eşi ve küçük oğlu Mertle yaşıyordu, Münevverin ilk torunu. Kısa ve genel bir konuşma oldu, Barış yoğundu, aceleyle bir toplantıya gidiyordu. Sonra Elife mesaj attı, kızı sesli cevapla döndü, hızlı, enerjik bir mesaj, bir arkadaş partisinden söz ediyordu. Ancak ortanca oğlu Veli akşam aradı.
Anne, nasılsın?
İyiyim oğlum, biraz yorgunum sadece.
Baba evde mi?
Hayır, toplantıdaymış.
Kısa bir sessizlik.
Anne, istersen her zaman bize gelebilirsin. Yarın da olur, ne zaman istersen.
Güldü Münevver, yoksa ağlayacaktı.
Sağ ol, oğlum. Her şey yolunda.
O konuşmadan sonra uzun süre pencerede oturdu. Veli her zaman en hassas olandı. Yıllardır bir şeyleri hissettiğine, hatta çok önceden bildiğine emindi. Bu daha da koyulaştı içinde.
İki hafta daha böyle geçti. Her zamanki, sonbahar kaldırımlarının griliği gibi sıradan. Ali Kemal bazen geç, bazen zamanında eve döndü; ama hep kendi içine kapanık, kısa, yüzeysel konuşmalar… Bazen akşam sofralarında telefona bakıp gülümsediğini görüyordu; öyle bir gülümseme ki, ona hiç bakmadığı gibi. Tanıdıktı ama artık ona ait değildi.
Delil aramıyordu. Bir gün, ondan, bir kaç ödeme makbuzunu yazıcıdan çıkarmasını istemiş, bilgisayarı açık bırakmıştı. Makbuzları yazdırırken, yanlışlıkla fareye dokundu ve ekranda bir mesaj gözüne çarptı. Tek bir satır. Fazlasını okumadı.
Sen biliyorsun ki o gelmez. Onun yeri bu insanlar arasında değil.
O dediği Münevverdi. Bir başkasının cevabıydı ve Ali Kemal de onaylamıştı.
Sonradan düşündükçe hayret etti; elleri hiç titrememişti. O an gayet sakindi. Bilgisayarı kapattı, çıktıları masaya bıraktı, mutfağa girip çay demlemeye girişti.
Ancak çaydanlık başında, gözyaşları akmaya başladı. Sessizce. Silmeden, olduğu gibi.
Aldatmasına değil Evet, o da çok acı vericiydi. Ama o tek satır, yıllarca yüzleşmekten kaçtığı gerçeği gösterdi: Kocası, onunla ilgili alaylı laflara sessiz kalıyor, onun yeri burası değil denilmesine katlanıyordu. Yirmi sekiz yıl, üç çocuk, bir ömre sığan tüm emeği, onun için başkalarının bizden değil kategorisine konulmuştu.
O gece hiç uyumadı. Sessizce ve titizlikle düşündü, projelerdeki gibi, her detayı, her duyguyu derinlemesine süzdü.
Sabah güneşi vururken kararını vermişti.
Önce Sibeli aradı.
Sana ihtiyacım var, ciddi yardım gerekiyor.
Ne gerekiyorsa söyle, dedi Sibel, hiç tereddütsüz.
Çok iyi görünmem lazım. Yani, gerçekten iyi. Tanıdığın makyöz, stilist var mı?
Kısa bir sessizlik.
Münevver, ne yapıyorsun sen?
Ali Kemalin şirketinin yemeğine gideceğim.
Sessizlik. Sonra;
O seni mi davet etti?
Hayır. Açık davetli iş, müşteri, ortaklar. Bana ayıp olmasın, şirket kurucusunun eşiyim. Hakkım var.
Peki…
Sadece bana yardım et Sibel. Gerisini ben biliyorum.
Sibel ertesi gün genç bir stilistle geldi adı Yasemindi, bakışlarında profesyonel bir değerlendirme vardı.
