Yazlık mutfağın penceresinden gelen sesler Gülsüm Hanımı durdurdu. Çünkü içeride adının geçtiğini duymuştu.
Bahçede karnabahar toplarken, önlüğüne doldurduğu sebzelerle yavaş adımlarla eve dönüyordu. Elleri toprak ve dereotu kokuyordu, acele etmiyordu hiç. Temmuz akşamında rüzgar hafif, sıcak; uzaklardan biçilen çimlerin kokusu geliyordu, yan bahçeden. Penceredeki sesler kavgasız, sakin, iş konuşuyor gibiydi. Bu da, yüksek ses değil, Gülsüm Hanımı orada tutan şey oldu.
Kızının kayınvalidesi Nermin Hanımın sesi, tok ve kesin.
Ev iyi. Sahibindende baktım, bu mahallede bunun gibileri yedi milyonun üstünde başlıyor. İyi bakarsak sekize kadar çıkar.
Gülsüm Hanım kıpırdamadı. Karnabaharı önlükten karnına yaslı, sert ve yuvarlak.
Kadıncağız tek başına orada uğraşıyor, damadı Murat. Her zaman hafif burun tıkalı gibi konuşur. Ne olacak bu kadar büyük bahçe, yirmi dönüm? Bakmıyor zaten.
Ben de söyledim ona, dedi Ceren, kızı. Onun sesini bin kişilik toplulukta bile tanırdı annesi, ama şimdi bir yabancı gibi geliyordu, sanki yerini başka biri almış, o çapa yaparken değişmiş. Duygusal davranıyor. Babasının evi, babasının ağaçları. Ama babası üç senedir yok.
Aynen öyle, Atilla Bey, damadın babası, nadiren konuşur ama söyledi mi nokta koyar. Takılmanın manası yok. Ona güzel bir seçenek sunalım; şehirde tek kişilik daire, güzel semtte, hastaneye yakın. Sakin yaşar.
Ya da huzurevi, yine Nermin Hanım. Şimdi güzel yerler var, personel ilgili. Orada daha iyi olur, yalnız kalmaz.
Kolay kolay razı olmaz, dedi Ceren. O kolay kolayda Gülsüm Hanım bir teknik mesele duydu, yoksa bir itiraz değil. Sanki bir konservve açmaya çalışmak gibi.
Olur, Murat hafif alaycı. Başka çaresi yok. Ona baskı yaparız, yalnız başına koca evi bakmak zor diye anlatırız. Maddi de zor, fiziksel de. Yaşı kemale erdi, yoruluyor zaten, biz görüyoruz.
Araban da mahvoldu artık, Nermin Hanım yine aynı ciddi tonla, eve fiyat biçerken nasıl konuştuysa. O eskiyle Antalyaya gitmeyiz artık.
Bir sessizlik oldu. Fincan tabağa değdi.
Sonra da paylaşırız işte. Bize araba ve tatil parası, Cerene ev tadilatı, annesine de huzurevi ya da daire. Adilce.
Gülsüm Hanım pencere başında karnabahara bakıyordu. Eli sakindi. Kendisi bile şaşırdı ne kadar sakin olduğuna. Ne titredi, ne sıkınca kasıldı. Sadece tuttu.
İçinde bir şey ağır ağır dönüverdi, paslı bir kilit gibi. Acıtmadı. Sanki mekanik bir şey.
Geri döndü, tekrar bahçeye geçti. Karnabaharı tahta sandığa koydu. Sonra 1996da İsmailin diktiği elma ağacına baktı. Yaşı geçmiş, dalları yayvan, gövdesi yana eğilmiş, sanki gençken kendi kafasındaymış gibi. Amasya elması. İsmail her ağustosta ondan reçel yapardı, içerisine kakule koyardı, yüzünde ciddi bir devlet adamı ciddiyetiyle tencerenin başında dururdu.
Üç yıl.
Üç yıldır yok.
Elma ağacının altındaki eski bankta oturdu, onu İsmail eski çitten kalan tahtalarla çakmıştı. Ne düşündü, ne ağladı. Sadece biraz oturdu. Akşam havası kızgın kuşburnu ve hafif duman kokuyordu, uzak bahçede birileri ot yakıyordu.
