Kayınvalidem hastayken bile çalışmamı istedi ama ilk defa net bir şekilde hayır deyip kendi sınırlarımı korudum

Emine Hanım, şu an gerçekten yapamayacağım, çok kötüyüm, dedim neredeyse fısıldayarak. Gözlerimi kapattım, odaya beraberinde sert bir ışıkla girerken.

Yapamaz mısın? Kadının sesi ince bir tel gibi gerilmişti. Kim yapar acaba? Ben senin yaşındayken ateşim kırka vurduğunda bile fabrikanın başındaydım, kimse acımadı bana. Bak hâlâ yaşıyorum.

Kalkmaya çalıştığımda başım dönüp geri uzanmak zorunda kaldım. Sabah öksürük, ateş, halsizlik… Termometre 38.7 gösteriyordu. Her yanım ağrılı, boğazımdan su bile geçmiyordu.

Doktor çağırdım, dedim kısık bir sesle. Bugün biraz yatmam lazım.

Doktor ha! Emine Hanım ellerini çırptı. Şu haline bak! Gençsin, sağlıklısın, hanımağı gibi yatıyorsun! Benim iki çocuğum vardı senin yaşında, ev işim var, çalışırım; bir sen kendi başına yapamazsın.

Cevap vermeye gücüm yoktu. Zaten tartışmanın bir anlamı da olmadığını yıllardır anlamıştım. Evlendiğimizden beri bu evde yaşadığımız üç yıl boyunca kendimi bin kere anlatmaya çalıştım. Her seferinde sonuç aynı: Emine Hanım yalnızca evin değil; bizim de hayatımızın idarecisi hissediyordu kendini.

Mutfaktaki bulaşıklara baktım, kirli kap çanak ortada. Yerler haftalardır süpürülmemiş. Kocan Serkan ne der? Böyle pisliğin içinde yaşanır mı?

Kalkınca yapacağım, dedim, acıyla yutkunarak. Yarın kesin.

Yarın! Yine yarın. Bugün yat, dinlen, değil mi? Benim hiç öyle bir lüksüm olmadı. Gerekirse üç vardiya çalıştım. Eşim eve geldiğinde sıcak yemeği hazırdı. Siz gençler sadece kendinizi düşünüyorsunuz! Hasta olmuşsunuz ya, herkes başınızda dursun ister misiniz?

Gözlerimi kapattım, sesi ateş ve halsizliğin içinden bile sızıp sinirime dokunuyordu. Dünkü iş çıkışı eve nasıl zor geldiğimi hatırladım. Tüm gün rapor yetiştirmeye uğraştım, eve gelir gelmez kapandım yatağa. Çorba ısıtamadan uzandım ve ateşli, huzursuz bir uykuya daldım.

Serkan nerede? diye sordu Emine Hanım tekrar.

İşte, akşam gelir.

Tabii canım. Benim oğlum çalışıyor, para kazanıyor, sen burada oturuyorsun. Kolay tabii, başka bir şey demem.

Ben de çalışıyorum, dedim sessizce. Masrafları birlikte ödüyoruz.

Her şeyi mi? Hadi oradan kızım. Bu evin kirası benden, bedava oturuyorsunuz. Yok öyle birlikte falan, benim olmasa hangi köşede kalacaktınız, bir düşünün.

Yine sustum. Asıl gücü bu hep olmuştu, hep fırsatını buldukça yüzümüze vururdu. Gerçekten de, ev Emine Hanımın. Evlendikten sonra Serkan bir şekilde ayağa kalkana kadar annemde oturalım demişti; o bir şekilde yıllara uzadı, her gün evde konuk olduğumuzun hatırlatması oldu.

Bari markete gideyim, sen de yat bakalım, dedi çıkarken. Akşama burası derli toplu olsun. Serkan dağınık görmesin. İyice havalandır da ev sauna gibi.

Kapı kapandığında, sessizce sızladım, gözyaşlarım boğazıma düğümlendi. Ne ateş, ne ağrı… Asıl acı buydu işte; hasta olsam bile kimseye yük olma hakkım yoktu. Her zaman savunmak, açıklamak, suçlu hissetmek zorundaydım.

Birkaç saat sonra aile hekimi geldi. Yaşlı bir kadın, beni muayene etti, başını sallayarak bir haftalık rapor yazdı.