Çok iyi yüz hatlarınız var, dedi Yasemin. Bir süredir ilgilenmemişsiniz, hepsi bu.
Münevver kırılmadı. Gerçek, gerçekten başkaydı.
Bütün gün uğraştılar. Yasemin saçlarını koyu kestane ve hafif ışıltılı balyajlarla boyadı, gençlik yıllarındaki gibi. Zarif bir makyaj yaptı, abartmadan; ama gözlerini vurgulayan. Gözleri güzeldi Münevverin, gri-yeşil ve anlam dolu. Yalnız çok uzun süredir unutulmuşlardı.
Dolapta üç yıl önce alınmış bir elbisesi vardı. Sibelle alışverişte görüp, vitrindeki mankende duruşuna hayran kalıp hiç düşünmeden aldığı, lacivert, hafif parlak kumaştan sade ama alımlı bir elbise. Eve getirip gösterdiğinde, Ali Kemal Nereye giyeceksin? Fazla sıradan, deyip bırakmıştı. O gün sonra hiç giymemişti.
Hazırlanıp salona çıktığında, Sibel bir an durdu.
Münevver Gerçekten çok güzelsin.
Aynada kendisine uzun uzun baktı. Genç değil, asla. Elli üç yaş, elli üç yaş. Ama canlı. Eskiden unuttuğu o kadın işte.
Farkındayım, dedi sessizce. Kibarlık değildi, başka bir his. Kaybolanı geri bulma duygusu.
Şirket yemeğinin Nişantaşındaki Kasır adlı bir restoranda olacağını, Ali Kemalin giriş holünde bıraktığı davetiyeden görmüştü. Sekizinci katta, panoramik manzaralı bir mekân. Beş yıl önce, bir doğum günü kutlaması için gitmişti.
Taksi restoranın önüne sekiz buçuk gibi yanaştı. Biraz gerginlik hissetti o an. Artık dönüş yoktu.
Kapıda genç bir kadın tabletle karşılayınca:
İyi akşamlar, bir davetli misiniz?
Münevver Yılmaz. Ali Kemal Yılmazın eşi. Şirketin kurucusu.
Kız listede bulamadı.
Listede göremedim ama…
Kocam bazen unutabiliyor, olabilir. Onu arayabilirsiniz, ya da ben kendim yukarı çıkabilirim.
Birbirlerine bakıştılar. Münevver sabırla bekledi.
Buyurun lütfen.
Salon oldukça kalabalıktı; altmış kadar insan. Uzun masalar, canlı çiçekler, hafif bir müzik. İnsanlar gruplar halinde sohbet edip, gülüşüyordu. Bakışlarını gezdirince, Ali Kemali hemen uzak köşede, elinde şarap bardağıyla gördü; yanında alımlı, uzun boylu, kırmızı elbiseli bir kadın vardı, bir şeyler anlatırken kocası kahkaha atıyordu.
Hemen yanına gitmedi. Bir garsondan bir bardak su aldı, tanıdıklarıyla sohbet etti. Geleneksel dostu Nermin, Ali Kemalin ortağı Erdemin eşi, onu görünce samimiyetle sarıldı.
Münevver! Çok güzel olmuşsun!
Sen de harikasın, dedi Münevver ve kucaklaştılar.
Yıllar önce müşteri olan Ferhat Bey de vardı; masadaki genç mimar Deniz ile de tanıştı. O da şaşkınlıkla bakıyordu.
Ali Kemal yirmi dakika sonra gördü Münevveri. Kalakaldı bir an, ardından suratında bir gülümsemeyle yaklaştı.
Münevver, sen de buradasın? Buraya neden geldin
Kendi firmamın yemeğine geldim. Yasak mı?
Yasak değil, sadece
Sadece ne?
Etrafına bakındı. Kırmızılı kadın, bir köşeden gülümseyerek bakıyordu.
Sonra konuşalım, dedi kısık sesle.
