Rahat Olmayan Eş
Bir zamanlar, yıllar önceydi… O zamanki benliğimle şimdi aramda bir perde var sanki; hâlâ hatırladıkça, içimde bir ağrı kıpırdanır. Hepsini sanki bir masalmış gibi, uzaktan anlatabilirim artık.
Defne, o gün acı ve sesler arasından ağır ağır uyanıyordu; sanki derin, dipsiz bir kuyudan yukarı tırmanıyordu da her nefes bir azap gibiydi. Kafasının içi uğulduyordu; hastane kokusunu ilk o an tanıdı yeniden: keskin, ilaçlı ve bir parça yakıcı.
Defne Hanım, duyuyorsunuz beni, biliyoruz. Biraz gözlerinizi açmaya çalışır mısınız? dedi yabancı bir adamın sesi – uzağında ve boğuktu.
Göz kapakları kurşun gibiydi; elini, kolunu kıpırdatmak bile zul geldi. Bedeninin her santimi ağrırken, kulaklarında tiz bir cihaz sesi çınlamayı sürdürüyordu.
Sonunda, büyük bir gayretle gözlerini araladığında ışığın ilk darbesiyle yeniden kapadı. Bembeyaz bir tavan, duvarlar ve eline bağlanmış ince bir boru… Yanında yaşlıca, kaşları gür, sert bakışlı bir adam vardı. Üzerinde beyaz önlük, maskesi çenesinde.
Neredeyim? diye fısıldadı Defne; sesi kupkuruydu, neredeyse duyulmazdı.
Yoğun bakımdayız, dedi adam, aygıta dokunarak. Başakşehir Devlet Hastanesindesiniz.
Kaza olmuştu… Değil mi? Anı bir an parlayıp söndü: güneş, direksiyon, yol… Gideceği yeri anımsamıyordu.
Evet, kaza. Hatırlıyor musunuz?
Kontrol için kliniğe gidiyordum… Eşimle tüp bebek tedavisini deneyecektik, çocuk olmayınca…
Adam başını salladı. Benim adım Yılmaz Sayın, anestezi ve yoğun bakım sorumlusuyum. Ciddi bir trafik kazası geçirdiniz.
Kafası yavaş yavaş açılırken, korku da hafiften geri döndü.
Eşim… Bilgisi var mı? Ona bir şey oldu mu?
Var. Eşiniz kazada değildi, hiç zararı yok. Yılmaz Beyin sesi iyice soğumuştu.
Defnenin hafızası çözüldü: Barış mesaiye kalacak diye gitmişti, o yalnızdı.
Ne zamandır buradayım? İçini keskin bir ürperti kapladı.
Doktor gözlerini kaçırıp derin bir nefes aldı. Cihazların bip sesi arasında suskunluğu daha ürpertici oldu.
Size kötü bir şey söyleyeceğim; hazırlıklı olun.
Buyurun… Defne kısık sesle karşılık verdi.
Kaza üzerinden çok zaman geçti. Uzun süre komada kaldınız.
Ne kadar? Bir hafta? On gün?
Üç sene.
Bir anda dünyası karardı, sanki taşlar başına yıkıldı.
Hayır… olamaz. Hayır, şaka bu belki de…
Üç yıl. Ağır kafa travmanız vardı. Çoklu kırıklar… dedi Yılmaz Bey. Sizi geri döndürmek mucizeydi.
Defne elini battaniyenin üstünde seyretti. Solgundu ama vardı, canlıydı…
Bir mucizeydi, diye ekledi Yılmaz Bey, sesi hafif yumuşayarak. Kan grubunuz az bulunanlardandı. Acil ve bol miktarda kana ihtiyacınız oldu, hastanede de yoktu.
Bir duraklama…
Eşiniz kurtardı sizi. O da aynı gruptaydı; ne verilebilirse verdi, fazlasını da. Sizin hayatınız onun sayesindeydi.