Grip, kızım, ciddi bir enfeksiyon. Yatmalı, bol sıvı, dinlenmeli. Hiçbir iş yok. Vücut savaşacak, gücünü harcama.

Teşekkürler, dedim kısık sesle.

Yalnız mı yaşıyorsun?

Eşimle, bir de kayınvalidem bazen gelir.

Yardım istemekten çekinme. Hasta olmak ayıp değil. Dinlen, sakın kahramanlık yapma, yoksa daha beter olursun.

Kadın gidince uyumaya çalıştım ama başım ağrıyordu, düşünceler alt üsttü. Serkana raporu nasıl söyleyeceğimi düşündüm. Sinirlenirdi belki, aslında bana değil, yine annesinin laf edeceğini bildiği için. Hiçbir zaman annesini üzmek istemezdi. Bazen beni savunmak pahasına bile değil.

Serkan akşam geldiğinde başımı yokladı:

Yanıyorsun, ateş var mı?

Sabah 39du, doktor rapor verdi.

Kaç gün?

Bir hafta.

Yatağın kenarına oturup sessizce yere baktı.

Annem buradaydı mı?

Geldi. Yine bildiğini söyledi. Yatamazmışım, numara yapıyormuşum, tembelmişim.

Serkan derin bir iç geçirdi.

Sen bilirsin ya, o nasıl biri. O nesil başka türlü yetişmiş.

Gerçekten kötüyüm, Serkan, dönüp gözlerime bakmasını istedim. Taklit yapmıyorum, konuşmak bile acı. Her defasında ezik, yetersiz olduğumu duymaktan yoruldum.

Anlıyorum, elini tuttu. Biraz sabret, olur mu? Takılma onlara. Birkaç gün sonra zaten kendi evine döner, unutulur gider.

Ya yine gelirse? Yine aynı şeyler?

Şimdi bu konuyu konuşmayalım. Hastasın, dinlen. Ben sana çorbayı ısıtayım, sıcak çay getireyim.

Mutfakta oyalandı, ben yine yalnız kaldım. Serkan beni seviyordu, biliyorum ama bu yetmiyordu. Onun için annesiyle beni karşı karşıya bırakmak zor olurdu ve çoğunlukla susmayı seçerdi. Benim hissettiklerimin pek de önemi yok gibiydi sanki.

Sonraki iki gün kendimde değildim. Ateşim düşmedi, kaslarım ağrıdı, başım dönüyordu. Serkan erken çıkıyor, geç geliyordu. Yanımda su, termosla çay, ilaçlar Ama çoğunlukla tek başımaydım.

Üçüncü gün uyuklarken, kapı zili uzun uzun çaldı. Kalkmaya çalıştım, duvara tutunarak kapıya vardım. Beşinci kattaki komşumuz Hatice Abla gelmiş. Kalın, iyi yüzlü, örme yemenili yaşlı bir kadın.

Ay yavrum, halinden belli kötü olduğun. Ben kibrit istemeye gelmiştim ama önemli değil.

Kibrit var, dedim, kapıya yaslanırken.

Sen dur, gel seni yatağa yatırayım, dedi koluma girerek. Böyle sendeleyerek dolaşman iyi değil.

Odaya götürdü, yatağa yatırdı, yastıklarımı düzeltti.

Yalnız mısın?

Eşim işte.

Yardımcın yok mu?

Cevap vermedim, ne desem bilemedim. Hatice Abla başını salladı, mutfağa gitti, birkaç dakika sonra elinde sıcak çay bardağıyla döndü.

Al, iç bunu. Reçelin vardı, biraz kattım. Ateşe birebir.

Teşekkürler, bardağı avuçlarımda ısıttım, ilk defa içim ısındı.

Yanıma oturdu, şöyle bir baktı.

Uzun zamandır mı hastasın?

Üç gün oldu.

Doktora gösterdin mi?

Geldi. Yatmamı istedi.

Doğru demiş. İyileşmek istiyorsan dinleneceksin. Bak yalnızsın, bir çay getirecek kimsen yok.

Sabahları Serkan her şeyi bırakıyor, dedim. O da çok çabalıyor.

Çabalarlar, erkek milleti işte öyle. Ama bazen kadınların asıl ihtiyacı başkadır.