Oldu, dedi Münevver ve Nermine döndü.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Ferhat yeni projesi için mimar aradığını ve Denizin yıllar önce mezun olduğu okulda okuduğunu öğrendi. Asıl kırılma noktası, ortağı Erdemin yanında pek çok kişinin bir araya gelmesiyle oldu.
Erdem, şirketin başarılarından söz etti, ama cümlenin sonunda:
Tabii esas atılımı, Yaşayan Mekânlar konseptiyle yaptık. Hatırlıyorsunuz, ilk büyük projemizde başlamıştı her şey!
Ali Kemal her zamanki gibi sahiplenici bir edayla başını salladı.
Münevverin içinden yükselen bir duygu vardı, öfke değil, daha sakin, tartışılmaz bir hikmet.
Bardakla ayağa kalktı:
Erdem, seninle bir ekleme yapabilir miyim?
Herkes Münevvere döndü.
Ben Münevver Yılmaz. Ali Kemalin eşiyim, çoğunuz tanırsınız. Yaşayan Mekânlar konsepti şirkete büyük başarılar getirdiyse sevindim, çünkü onu ben geliştirdim. Çocuklar uyurken evde çizimlerle, ışık planlarıyla, kat girişlerini nasıl davetkâr hale getirebilirim diye düşündüm. Şirketin ilk üç yılı, portföyü, müşteri görüşmeleri… hepsinde payım var. O dönemde üç çocuk büyütürken, şirket yemeklerini pişirip muhasebeyi tutarken de destek verdimhenüz şirkette muhasebeci yokken.
Bir an salon sessizliğe büründü, Ali Kemalin yüzü bembeyaz kesildi.
Münevver, yeri değil şimdi
Gerçeğin yeri mi değil, Ali Kemal? Evde de duymuyorsun. Bu gece, artık görmezden gelmek istemiyorum. Sahnede değilim, sahne yapmıyorum. Bu şirket, benim emeklerimle büyüdü. İsmi geçmiyor belki, ama gerçek bu. Buna uzun süre razıydım, çünkü Aile olduk dedim. Ama aile kalmadı bence. En azından burada, gerçekleri duyun istedim.
Bardağını masaya koydu.
Güzel bir akşamdı, Erdem. Nermin, bana haber ver mutlaka.
Arkasına bakmadan ağır adımlarla çıktı.
Ali Kemal, vestiyerde yakaladı onu.
Sen kendini ne sanıyorsun! sesi düşük ama gerilmiş, öfkesini gizlemek için zor tutuyordu.
Bir şey sanmıyorum. Sadece gerçeği söyledim, dedi Münevver montunu giyerken.
Beni herkesin önünde rezil ettin!
Hayatın önünde beni sen daha fazla yaraladın, bu daha kötü.
Ne yani Boşanmak mı?
Montunun kemerini bağladı.
Yani çok yoruldum. Gizli yaşamak istemiyorum. Gerisini sen adlandır.
Sokağa çıktı. Soğuk kasım havası yüzüne doldu. Başını göğe kaldırıp uzun zamandır hissetmediği bir nefes aldı; sadece soluk almak, düşünmeden, kaygısızca.
Taksi çağırıp Sibelin evine gitti.
Boşanma dört ay sürdü. Mal paylaşımı zor değildi; ev, yazlık, arabalar. Asıl zorluk, Ali Kemalin başta ciddiye almamasındaydı. Sonra inandı, ama diretme başladı. Ardından pazarlıklar Sibelin bulduğu avukat, kırk beş yaşlarında, sert ifadesiyle pek çok şeyi görmüş bir kadındı.
Beyin işine yaptığınız katkı mahkemede somutlamak çok zor, dedi dürüstçe. Elinizde eskizler, mektuplar, dosyalar var mı?