Sonra kalktı. Eve ilerledi. Yemek hazırlamak gerekiyordu.
Bugün hep birlikte gelmişlerdi, bu başlı başına tuhaftı. Normalde Nermin Hanım ile Atilla Bey sadece bayramlarda görünür, fırsat bulunca hemen kalkarlardı. Gülsüm Hanım bu insanları hiç anlayamıyordu; tok, içe kapanık, hep azıcık burun kıvıran, sanki herkesin bilmediği gizli bir şeyi biliyor gibi. Kötü insanlar değillerdi, ama kapalı, kendine dönük ev olur ya, onun gibi.
Murat ise bizzat onların eseri. Yakışıklıydı (Gülsüm Hanım bunu inkâr etmezdi), geniş omuzlu, çenesinde gamze. Ama altı yıllık evlilikte kalıcı bir iş bulamamış, hep kendime göresini arar, piyasadan, kendisinin değerinin bilinmemesinden yakınır ve de hiçbir zaman kendi yerini bulamazdı.
Ceren kendi ayakları üstünde, online bir eğitim platformunda iyi bir uzman, zeki ve disiplinliydi. Gülsüm Hanım bazen ona bakar ve benim tanıdığım kızım nerede kaldı? diye düşünürdü. Masadaki Ceren benziyor ama biraz uzakta, Muratın yanında, kendi fikrinden hafif uzak oturuyordu.
Gülsüm Hanım patates doğradı, arkasından domates; kendi yetiştirdiği, tombul, yanları çatlamış. İsmail bunları severdi, tatlı, şekeri bol der, çatlak domates iyidir derdi.
Masayı kurarken hayat ne kadar tuhaf diye düşündü. Yanındayken insan küçücük şeylere takar: Neden bu kadar reçel kavanozu, neden kütüphaneden üç kitap birden, nasıl okuyacaksın? O gidince ise o küçüklükler kalıyor geriye en değerli olarak.
Ev anahtarları önlük cebindeydi. Eski, ağır demet; kapı, kiler, garaj, İsmailin takımları için.
Gelenler yine her zamanki kalabalık ve hafif gerilimli hallerinde verandadan girdiler. Nermin Hanım bakışlarıyla odaları taradı, Gülsüm Hanım bunu fark etti; mağazadaki mallarına bakar gibi.
Eviniz ferahmış, dedi Nermin Hanım.
Buyurun, dedi Gülsüm Hanım. Patatesler sıcak.
Oturuldu. Ceren tabakları yerleştirmeye yardım etti, alışkanlıkla, sanki kendi evi. Bir an annesiyle göz göze geldiler; Cerenin bakışında suçluluk yoktu, daha çok kaçınma. Kız bakıp hemen başka yere çevirdi gözünü, parlak güneşe bakar gibi.
Yemek başladı. Atilla Bey patatesi övdü. Nermin Hanım domatesin cinsini sordu. Murat şarap doldurdu, Gülsüm Hanım bardağını eliyle örttü, içmem dedi. Sohbet sıradan, sanki büyük konudan önce.
Gülsüm Hanım aklından geçirdi; bu ne diye isimlendirilmeli? Duyduklarını. İhanet demek fazla ağır, ama sanki onun hayatını maddeler halinde toplamışlar, her kalemi çıkartıp nasıl optimize ederiz diye hesaplamışlar. Elektrik yutan eski bir buzdolabı gibi zararı büyük, faydası az görünüyor artık.
Ekimde altmış olacak. Tabii genç değil. Ama sabah iki sıra ot yoldu, domates bağladı, çöpü attı, kendi pişirdiği kirazlı yulaf lapasını yedi, ardından elli sayfa camcılık tarihi okudu, çünkü ilgisini çeker. Yorgun mudur? Evet, bazen. Ama ev yormaz insanı. İnsanlar üzer insanı daha çok, başkasının beklentileri altında ezilmek, taşımak zorunda olmadığın yükü sırtlamak gibi.
Gülsüm Hanım, sizinle önemli bir konuda konuşmak istiyoruz, dedi Murat.
Kendinden emin konuşur, bu onda eksik olmaz. Tonu hep ciddi bir şey anlatır gibi.
Ev meselesi, dedi Gülsüm Hanım.