Sessizce çay içtim. Yanımda biri oturmaya, hiç yargılamadan burada olmaya o kadar ihtiyacım varmış ki

Emine Hanım uğradı mı? birden sordu Hatice Abla.

İrkilip gözlerine baktım.

Geldi.

Destek oldu mu bari?

Numara yaptığımı düşünüyor.

Hatice Abla ağır bir şekilde iç çekip başını salladı.

Emine Hanımı ben yıllardır bilirim. Güçlü kadındır ama çok katı. Hayatta hep kendi başına savaşmış; şimdi ister ki herkes kendisi gibi olsun. Ama yanlış bu, yavrum. Herkesin zayıflama, hastalanma, yardıma ihtiyacı olma hakkı var.

Diyor ki, zamanında kimse acımazdı onlara, hep çalışırlarmış…

Der tabii, herkesin hayatı zordu eskiden. Ama bununla övünmek neden; başkası da acı çeksin diye mi? Ben de o dönemi yaşadım. Çocuklarım için kolay olsun isterdim, hayatımı zorlaştırmak istemedim hiç.

Yutkundum, gözlerim doldu. Sırf normal, insanca sözler… Suçluluğumun gereksiz olduğunu biri nihayet söylemişti.

Çok yoruldum, fısıldadım. Çalışıyorum, eve para getiriyorum, işimi yapınca yetmiyor. Ne yapsam az, her şey yanlış.

Bak yavrum, dedi yana yakıla, kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsin. Kayınvalideye de, bir başkasına da. Senin sağlığın, senin hayatın, kimse ne zaman, nasıl hasta olup, nasıl iyileşeceğine karışamaz.

Ama onun evinde oturuyoruz…

Eee? Bunun için sana hakaret mi edebilir? Canını acıtabilir mi? Hayır! Evin sahibi olmak başka, sınırlar başka. Gelin-kayınvalide çatışması her devirde var. Ama senin her şeye katlanmak zorunda olduğun anlamına gelmez.

Ama ben karşılık versem olay büyür, Serkan da benden susmamı ister. O da zor durumda, kayınvalidem de küser, bir daha konuşmaz.

Tartışmayı sen de isteme ya, başını salladı Hatice Abla. Tartışmak boş. O anlamaz, duvar ör kendine, bildiğin duvar. Ne söylerse söylesin sana gelmesin. Dinle, başını salla, içinden de ki, Bu bana değil, kendine. Onun derdi, onun acısı, onun geçmişi.

Nasıl yapacağım?

Kafanda hayali bir cam duvar var diyelim. O bağıra çağıra söylüyor, ama o kelimeler sana gelmiyor. Sadece dışarıdan film gibi… Çünkü bu senin acın değil, onun acısı. Üzerine alma.

Söylediklerini içimde tarttım; basit ama bir o kadar zor. Sadece uzaktan bakmak, tartışmamak, etkilenmemek…

Peki ya Serkan? sesim titreyerek… O benden her zaman sabretmemi istiyor. Onu anlıyorum ama; yanında değilmiş gibi hissetmek zoruma gidiyor.

Erkekler böyledir, gülümsedi Hatice Abla. Bilhassa ana kuzusuysa. Mesele taraf olmak. Ama bir kadın kendini savunmayı öğrenirse, eş de değişir. O zaman karşında güçlü bir kadın gören erkek, sorumluluğu alır. Bir gün o da cesaretlenir.

Gerçekten mi?

Gerçekten. İnsanın ilişkisi önce kendinde başlar. Kendine saygı duymayı, hak ettiğini bilmeyi öğrenmelisin. Sırf bir şey yaptığın için değil, sırf sen olduğun için.

Kalkıp yorganımı düzeltti.

Hadi sen uyu şimdi, dinlen. Unutma, arandaki duvar seni korur. Kimse o duvarı yıkamaz, istemedikçe.

Gidince uzun süre düşündüm. Eziliyorum, sürekli açıklama, savunma… Oysa sadece kendimi korumam gerek. Duvar… Kendi içindeki huzur.

O akşam Serkan geldikten sonra yanına oturdum:

Konuşmamız lazım, dedim sakince.

Bir şey mi oldu?