Ertesi buluşmada Münevver üç dosya getirdi. Yirmi yıllık eskizler, hiç atmamış. Ali Kemale attığı e-postalar, plan alternatifleri. Karşılık yazışmalar Genç mimar Deniz, yemekten sonra bir hafta içinde aradı:
Münevver Hanım, gerekirse tanık olabilirim, arşivde sizin çizimleriniz duruyordu. İmzanız, tarih var. Bunu Ali Kemal Bey hiç açıklamıyordu ama ben anlamıştım. Şimdi konu açıldıysa, ben yardımcı olurum.
Sonuçta ev ona kaldı, Ali Kemal yazlığını satıp ayrıldı. Münevver kutlama yapmadı. Bu bir zafer değil, bir hayatın kapanan kapısıydı.
İlk günler, evdeki sessizlik eskiye benziyordu ama daha yumuşaktır. Kendi canı ne isterse onu yedi, isterse hiç yemek pişirmedi, isterse sandviç yaptı. Onda yattı, altıda kalktı, hiç kimseye hesap vermedi.
Bir gün, dolap diplerinde eski kalemlerini buldu. Yavaşça bir kağıt aldı, çizime başladı. Herhangi bir şey değil hayalini kurduğu bir ev planı, kaçışa açık, ışıklı, küçük bir kış bahçesi olan bir salon.
İki saat çizdi, zaman nasıl geçti anlamamıştı.
Ertesi gün Veliyi aradı.
Veli, iç mimarlık sektörü şu an nasıl sence? Küçük bir stüdyo açmak için ne gerek?
Veli kısa bir duraksadı.
Anne, ciddi misin?
Ciddiyim.
O zaman seni biriyle tanıştırayım. İsmi Koray, girişimciler için danışmanlık veriyor. Numarasını göndereyim mi?
Gönder.
Dört ay sonra stüdyosu açıldı. Merkeze yakın, sakin bir sokakta, eski bir apartmanın ikinci katının küçük bir odası Basit bir tadilat yaptı; Sibel, Elif yardıma geldi. Boya badana, raflar, müşteri koltuğu için nereye koysak kavgası
Anne, çok havalısın, dedi Elif akşam, yerde, henüz boş stüdyoda kutu pizzaları yiyerek. Bunu biliyor musun?
Artık biliyorum, dedi Münevver gülüp.
Stüdyonun adı sade oldu: Münevver Yılmaz İç Mimarlık. Sibel, daha yaratıcı bir şey olsun dedi; Münevver ise, artık kendi adının arkasına saklanmak istemedi.
İlk müşteri tanıdık çevreden geldi; yeni evli bir çift, iki odalı evi baştan yapmak istiyordu. Münevver dinledi, gezdi, üç alternatif çizip sundu. İkinciyi seçtiler, tam da içimizden geçen buymuş ama anlatamamışız dediler. Münevverin mesleğini tam olarak bu olarak tanımladı hep: söylenemeyeni sezmek, gözle görünür hale getirmek.
Bir yerel dekorasyon dergisi röportaj yaptı, sonra daha büyük bir dergi. Yemekte tanıştığı Ferhat, bu kez aradı:
Münevver, büyük bir site projesi için mimar arıyorum. Ama tam o konseptte senin hayaline ihtiyacım var. Var mısın?
Varım, dedi Münevver.
Gerçek anlamda ilk büyük proje oldu. Yirmi beş yıl aradan sonra, ilk kez gece gündüz çalıştı zaman yetmiyordu değil, duramıyordu. Çizdi, yeniden yaptı, örnekleri inceledi, başka şehirlerden yerinde gördü. Deniz tekrar ortaya çıktı, teknik çizimlerde yardımcı oldu. Beraber uyumlu çalıştılar; o çok dikkatli, Münevver yaratıcı ve bütüncül bakışta. Ortaya gerçek anlamda bir iş çıkıyordu.
Kavuştuğu ilk heyecanı görmemişti hiç yıllardır. Elifi aradı:
Elif, başardım!
Anneee! Hep biliyordum! Anlat, her şeyi anlat!