Bir anlık iğne gibi bir sessizlik.
Evet, Murat sandalyede yer değiştirdi. Yalnız yaşamak zor olabilir diye düşündük.
Hayır, dedi Gülsüm Hanım.
Bahçe, ev, masraflar, Nermin Hanım eline pası aldı yumuşak geçişle. Isıtma, vergi
Isıtmanın, vergimin kaç para ettiğini bilirim. Kendim halledebilirim, borcum yok, dedi Gülsüm Hanım.
Tabii, şüphemiz yok, Atilla Bey boğazını temizledi. Sadece sizin iyiliğiniz için düşündük.
Ben ne düşündüğünüzü duydum zaten.
Şimdi sessizlik başka: Kalın ve yoğun.
Ceren ilk kez göz göze geldi annesiyle, gerçekten.
Anne…
Bahçeden geliyordum, yaz mutfağının camı açıktı. Kulaklarım iyi duyar, İsmail derdi ki ben kedilerin ne düşündüğünü duyarım.
Çatalı aldı eline, domatesin kalanını yedi.
Antalyayı da, arabayı da, huzurevini de duydum.
Murat bir şey mırıldandı, Nermin Hanım da aynı anda ekleyince laf birbirine karıştı, ne dediler belli olmadı.
Gülsüm Hanım elini kaldırdı, yumuşakça.
Hayır.
Anne, yanlış anladın, Ceren aceleyle; sesi hızlı. Sandığın gibi değil, böyle anlatıldığından başka.
Ceren, sesi sakince. Elli sekiz yıl kendi kafamla düşündüm. Şimdi de iyi idare ediyorum.
Kalktı, tabağını topladı, lavaboya götürdü. Masaya arkasını döndü. Cam kenarında elma ağacının silueti karanlıkta belli, işte o, Amasya elması.
Bu ev satılmaz, sesinde kesinlik vardı, dönmedi bakmadı. Hiçbir zaman satılmaz. Bu İsmailin evi. O inşa etti, sevdi, ben de seviyorum. Burada yaşamaya devam edeceğim.
Ama siz şehirde oturuyorsunuz, Atilla Bey çekingen.
Geçmişte oturuyordum. Bundan sonra burada olacağım, dedi Gülsüm Hanım. Kararım belli.
Dönüp masaya baktı. Muratın suratında tüm planların bozulmuş ifadesi vardı. Nermin Hanım dudaklarını büzmüş, Atilla Bey masa örtüsüne bakıyordu. Cerenin bakışında ise harflerine dökülmemiş başka bir şey, annesi anlasın isterdi.
Burada süs bitkisi üretim tesisi açıyorum, dedi Gülsüm Hanım. İsmailin hayatı bahçeydi. İrisler, şakayıklar, güller, nadir türler… Ben bunları büyüteceğim.
Cidden mi? Cerenin sesi titredi.
Son sekiz yıldır başkalarının çizdiği hayatımdan daha ciddiyim.
Yazlıktan verandaya çıktı. Eski örme sandalyeye oturdu; İsmailin vücudunun hatırası hâlâ içindeydi, o oturunca daha gürültülü olurdu. Masadaki kitabı aldı, okuduğu yok, sadece tuttu.
İçeride konuşmalar kulak ucundan geliyordu, fısıltıyla, giderek azalan. Sonra Ceren çıktı.
Kapıdan girdi, yakın durmadı. Uzun, annesine benziyor. Saçları geriye taralı, kulağında incili küpeler, annesinin doğum gününde hediye ettikleri.
Anne, senin duyduğunu bilmiyordum.
Anladım.
Benim fikrim değildi huzurevi. İstememiştim.
Gülsüm Hanım baktı kızına.
Ama masada oturup itiraz etmedin.
Ceren cevap vermedi, bu da cevaptı.
Ceren, sen yetişkin bir kadınsın. Akıllısın, paranı kendin kazanıyorsun, ne zaman kendi aklınla hareket etmeyi bıraktın, anlamak güç.
Muratı anlamıyorsun.
Tam tersine, anlıyorum, dedi Gülsüm Hanım sessizce. O yüzden böyle konuşuyorum.
Ceren biraz durdu. Sonra içeri döndü.