Bundan böyle, annenin bana söylediği hiçbir hakareti duymak istemiyorum. Ne tartışacağım, ne açıklama yapacağım. Ama öyle konuşursa gitmesini isteyeceğim. Ya da ben odadan çıkacağım. Ne olur, varsın anlasın.

Ama… bu annem.

Biliyorum, senden beni seçmeni istemiyorum. O senin annen, yine de, benim de sağlığım var, huzurum var, onları koruyacağım.

Serkan yüzünü ovuşturup iç geçirdi.

Peki ya ev? Annemi üzersek bizi çıkarabilir.

Çıkarırsa çıkarız, ilk defa bu kadar açık söyledim. Zor olur, bir yerde kiraya çıkarız, ama huzursuz bir ortamda yaşamam, yaşatmam.

Şu an maddi durumumuz…?

Hesap ettim. Zorlayacağız ama mümkün. Sıkışınca alışılır. Her gün aşağılanacak kadar rahat değiliz.

Uzun süre sustuğu anda ikimizin de önüne seçenekler serildi. Serkan haklı olduğumu biliyordu, ama alıştığı düzeni bozmadan edemiyordu.

Biraz düşünelim, dedi sonunda. Bir şeyleri hemen değiştirmeyelim.

Düşün bakalım, dedim. Ama üç yıldır hiçbir şey değişmedi.

Yine laf havada asılı kaldı. O düşünmeye söz verdi, bense kendi kendime onları beklemeden çözeceğime karar verdim. Hastalığım biraz iyileşsin, sonra göreceğiz.

Beşinci gün ateşim düştü, evde yürümeye başladım. Yarın hava güzel olursa dışarı çıkıp hava alacaktım. Ama cumartesi günü, sabah kapı çalındı. Açınca neyle karşılaşacağımı biliyordum.

İyileştin mi? dedi Emine Hanım sormadan içeri dalarak. Yoruldun artık yatmaya. Haydi kalk bakalım.

Günaydın, Emine Hanım. Buyurun.

Zaten geçtim içeri. Şimdi şöyle, benim bahçede patates var, onları elden geçireceğiz. Serkan söz vermişti ama yine bahane bulur. İkimiz hızlıca hallederiz.

Şaştım.

Bugün mü?

Tabii, hava güzelken niye bekliyoruz. Hazırlan gidiyoruz.

Emine Hanım, yeni yeni toparlandım. Doktor bana en az bir hafta dinlenmemi söyledi.

Ah, şimdi yük kaldırmaktan da kaçıyor bak! Bir hafta yattın yeterince. Hadi kalk, çalış bakalım.

Gidemem, dedim, içimde bir şey kasıldı. Gerçekten gücüm yok.

Olmaz böyle, ellerini çırptı. Ben tek başıma mı onları kaldıracağım, yaşlıyım, belim ağrıyor! Ama ben ağlamam, yatarak vakit öldürmem. Çalışırım, iş yaparım.

Aklıma Hatice Ablanın öğütleri geldi: Duvar, almak yok, savunma yok Derin bir nefes alıp sakin konuştum.

Emine Hanım, gelmeyeceğim, dedim kararlı.

Olduğu yerde kaldı.

Nasıl yani?

Gelemem. İyileşmedim. Hâlâ toparlamam gerekiyor.

Bana hayır mı diyorsun? sesi iyice yükseldi. Bu evde sığınmanı ben sağladım!

Size çok minnettarım, sakin kalmaya çalıştım. Ama bu benim sağlığım. Bunun pazarlığı yok.

Şuna bak! Serkana hep derdim, senden hep çekindim. Kimin evinde kim patrondu gösteremedim.

Bu ev sizin, doğru, dedim içimde yükselen bir sıcaklık ve güçle. Ama hayatım ve sağlığım bana ait. Kimsenin, sizin bile onlara müdahale hakkı yok.

Yani sen bana git, diyorsun? Kendi evimde!

Hayır. Sadece fiziken çalışamam diyorum. Eğer yardıma ihtiyacınız varsa Serkan gelsin. Ya da ücretli birini tutabiliriz, ücreti de öderim, ama şu an ben gelemem.

Ağır bir sessizlik oldu. Bana ilk kez başka biri gibi baktı. Sonra kapıya yürüyüp çıktı.

Bakalım Serkan ne diyecek!