Uzun uzun bahsetti; kat planlarından, ışık çözümlerinden Elif dinledi, arada destekledi. Sonunda dedi ki:
Anne, sen zaten buydundun, sadece yolun açıldı artık.
Bir süre sustu Münevver.
Belki ben de kendime izin vermemişim, bazı dönemler.
Şimdi veriyorsun. Esas mesele bu
Altı ay sonra stüdyo tam kapasite çalışıyordu. Üç sürekli iş, iki yeni müşteri. Küçük bir ekip: Deniz yarı zamanlı mimar, genç bir kız, Derya, idari işlerde. Para henüz çok değildi ama kendinin olan paraydı. Her kuruşu kendi aklıyla ve emeğiyle kazanılan para.
Kendisindeki değişimi fark ediyordu. Dış görünüşte belki fazla değildi, ama bir dik duruş geldi, bir odaya başka türlü giriyordu artık. Varlığından utanmaz, açıkça konuşur, gerektiğinde reddetmeyi daha önce hiç bilmediği bir şeyi öğrenmişti.
Bazen akşam stüdyo boşalınca, çayını alıp büyük pencerenin önünde oturup geçmişe bakıyordu. Öfkeyle değil; o çoktan geçmişti. Bir iç buruklukla, hava gibi değiştirilemeyen bir şeye duyulan hüzünle En çok da gençliğe, o heyecanlı kadına… Onun kaybolmadığını görüyordu sonunda. O kadın hep içindeydi, yıllarca uyudu, gece gece çizdi, ama hiç yok olmadı.
Bundan bir akşam Ali Kemal aradı.
Ekranda ismi çıkınca bir süre baktı sonra açtı.
İyi akşamlar, dedi adam. Sesi farklıydı, boğuk.
İyi akşamlar.
Rahatsız etmiyorum umarım?
Hayır, stüdyodayım.
Stüdyon olduğunu duydum. Ferhat anlattı. Övmüş projeyi.
Güzel, dedi Münevver, nötr bir sesle.
Uzun bir sessizlik, gergin.
Münevver, sana gelebilir miyim? Sohbet etsek?
Hemen cevaplamadı. Görmek ister miyim değil, o ne anlatacak ve ben hazır mıyım diye düşündü.
Yarın gel, üçte stüdyoda ol.
Tamam, dedi neredeyse rahatlamış bir sesle. Sağ ol, Münevver.
Telefonu bırakıp pencereye bakakaldı. Dışarıda fırtınadan sallanan sokak lambası, kaldırımlar Sıradan bir aralık akşamı.
Ali Kemal tam üçte geldi. Kapıyı kendi açtı, içeri girdi, hızla etrafı süzdü. Duvarlardaki çizimler, proje fotoğrafları, büyük masa, kitaplar Çok yaşlanmıştı, yorgun ve biraz bitkindi. Gözlerinin altı mor, ceketi buruşmuştu.
Çok güzel olmuş burası, dedi.
Buyur, otur.
Müşteri koltuğuna ikisi de oturdu, çay getirdi Münevver. O, bardağı iki elle tutup ısınmak ister gibi oturdu.
Nasılsın? dedi.
İyiyim, dedi Münevver açıkça.
Belli zaten. Ferhat projeyi anlattı. Son yılların en iyi planlarındanmış.
Bir cevap vermeden bekledi.
Ali Kemal bardağı masaya koyup, ellerini yüzüne sürdü. Eskiden ne zaman sıkışsa böyle yapardı.
Münevver Sana bir şey söylemek istiyorum Şart oldu.
Söyle.
Çok kötüyüm. Sesini duymak zordu, sanki sökmek gerekiyordu ağzından. Çok yalnızım sensiz. Böyle olacağını zannetmemiştim. Şimdi evde oturuyorum, hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorum.
Dinledi, sustu.
Ayşe gitti, dedi ardından. Demek, o kırmızı elbiseli kadın. Şubatta ayrıldı. Ben böyle evlilik istemedim dedi. Konfor ve para için gelmiş, ama sensiz, istediği gibi olmuyormuş hiçbir şey.