Gece sıcaktı. Bir yerlerde cırcır böcekleri öttü, o sesi hep severdi Gülsüm Hanım, beyaz gürültü gibi, sakinleştirici ve canlı. Verandada oturup İsmaili düşündü.
O, üç yıl önce, Şubatta kalp kriziyle gitmişti. Sabah hiç kalkmadı, romanın ortasında sanki cümle yarım kesti hayatı. Sonrası kalmadı, sayfa bitti.
Onun arkasından bir sürü şey kaldı. Garajdaki çivilerine takılı aletler, her yıl neleri nereye ne zaman dikip hangi gübreyi kullandığını tuttuğu not klasörleri, eski ceket hâlâ askıda, yıllarca kokusu durdu, sonra geçti, o da yeni bir kayıptı. Ev, İsmailin elleriyle yapılan, kalfa çağrısı, projenin ortasında plan değişiklikleri, yazın dışarı yaşayacaksın diye verandayı fazladan genişletmişti.
Bu evi satmak, İsmailin bir parçasını satmaktı.
Hayır.
Olmaz.
Uzun bir süre daha oturdu, içeriden gelen ses tonu değişti. Sonra bir iki kapı sesi, sonra arabanın lastikleri taşta kütürdadı.
Gittiler.
Birlikte. Vedalaşmadan. Murat ve ailesi. Ceren de.
Gülsüm Hanım, uzaklaşan farlara baktı. Başını salladı. Acıdan değil. Daha çok, uzun süredir üstünde taşıdığı yük sanki orada yere bırakılıp arkasına takılmadan kaldı.
İçeri girdi, bulaşığı yıkadı, mutfağın ışığını kapattı, antrede gece lambasını açık bıraktı, her zaman yaptığı gibi. Üst kata çıktı. İsmailin tarafında, onun yarım kalan botanik kitabı. Elini koydu oraya, hiçbir şey için, öylece.
Yarın aramalı, dedi Rukiyeyi.
Rukiye Masalı otuzlarından beri arkadaşı, öğretmenlik kursunda tanıştılar. Şimdi emekli, resmi ressamlık yapıyor, lafını esirgemez, içinden gelmeyeni söylemez. Bu, nadir bir meziyetti, Gülsüm Hanım candan kıymet verirdi buna.
Daha düşündü: Resmiyette bir şey eksik mi, bakmalıdır. Vasiyetleri vardı, İsmaille birlikte Cerene yazmışlardı. Yine de baskıdan korunmak için iyice anlamalı. Öğrenmeli.
Ve: Acaba İsmailin iris defterlerinde neler var, yeni çeşitler mi çıkarmıştı. Belki tam bilmez, nesi var bahçede.
O düşünceler içinde uyuyakaldı; rüyasında bahçeyi gördü. Telaşlı değildi rüya, sadece bir bahçe, yaz, yeşil, Amasya elması kokuyor.
Sabah altıda kalktı, her zamanki gibi.
Kahvesini demleyip verandaya çıktı. Çimenler çiğli, uzak tarlada sis, elma ağacında bir ardıç kendince naralar atıyor, kesin kendinin sanıyor. Gülsüm Hanım kahveden yudumladı, araziye baktı.
Yirmi dönüm. Bir kısmı sebzelik, birazı bahçe, çitin yanında yaban gül basmış. İsmail oraya gül bahçesi açmak istiyordu, fırsatı olmadan gitti.
Ajandasını aldı, notlara başladı.
İrisler. Şakayıklar. Güller. Nadir hostalar. Phlokslar. İsmail klematisle özel uğraştı, on sekiz değişik çeşidi vardı, net hatırlıyor. Bir de nergisler, ilk çıkanları severdi.
Fidanlık, diye mırıldandı, sadece kelimenin sesini işitmek için.
Kulağa iyi geliyor.
Rukiyeyi aradı.
Gülsüm, dedi Rukiye, sabırla dinledikten sonra. Sesi sanki hep tam bunu duymayı beklemiş gibi net. Sana üç yıl dedim, dedim mi? Şu Murata dikkat et, evlenirken demiştim. Paradan konuşulunca gözleri kaçıyor.
Asıl mesele o değil, dedi Gülsüm Hanım.