Kapı kapandığında ellerimin titrediğini fark ettim. Yaptım, sonunda… Üç yıldır ilk defa hayır dedim.

Akşam Serkan geldiğinde, yüzünden bir şeyler olmuş olduğunu anladım.

Ne oldu bugün? Annem aradı, sana ters konuştuğunu söylüyor.

Ters olmadım, sadece patates ayıklamaya gitmeyeceğimi söyledim.

O yardıma ihtiyaç duymuş.

Hâlâ iyileşmedim. Doktor yük kaldırmamamı söyledi. Rica etseydi ayrıydı, emretti, ben de hayır dedim. Karşılık vermedim, hakaret de etmedim.

Hakaret etmemiştir, sadece üzülmüştür.

Serkan, içimdeki duvarı hissettim yine. Artık kendimi savunmayacağım. Hasta olduğum için özür dilemeyeceğim, aşağılanmaya da katlanmayacağım.

Ama o da annem…

Olabilir. Ama onun tavrı değişmezse, bizim burada yaşamamız mümkün değil. Her defasında ben eziliyorum, sen ise susmamı istiyorsun.

Ne yapmamı istiyorsun? Annemle mi kavga edeyim, birkaç laf için mi?

Laf değil, bana hakaret! Sen görüyorsun ama susuyorsun. Benim yanımda durmalısın. Hep idare ediyorsun, üzmemek için benden özveri bekliyorsun.

Ama bu evi bize veriyor…

Demek ki, kendi onurumuz bedava evden ucuz!

Onu demek istemedim!

Tam da bunu demek istiyorsun. O zaman gerekirse çıkarız, ben de çalışıyorum, para getiriyorum. Eğer ayrı yaşamak beni koruyacaksa, ona da varım.

Serkan susup dişlerini sıkıyordu.

Düşüneceğim, dedi.

O akşam konuşmadık. O bilgisayarıyla ilgilendi, ben koltukta düşüncelere daldım. Belki bu evlilik burada biterdi. Belki Serkan annesini, rahatını seçerdi ve ben tek başıma kalırdım. Ama ilginçtir, artık o kadar korkunç gelmiyordu. En azından böyle aşağılanmaktan iyiydi.

Sonraki sabah Serkan işe gitti, bir şey demeden. Evden çıkıp bahçede yürüdüm, sonbahar serinliği tenimi titretti. Merdivenden çıkarken Hatice Ablayla yine karşılaştım. Elindekini taşımaya yardım ettim.

Yukarı çıkarken, fiyatlardan konuştu, sonra birden durdu.

Nasılsın kızım, toparlandın mı?

Evet, daha iyiyim.

Kayınvalidenle nasıl?

Tavsiyenizi uyguladım, hayır dedim, çok bozuldu.

Aferin, dedi gururlu bir ifadeyle. Kendi sınırını korudun.

Ama Serkan bozuldu, ortalığı karıştırdığım için bana kızıyor.

Kızsın, dedi indirdiği yükü bırakırken. Erkekler değiştirmek istemez düzeni; ama sen dik dur, sonunda haklı olduğunu görecek.

Ya görmezse?

O zaman dönüp bakarsın gerçekten lazım mı bu adam sana. Ara tampon koca diyorlar şimdi. Hiçbir tarafa sahip çıkmayan…

Kafamda binbir düşünce. Seviyordum ama… Saygı yoksa, alışkanlıktan ibarettir.

O akşam Serkan düşündüğümden daha farklıydı. Yemeğe oturduk, sonra birden çatalı bırakıp bana döndü.

Annem yine aradı bugün.

Ne dedi?

Senin iyice kontrolden çıktığını, fazla rahat olduğumu… Ama ilk kez düşündüm ki, annem haksız. Ve ben yıllarca yanlış yapmışım.

Yutkundum, ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Gerçekten mi böyle düşünüyorsun?

Evet. Bugün hep seni, ağladığın günleri hatırladım. Hiçbir şey yapmadım. Annem üzülmesin diye senin acını önemsemedim. Ama bu doğru değil. Annelik, hiçbir şeye hak değildir. Kimseyi aşağılamaya kimsenin hakkı yok.

Aylardır duymayı beklediğim sözleri şimdi duyunca inanamadım önce.

Peki ne olacak?