Öyle, dedi Münevver.
Ben çok aptalca davrandım, dedi adam. Şimdi her şeyi taşımana nasıl katlandığını anladım. Evle, şirketle, belgelerle, davetlerle Şimdi her şey karmakarışık, satışlar düştü, Erdem yeni ortaklık istiyor, iki müşteri başka ofise gitti. Nasıl tutuyordun, anlamıyorum.
Çünkü orası benim yuvamdı, dedi.
Başını salladı. Bir süre daha sustu.
Münevver, lütfen Dönmeni istiyorum. Gözlerinde bir samimiyet parıltısı vardı. Ne kaybettiğimi şimdi görüyorum.
Uzun süre baktı ona. Yirmi sekiz yılını verdiği adam, çocuklarının babası, ilk büyük, canlı aşkı. Ancak kin duymuyordu artık. Bu önemliydi. Sadece eski bir acı, biraz yorgunluk, ama kesin bir netlik vardı artık.
Ali Kemal, sana bir şey sormam lazım, dürüst cevap ver.
Sor.
Kötü olduğunu söylüyorsun. Hayatında karmaşa var, müşteriler gittiler, Ayşe gitti. Kaybettiğin önemli bir şey dedin. Şunu sorayım: tam olarak neyi kaybettin? Net bir cevap istiyorum.
Uzunca düşündü. Sonra yere bakarak:
Yani Seni. Her şey düzene giriyordu. Ben bir şey düşünmesem de sen düşünürdün.
Evet, dedi Münevver. Tam da bu
Adam ona boş bakınca devam etti.
Sen rahatlığı kaybettin Ali Kemal. Sende parçası olduğum, ev işlerini, hesapları, yaratıcı işi beraber ve karşılıksız yaptığım, adımın bile geçmediği o kolaylığı kaybettin. Benim varlığıma gözünü bile kırpmayan rahatlığı.
Bu insafsızca, dedi adam fısıltıyla. Ben seni sevdim.
Belki sevdin, dedi. Ama konfor gibi. Koltuğunu seversin, varlığı kaybolunca anlarsın.
Çok ağır konuşuyorsun.
Hayır, sadece tam söylüyorum. O şirket toplantısında yıllarca katkılarımı söylediğimde itiraz etmedin, çünkü doğruydu.
Adam başını eğdi.
Sana kırgın değilim, diye devam etti Münevver, Hiç. Ben kinlenmedim, kötülük dilemem sana. Çocuklarımın babasısın, hayatımda büyük yerin oldu. Ama geri dönmem. Çünkü kendimi yeniden buldum. O kadını, senden öncekinin içimde hâlâ yaşadığını buldum ve bir daha kaybetmem.
Ali Kemal uzun süre suskun kaldı. Sonra:
Mutlu musun?
Düşündü, çok kısa.
Evet. Her gün değil tabii. Bazen yalnız, bazen zor. Ama kendi hayatımı yaşıyorum. Başkasının değil. Ve bu çok büyük bir şey.
Sevindim, dedi adam. Samimi gibiydi.
Ben de senin bunu kabullenebilmene sevindim.
Kalktı adam. Ceketini aldı, kapıya yöneldi.
Çocuklar nasıl?
İyi. Veli yeni eve taşındı, eşi hamile. İkinci torunum olacak. Barış ve Mert yazın gelmeyi planlıyor. Elif mezuniyete yaklaşıyor, küçük bir şirkette çalışmaya da başladı.
Bir gölge geçti yüzünden. Belki bir iç burukluk, belki ardından gelen bir farkındalık.
Sevindim.
Seninle görüşmelerine engel bir durum yok Ali Kemal, özellikle Veli aramanı bekliyor.
Başını salladı.
Teşekkürler Münevver.
Rica ederim.
Kapıdan çıkarken durdu.