O da dâhil, Rukiye lafı uzatmadan not etti. Şimdi ne olacak?
Şimdi fidanlık.
Uzun bir sessizlik.
Fidanlık, tekrarladı Rukiye. Güzel. Bence olur. Bildiğin bir alan mı?
Yıllardır anladığımdan çok olabilir.
Fidanlık işi iş mi, hobi mi?
İş derim.
İyi o zaman, Rukiyenin sesi hafifçe sıcak, şekerlenmeden. Söyle ne zaman geleyim, ben de irislerini görmek isterim.
Telefon kapandıktan sonra Gülsüm Hanım biraz daha ajandayla oturdu. Sonra garaja indi.
İsmailin klasörleri raflarda, titizce, gri ciltlerde. El yazısı tertemiz, Gülsüm Hanımın hep istemesine rağmen onun harfleri düzdü, kendisininki dağınık. İrisler: Çeşitler ve Melezleme 20152021. Güller: Bakım Defteri. Klematis: Denemeler. Nergisler: Katalog.
Birinci klasörü alıp açık havaya çıktı.
İsmail çok detaylı not tutmuş. Dikim tarihi, fide kaynağı, kışlama koşulu, çiçeklenme sonucu. Kendi çizimleri, acemi ama sevimli. Çok iyi. Olmadı, aktar. Komşu Zeynepe ver. Zeynep demek iyi fidan almış.
Yirmi yıl emek. Kimseye söylenti yok, herkes işine bakar.
Gülsüm Hanım notları okudukça tuhaf hissetti; sanki hayattayken anlatamadığını şimdi anlatıyordu. Çok iyi tanıdığını sanardı, kısmen doğru, ama bu içsel bahçe sohbetini bu kadar derinden bilmezdi.
Elma ağacının altındaki bankta klasörle oturdu, kızına ve neden böyle oldu diye düşündü. Dün ortaya döküldü ama öncesi daha eski. Belki Ceren evlenip gittikten, giderek az haber verip, sesinde sürekli bir yorgunluk taşıdığı dönemden beri. Sanki kendisini suçlu ve siper eden hissediyordu.
O zamanlar sormadı gereksiz sorular. Belki genç çift kendi dünyasını kurar, müdahale etmeyelim demişti. Ama kendi de kayınvalidesinden bol karışma görmüş, bunalmıştı vaktiyle.
Belki de fazla çekildi geriye. Belki daha yakın olmak gerekirdi.
Yoksa nedeni bu mu? Yakınlık değil başka bir şey belki.
Yanında yaşayanın yavaş yavaş adım adım alanını aldığında, insan yavaşça sönük, görünmez olmaya başlar, yer kaplamamaya çalışır. Zayıflık değil bu. Su da hep yolunu bulur.
Murat masaldaki kötü adam değildi. Normal biriydi; kolaya kaçmak isterdi, para ve rahatlık isterdi, başkaları çözsün üzere, kendi önemli hissederek. Böyle insanlar açıkça kötülük yapmaz, homurdanmadan oksijeni adım adım alır odadan.
Aile içi sınır, her gün çizilmesi gereken bir çizgi. Yoksa bir bakmışsın, senin adına karar veriliyor.
Klasörü kaldırdı, irislerin arasına gitti.
İrisler batı çitine hizalıydı. İsmail özellikle oraya dikmişti, öğlen gölgesinde kalması için. Yıllardır seyreltilmesi gerekiyordu, yumrular patlamıştı toprağı. Çiçeklenme haziranda, ama her yıl komşu Zeynep illaki gelir bakardı.
Eğilip yapraklarına dokundu. Yelpaze gibi, sağlam. Toprak canlı, gevşek.
İsmail.
O şimdi olsa çoktan elini dala atmış olurdu. Düşünmek değil, yapmaya yatkın, hemen uygulardı. Sinir bozduğu olurdu, düşünmem gerek derken o hâlihazırda başlamış olurdu, ama işte orada anlayınca gücü daha iyi biliyormuş insan.
Haydi bakalım, dedi sesli. Kim bilir, elma ağacına belki. İrislerle başlayalım.