Sözler üzerine Defnenin içine bir gariplik düştü. Barışın kan grubunu bildiğini sanıyordu, tutmamıştı oysa hatırladığı kadarıyla… Tartışacak hali yoktu, yeniden uykuya sürüklendi.
Bir dahaki uyanışında odası sessizdi. Bip sesine alışmıştı. Yanında biri vardı. Kolonya, lavanta ve sabun kokusu: Barış, kocasıydı.
Barış yaklaşınca, tanıdık profili, düzgün sakalı, arkaya taranmış siyah saçları kalın gölgede belirdi ama gözlerinde yeni, buz gibi bir yabancılık, acımasız bir soğuk vardı.
Yanında bir hemşire dolaşıyordu: Hafif kilolu, ellilerinde, yorgun gözlü, cana yakın bir kadın. Defne ona Fatma Abla diyordu.
Barış eğildi, gözlerine yaklaştı.
Hoş geldin, Defnecim, dedi yavaşça, kimse duymasın ister gibi.
Ve gülümsedi.
Sen burda üç sene mis gibi yatarken, ben mirasa sahip oldum.
Defne bir an idrak edemedi.
Hangi miras? Ne diyorsun?
O belgeleri unutma Defnecim. Kaza öncesi aceleyle ameliyat için diye imzaladığın evraklar… Tüm yetkileri bana bırakmıştın. Sen okumadan imzalardın her şeyi. Omuz silkti.
Defne, sedye başında alelacele imzalar atarkenki anı hatırladı. Ameliyat onayı, demişti Barış, Formalite.
Rahmetli babanın lojistik şirketi… Küçüktü, önemsemezdin. Üç yılda ne biçim iş haline geldiğini görsen. Artık tamamen benim.
Defne baktı, hayret ve dehşet. Bu adam onun Barışı değildi.
Yapamazdın…
Yaptım, dedi Barış kayıtsızca. Ve şimdi senden tek beklentim çabuk iyileşmen. Boşanma işini avukata bıraktım.
Düzensiz adımlar, Barışın ayakkabı sesleri giderek uzaklaştı.
Fatma hemşirenin sıcak avuçları yanaklarındaki yaşları sildi.
Hiç üzülme canım, o buna değmez, dedi alçak sesle.
Biraz sonra Fatma serum değiştirirken, kulağına eğildi:
Güçlüsün. Böylesi bir rezillikten kurtulduysan, bunu da halledersin. Dünya hali işte; hem ilk ne sen oluyorsun, ne de son; yeter ki toparla kendini, bak o zaman her şey düzelir.
O sade sözler, Defnenin en karanlık gecesine ince bir umut ışığı düşürdü.
Defne sordu:
Fatma Abla, doktor dedi ki eşim kan vermiş.
Fatmanın yüzü birden sertleşti.
Kim dedi?
Yılmaz Sayın.
Fatma başını salladı.
Sana şunu diyeyim, Barış bey bir damla vermedi. Kan grubunu bile bilmiyor adamcağız. O gece hastanede nöbetteydim. Sorduk, geçiştirdi. Olsa olsa kan bankasından acil anonım donörden bulduk.
Yani hayatımı ona borçlu değilim?
Hiç kimseye borcun yok, hele ona hiç.
Defne başını salladı. Her şey, sahteydi – Barışın kahramanlığı da sözde kalmıştı.
O gece uykusuz geçince, düşünmekten başka çaresi yoktu: Nasıl olmuştu da Barışı bu kadar yanlış tanımıştı? Sevdalısı dediği adam nasıl böyle birine dönüşmüştü?
Hafızası yıllar öncesinden ilk karşılaşmayı gösterdi.
Dört yıl öncesiydi. Defne, İstanbul metrosunda, elinde dosyalar, yağmurdan ıslanmış bir halde koşuyordu. Aceleyle bir röportaja geç kalıyordu, topuklu ayakkabısı kırıldı. Dengesini zar zor tuttu.