O konsept, Yaşayan Mekânlar… Gerçekten gurur duymalısın. Gerçekten çok başarılı bir işti.
Biliyorum, dedi Münevver.
Kapı kapandı. Stüdyonun sessizliğinde bir süre durdu. Sonra adamın bardağını mutfağa götürüp yıkadı, rafa koydu.
Masadaki projeye geri döndü, lambasını yaktı, kalemini eline aldı.
Bir dakika geçmeden telefon titredi. Elif.
Anne! Nerdesin! Yarım saattir seni arıyorum!
Stüdyodayım, çalışıyorum, dedi, telefonu omzunda tutarak çizime devam ederken.
Ooo, tamam! Bak ben yılbaşında sana gelmek istiyorum, olur mu?
Olmaz olur mu, tabii ki olur.
Bir arkadaşımı da getirebilir miyim? Çok iyi biri, seni tanımıyor henüz.
Getir, tabii.
Anne, sen iyi misin peki?
Kısa düşünüp cevapladı.
İyiyim güzelim. Hem de gerçekten iyiyim.
Yalnız olmaktan yorulmadın mı?
Bir an düşündü.
Yalnız değilim. Sen geleceksin yılbaşında. Veli ile eşi geçen gün çağırdı. Sibel tiyatroya davet etti. Deniz dün çikolata getirdi, öylesine. Sevdiğim işi yapıyorum, Elif; bu her şeye değer.
Sen harikasın anne. Düzgün yemek ye, uykunu al, havalar soğuk, dikkat et.
Sanki hiç değişmedin annem.
Değiştim. Ama kimsenin zannettiği gibi değil. Farklı bir insan olmadım, sadece kendi halim oldum. Bunu ayırmak önemli.
Telefonu kapatınca biraz daha çalıştı. Önünde henüz bitmemiş bir plan, genç bir kadın, tek odalı evinde yoga yapacak alan ve küçük bir çalışma köşesi istiyordu. Münevver çizgiye başladığında, o evin nasıl nefes alacağını, az bir ışıkla nasıl huzur vereceğini düşünüyordu.
Çizdi.
Dışarıda kar tembelce yağıyordu, aralık gecesiydi. Sokak lambaları ışığını yumuşak süzüyordu. Aşağıda bir daire kapısı çarptı, bir araba geçti, ayaklar buzda cırtladı.
Münevver çizdi ve düşündü: Elli üç yaş, ne başlangıç ne sondu. Artık bir insanın neye ihtiyaç duyduğunu iyice bilir, başkasından izin beklemeyeceğini öğrenir. Çünkü bundan sonra, kendisi için yaşamak gerekiyordu.
Geçmişte ne yapabilirim, daha önce başlayabilir miydim, ayrılabilir miydim diye bazen düşündü. Belki. Ama pişmanlık duymuyordu. Sadece yaşadığını kabul etti. Gençken çok seven bir kadın olduğunu, uzun süre aşkla hizmet etmenin kaybolmak olmadığını bilmediğini gördü. Kendini koruyarak sevebileceğini, ailenin hizmetçisi değil, bireyi olmanın değerini yeni anlamıştı.
Şimdi aradaki farkı biliyordu.
Sibel aradı.
Nasıl geçti? Geldi mi?
Geldi.
Sonuç?
Hiçbir şey. Konuştuk, dönmemi istedi.
Sen ne dedin?
Reddettim.
Sibel birkaç saniye sustu.
Emin misin iyi olduğuna?
Sibelciğim, ilk kez uzun zamandır bu kadar iyiyim.
Şükür Bu arada perşembe günü Kültür Merkezinde genç mimarların sergisi açılıyor, gelecek misin?
Seve seve.
Sonra da kafeye gitsek?
Mutlaka.
İşte böyle, hayat düzeliyor derler ya
Zaten düzeldi bile.