Annemle konuşacağım. Böyle devam edemem. Eğer yine aynı tavır sürecekse, gelmesin. Gerekirse çıkarız buradan. Zorluk çekeriz, ama insan gibi yaşarız.

Birbirimize sarıldık. İçimden diken gibi bir yük kalktı.

Ertesi gün Emine Hanım yine kapıdaydı. Serkan kapıyı açtı, içeride konuşmak istedi. Sesler geldi, sonrasında annesi sessizce kapıdan çıktı.

Gidiyoruz mu? dedim.

Muhtemelen, omzuma dokundu. Ama sana söz, ne olursa olsun yanlış yapmışım.

Korkuyordum ama huzurluydum. Beraber olduğumuz sürece üstesinden gelirdik.

Hafta boyunca ev aramaya başladık. Ben de işime döndüm. Emine Hanımdan ses çıkmadı.

Bir sabah yine kapı çaldı. Emine Hanım eski görüntüsünden farklı, yorgun görünüyordu.

Girebilir miyim? dedi sessizce.

Tabii, buyurun.

Sessizce mutfakta oturdu, az sonra başladı:

Düşündüm… Serkanın söylediklerini… Sana söylediklerimi…

Dili dolanıyor, konuşmakta zorlanıyordu:

Çok zor hayatım oldu. Her şeyi tek başıma sırtlandım, bundan iftihar ettim. Sana da aynısını dayattım. Oğlum bana psikolojik şiddet uyguluyorsun dedi, düşündüm ki haksız değil. Kimsenin, senin bile, acı çekmek zorunda olmadığını anladım. Ben öyle sanmıştım, özür dilerim.

Gözlerim doldu.

Affedersin, dedi. Ama gidiyorsunuz değil mi?

Serkan öyle dedi, siz öyle isteyince.

Kızgındım, aceleyle söyledim. Gitmenizi istemiyorum. Öğrenmeye çalışacağım, belki zamana ihtiyacım var. Bilmem mümkün olur mu… Ama şans verir misiniz?

Bu kararı birlikte vermeliyiz, dedim. Ama denemek isterim, bazı şartlarla.

Birkaç gün sonra oturduk, açıkça söyledik: Hakaret, küçümseme, emir yok; gelip gitmek önceden haber verilerek; danışmanlık ancak istenirse…

Emine Hanım başını salladı. Deneyeceğim.

Gerçekten denedi. Tabii bazen eskiye döndüğü oldu ama ben artık, Emine Hanım, lütfen bizim kararımıza karışmayın deyince susuyordu, zor da olsa.

Bir gün Hatice Abla ile apartmanda karşılaştım:

Şenlenmişsin, dedi. Gördün mü, duvar işe yaradı?

Hem de nasıl, gülümsedim.

Erkek milleti biraz geç anlar, ama gerçekten anladığında geri adım atmaz.

Düşünüyordum; yıllarca boğuştuğum, hasta olduğum, içimde yaşadığım şey tam da buydu. Artık hakkımı, sağlığımı, sınırımı korumayı öğrenmiştim.

Serkan mutfaktan seslendi:

Akşam yemeği hazır, gel bakalım!

İçtenlikle gülümsedim, ceketimi astım, mutfağa girdim; sıcak çaylar ve yemekler masadaydı. Beraber yemeğimizi yedik, sıradan gündelik sohbet, ama bana göre çok özel bir an

Artık korku yoktu, benim içimde gerçek bir huzur vardı. O huzura ulaşmak için gerekiyorsa hayır demeyi de, başka seçeneklere cesaret etmeyi de öğrenmiştim.

Evet, işler birden düzelmedi. Emine Hanım bir günde değişmedi. Serkan her durumda beni hemen savunamıyordu. Ama artık yoluna koyacağımız bir ilişkimiz, ikimizin de saygı gördüğü bir evimiz vardı.

Serkana döndüm:

Teşekkür ederim, dedim. Yanımda olduğun için.

Sarıldı bana:

Ben de sana teşekkür ederim. Vazgeçmediğin, doğruya cesaret ettiğin için.

Birlikte sıfırdan, ama bu sefer doğru başladık.

Rate article
Lifequest
Kayınvalidem hastayken bile çalışmamı istedi ama ilk defa net bir şekilde hayır deyip kendi sınırlarımı korudum