Cinderella, galiba ayakkabı değil sabır bırakmadı artık, dedi yanındaki şık pardösülü bir adam. Karizmatikliğiyle çarpıcıydı.
Haklısınız, ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Mülakata yetişemeyeceğim, dedi Defne, gülümsemeyi denedi.
Adam dikkatle bakıp Sizi işe almazlar, dedi soğukkanlı bir şekilde.
Destek oldunuz sağ olun (!), diye hüzünlü sırıttı Defne.
Samimi olmamı ister misiniz? Hemşerim, benim arabam şurada, hemen gidelim, yol üstünde size güzel bir ayakkabı bakarız.
Sizi tanımıyorum ki…
Şimdi tanıdınız. Barış, dedi adam, elini uzattı.
Defne.
Haydi Defne Hanım. Bir ömür için yatırım bu belki de; çevirmen değil misiniz?
Evet, dendi, ve o gün Barış, Defneye hayatında görmediği kadar pahalı bir ayakkabı aldı. Hem de tartışmaya fırsat bırakmadan.
Pahalıya patladı size! dedi Defne.
İlk iş gününüze yatırım yaptım, dedi Barış.
O mülakattan iş çıktı. Akşam Barış aradı: Ayakkabılar uğurlu geldi mi? Öğrendiyse de gülüp geçti Defne. O günden sonra her şey hızla gelişti; zarif yemekler, sürpriz geziler… Defne Barışa âşık oldu gitti.
Barışın ailesiyle tanışma vakti geldiğinde; babası, Ali Bey, eski usul bir adamdı. Sofrada Çevirmen, ha? Kadın eviyle ilgilenecek, çocuk doğuracak dedi.
Barış, Baba, çalışıyoruz o konuda, diye itiraz etti.
Anne Emine Hanım ise Defneyi ilk andan sevmişti. Kendisi de eski Türkçe öğretmeniydi. Akşam sohbetleri kitaplar, edebiyat olmuş; Defne’nin iç sıkıntısı dağılmıştı. Eve dönerken kayınpederin fısıltısı kulağına çalındı: Güzel ama boş. İşe gelmez.
Kısa süre sonra Barış ısrar etti; İstifa et. Sen başka bir hayatın kadınısın Defnem. Hayatıma renk katacaksın, dedi. Defne, işi bırakarak Barışın Tarabyadaki evine geçip “mükemmel eş” olmaya girişti.
Çocuk sahibi olmak istediler, yıllarca denediler olmadı. Tüp bebek dediler, ama sonuç hüsran.
“Bende sorun,” deyip ağladı Defne.
Dert etme, en iyi kliniklere gidilecek, dedi Barış ama daha soğuktu, daha uzaktı artık.
O sırada Defne’nin babası Ahmet Bey hasta düştü. Hastanelerde geçen uykusuz geceler… Annesi yıllar evvel mantar zehirlenmesinden ölmüştü, bir ablaları yoktu. Ahmet Bey fabrikadan küçük ölçekli bir lojistik işine atılmış, aileyi geçindirmişti. Vefatı sonrası cenazede bile Barışın tek konusu mirastı. O günlerde Defne her şeye boş gözle bakıyordu.
Hastanedeki günler birbirini tekrarladı. Barış bir daha uğramadı. Sonunda Defne servise alındı, orada dört kadın birlikte yatıyordu, odaya sıcaklık gelmişti. İlk gün gelen kardeşi Zeynepi zar zor tanıdı. Zeynep yirmi yaşında, yorgun ama asi.
Defneye sarılıp ağladı.
Abla… üç yıl! Sensiz her şey zor geçti…
Derken kötü haberi verdi.
Barış beni attı… Babamızdan kalan evden de çıkardı. Defne imzaladı, mallar artık benim, dedi. Eşyaları poşet poşet kapının önüne koydu.