Telefonu bırakıp tekrar kalemini aldı. Planda bir oda ortaya çıkmaya başlamıştı. Buradan sabah güneşi doğuya vuracak, tam çalışma masasının üstüne. Şurada sessiz bir köşe, minderli, insanın oturabileceği yer; burada bir pencere, avluya doğru, sokaktaki hayatı görebilmek için
İnsan bir mekânda sadece gözleriyle değil, tüm bedeniyle, teniyle ve iç huzuruyla yaşar Münevver bunu biliyordu; yirmi beş yıl suskunluk arasında hiç kaybetmediği yeteneğiydi.
O, tasarımcıydı. O bir anneydi. Ve büyük, inişli çıkışlı hayatından güçlenerek çıkan bir insandı.
Kocayla olan ilişkilerinin, aldatılıp ihmal edilmesinin canını çok yaksa da, bunun tüm hayat olmadığını, acının bir sinyal olduğunu anlamıştı. Orada bir zorunluluk, bir hapishane yoktu; sadece çözülmesi gereken bir düğüm.
Münevver o düğümü çözdü. Belki iyi bir psikologla birkaç seans yaptı ve faydasını gördü, ama en önemlisi, bir gün artık kendisinden kaçmamaya karar verdiği gündü.
Evlilikte yalnız hissetmek, asıl yaralayıcı olan şeydi. Para, yorgunluk, zorluk değil; yakınındaki insanın seni görmemesi, emeğini anlamaması, fikirlerinin, isminin silinmesi Bir kadını tüketen buydu. Ama Münevver, o yok olmadan hayatına sahip çıktı.
Kalemini bıraktı, gerindi. Dokuz olmuştu, eve gitme vakti. Sabah müşteriyle toplantı, ardından Denizle teknik bir görüşme, sonra Sibelle öğle yemeği Veli cumartesi yemeğe çağırmıştı, eşi özel bir yemek yapacak, yeni doğacak bebeğin ismini söyleyeceklerdi.
Hayatta güzel şeyler çoktu.
Montunu giyip, ışığı söndürdü, pencereyi kontrol etti. Çantasını aldı, bir an kapı eşiğinde durdu.
Dışarıda kar devam ediyordu. Sokak lambaları sessizce yanıyordu. Sokak bomboştu, sadece bir kedi aceleyle karşıdan karşıya geçip kayboldu.
Münevver Yılmaz stüdyosunun kapısını kapattı, merdivenlerden indi ve dışarı çıktı.
Soğuk, kar kokusunun arasına çam kokusu karışıyordu; demek yakınlarda yılbaşı ağaçları satılıyordu. Yılbaşına üç hafta kalmıştı. Elif gelecekti, yanında arkadaşıyla Ne yemek yapsam, diye düşündü birden. Sevdiği insanlara yemek hazırlamayı, yalnızca sevdiği için yapmayı seviyordu çünkü.
Acele etmeden durağa yürüdü. Şehrin ışıklarını, pencerelerdeki parıltıları, kar altındaki parkları izledi. Yeni projesini, sabah güneşinin vurduğu küçük bir evi, kızının sevdiği işi yapmasını düşündü.
Kendi elli üç yılında her şey vardı: mutluluk, hayal kırıklığı, ihanete ve sessizliğe geri dönüş, buz gibi bir aralık ve şimdiyeni işler, yeni heyecanlar.
Kendini seçmişti. Geç de olsa erken olsaydı güzel olurdu tabii, ama geç olması hiç seçmemekten iyiydi. Kitaplardan değil, hayatın kendisinde öğrendiği bir hakikatti bu.
Tramvay yanaştı. İçeri girip cam kenarına oturdu, çantasını dizine koydu. Camdan şehir ışıkları süzülüyordu, kar çatılara, ağaçlara, banklara usulca iniyordu.
Dışarı bakıp, kimseden izin almadan kendi yolunda giden bir insanın huzurunu hissetti. Başka bir şey değil, sadece sağlam bir iç huzuru Nereye gittiğini bilen birinin huzuru.