Yine o belgeler…
Ayrıca boşanma davası da açılmıştı. Defneyi manevi yetersizlik ve nankörlük ile suçluyordu. Herkese eşimin hayatını kurtardım, büyük fedakârlık yaptım diye anlatıyordu. O sırada Zeynep de yurtta kalmaya başlamıştı.
Defne Elimizde hiçbir şey kalmadı, deyince, karanlığını inatçı bir umut kırdı.
Bunu da atlatırız, dedi içinden.
Klinik günleri bitip taburcu olduğunda Defne, cebinde para, yanında eşyası olmadan, otobüs durağında kalakalmıştı. Kartların iptal, demişti Barış. Avukat arayacak seni. Elveda…
Zeynep geldi, eski kot pantolonuyla getirdi onu yurduna. İki yatak, bir masa, dikiş makineleri, çizimler… Defne küçük ve biçare hissetti kendini; bütün o lüks ev, pırıltılı davetler bir anda kâğıttan şehir gibi yıkılmıştı.
Kardeşim ben çalışmak zorundayım, dedi.
Yapamazsın, güçsüzsün daha, dedi Zeynep.
Olmaz. Üç dil biliyorum, dedi Defne ve dizüstü bilgisayarı açtı, çeviri sitesini denedi. Okuduğu İngilizce, Fransızca satırları anlıyor, ama Türkçeye çeviremiyordu. Kafasındaki cümleler kopuyordu… Panikle denedi, olmadı.
Ertesi gün soluğu klinikte aldı.
Doktor Yılmaz Bey teşhis etti: Dil merkezinde kaza sonrası hasar var. Geçici afazi. Zaman, pratik, sabırla düzelir.
Olsun, ben yine de çalışmak zorundayım, dedi Defne.
Zeynep hatırlattı: Harika yemek yapıyorsun abla. Ev geçindirdin, ev yönetiminde ustaydın.
Defne ertesi gün bir insan kaynakları ofisine gitti.
Deneyiminiz? dediler. Büyük evde düzen sağladım, dedi Defne. Ev hanımı, diye geçirdiler kayıtlara. Kadının gözleri Defnenin şakak şeridine kaydı.
Hastalıktan çıkmışsınız. İyi görünmüyorsunuz. Biz ararız, dedi.
Lütfen, her işi yaparım. Yemek temizlik, çocuk bakımı…
Kadıncağız, o çaresiz sese dayanamadı:
Bir şey var; zor ama… Cerrah Önder Beyin evinde dokuz yaşında kızı var, ona dadı aranıyor. Eski dadıların üçü de bir günde kaçtı. Eşi iki yıl önce trafik kazasında öldü, adam işkolik, kız içine kapanık.
Defne kabul etti.
O geniş Nişantaşı dairesi, sessiz, soğuk ve yabancıydı. Önder Bey uzun, ciddi, gözleri soluk gri, ağır bir hüznün gölgesi vardı yüzünde.
Defne Hanım, hoş geldiniz. Kızım Duru odasında. Buyurun, tanışın, dedi ve kayboldu.
Duru, ince, iki örgülü, elinde tablet, cevap vermiyordu. Defne Merhaba Duru, ben Defne, sana ödevlerinde yardımcı olacağım, dedi ama hiç tepki alamadı. Tabletine gömüldü Duru.
Günler zorluktan başka bir şey getirmedi. Önder Bey sabah erkenden çıkıyor, gece geliyordu. Defneyi yok sayıyor, Duru ise sadece temel ihtiyaçlar için çıkıyordu odasından.
Bir akşam Defne, tutamadı kendini, Durunun odasına girip:
Tableti bırak, biraz sohbet edelim, dedi.
Duru başını hızla çevirdi, sert ve ürkek bakış attı.
Ben küçükken çamurla şekil yapardım. Senin rafta da var galiba, dedi Defne ve kutudan bir parça aldı, yere oturdu.
Kale yapalım mı? Prensese, dedi; elleri unuttuğu yetenekle çalışmaya başladı.
Duru sessizce izledi, sonra Yanlış yaptın, kule daha uzun olmalı, dedi beklenmedik berrak bir sesle ve ekledi.
Yarım saat öyle geçti. Birlikte yaptıkları kuleyle ilk kez sessiz duvar kalkmıştı aralarından.
Sonra, Defne eski bir albüm buldu. Duru ani bir hareketle kaptı.
O annemin albümü, dedi ağlamaklı.
Annen çizim mi yapardı? sorusuna başını sallayarak cevap verdi Duru.
Sayfalar arasında mucizeler vardı: Rengârenk oyuncak eskizleri, gelişimsel zeka setleri, özel çocuklar için tasarlanan eğitici oyuncaklar…
Annen bir hayal kurmuş, dedi Defne.
Duru, Annem stüdyo açacaktı, Mert için… O konuşmuyor, annem de onunla ilgilenecek oyuncak yapmak istiyordu. Babam bunun gereksiz olduğunu söyledi, dedi.
O gece Defne, hiç tanımadığı Elifi ve küçük Durunun çırpınışını düşündü.
Ertesi gün, Önder Bey gelince ona albümü gösterdi.
Bunu bulduk. Eşinizin hayalini sürdürmek istiyoruz, dedi Defne.
Önder Beyin yüzü buz gibi oldu.
Lütfen albümü yerine koyun, dedi.
Yanlış anlıyorsunuz, bu sizin kızınızın da hayali, dedi Defne yumuşakça ama kararlılıkla.
Benden para istemeyin, ilgilenmeyeceğim, dedi Önder Bey, sonra çıktı.
Defne vazgeçmedi. Aynı akşam Zeynepi aradı.
Canım, bizim yardıma ihtiyacımız var, dedi. İki kardeş işe koyuldu. Yurt odasında deneysel oyuncak, zeka seti, motif, grafik… İlk ürünler ortaya çıkarken Duru da Defnenin hayranı oldu.
Bir gün Önder Bey, Bir uzman gelsin baksın, faydası varsa konuşalım, dedi.
Ertesi gün gelen çocuk psikoloğu Esra Hanım, yanında elinden tutarak getirdiği yedi yaşındaki Merti tanıttı. Mert hiç konuşmuyor, iletişim kurmuyordu. Defne, ona yeni hazırladıkları ahşap yapboz verince, Mert ağlamadan elleriyle bütün parçaları birleştirdi.
Esra gözyaşlarıyla, Bu onun için sürpriz… Yıllardır ilk defa böyle dikkat topladı, dedi.
Bu onlara cesaret verdi. Stüdyoyu resmi olarak başlatmaya karar verdiler. Duru, Zeynep, Defne, gönüllü olarak çalışmaya başladılar. Esra Hanım haberi yaydı, siparişler geldi.
Bir akşam, Önder Bey kızıyla Defneyi ilk kez gerçek anlamda gülerken yakaladı. Defneye baktı, onda korkaklık, çekingenlik, ezilmişlik kalmamıştı. Kendine güvenen, güçlü bir ışık vardı şimdi yüzünde.
Yıllar geçti, kimseler bilmez ama Defne o eski günlerde yaşadığı kabusu şu sözlerle yad ederdi: İnsan, başına ne gelirse gelsin silkinip ayağa kalkabilirmiş meğer. Bazen hayat, her şeyini kaybettim derken asıl zenginliğini gösterir.
İşte böyle. Eskiden anlatmaya korktuğum utanç, zamanla kendi masalım oldu; yaşıyorum, çünkü kaybettiklerimi kabullenip yeni baştan kurduğum hayatı, öğrenmeyi ve sevgiyi herkesten önce kendimden başladım.