Sonraki günlerde hayatı daha bir yoğun geçti. Tüm klasörleri çıkarttı, not aldı, ayrı deftere çeşitleri kaydetti. Fidanlık kaydı nasıl yapılır araştırdı, şahıs şirketi, beklendiği kadar karmaşık değilmiş. Komşu Zeynepe haber etti, o ertesi gün incelemeye geldi, ciddi ciddi bahçeyi dolaştı.
Gülsüm, burada altın var, dedi Zeynep. Şu rengi başka yerde görmedim. Bu ne?
İsmailin kendi çıkardığı, kaydı var.
Kendi mi yaptı?
Birkaç yıl melezledi. Adını da kendi koydu: İsmailin Günbatımı.
Zeynep garip baktı ona. Acıyarak değil, sakince.
Bunun korunması şart, dedi.
Koruyacağım.
Sonra Ceren aradı.
Ekranda kızı göründü, telefonu tuttu bir süre yanıtlamadan. Konuşmak isteyen ama hazır olmak isteyen bir duygu.
Anne.
Ceren.
Sadece… duraksadı. Özür dilemek istiyorum.
Tamam, dedi Gülsüm Hanım.
Kısa bir cevap bu.
Şimdilik başka ekleyeceğim yok. Özür güzel. Doğru.
Anne kızgın mısın?
Gülsüm Hanım düşündü.
Hayır. O an, cam kenarında, üç dakika çok kızdım. Sonra geçti. Şimdi kızgın değilim. Üzgünüm, Ceren. O başka.
Anladım.
Şimdilik anlamadın. Zamanla.
Anne sesi yine kırıktı. Muratla tartıştık.
Gülsüm Hanım suskun.
Ona dedim ki, ev mevzusu adil değil, senin hakkın. O da dedi ki fazla duygusalsın. Sert kavga ettik.
Duyuyorum.
Düşünmem gerek.
En iyi iş düşünmek, dedi Gülsüm Hanım. Düşün.
Sonra dışarı çıkıp iris diplerini belledi. İsmailin öğrettiği gibi elleriyle, çapayla sırayla. Toprak canlı, yumuşak; yılların bereketi.
O sırada Cerenle ilişkileri geçti aklından. O mesele kaşındıkça büyüyor, sevgisizlikten değil. Sevgi dürüstlük olmadan işler su gibi. Anneliği yalnız üstlenmişti Ceren küçükken, İsmaille ayrı iken. Sonra barıştılar, hayatının en iyi dönemiydi. Ama o yıllar zordu. Belki o gücünü gösterirken kızın aklına annem hep başa çıkar, ona muhtaç olunmaz oturdu. Ya da Ceren büyüyüp annem hep kaledir, nasılsa baş eder sandı. Bu bir tür kayıtsızlık olmaz, aile içi dinamiğin tuhaflığıdır. Herkes rolüne alışır, biri içten çözülene dek fark edilmez değişim.
Hesapsızlık kötü niyetten doğmaz da bazen alışkanlıktan. Anne verir, anne susar, hep döner. Hep döner, ta ki masa başında ilk hayırı duyana kadar.
O zaman yıkılır, çünkü kurgunun dayanağı gitti.
Bir hafta sonra Rukiye geldi. Trenden indi, koca bir çantasıyla: içinde peynir, şarap, akvarel defteri, lastik çizmeler.
Çizme niye? dedi Gülsüm Hanım.
Çitin yanındaki yaban gülü var ya, onu görmeye.
Bahçede iki saat dolaştılar. Rukiye ciddi teknik sorular sordu, çeşit, kayıt, satış denemeni, lojistiği anladın mı diye. Gülsüm Hanım cevapladıkça kendini daha aydın hissediyordu.
Sana site lazım, dedi Rukiye, elma ağacında otururken.
Site nasıl yapılır bilmiyorum.
Ben de fidanlık yapmam bilmem. Ama yeğenim site yapıyor. Hallederiz.
Rukiye…
Buyur.
Teşekkür ederim.
Ne demek, şarabı yudumladı. Bak merak ediyorum. Otuz yıl çocuklara eğitim verdin, sonra kocana yardım ettin, sonra kızına, sonra yalnız kaldın. Sadece kendin için ne yaptın hiç?
Kitap okurdum.
Onlar sayılmaz. Fazla sessiz.
Gülsüm Hanım güldü. Son zamanlarda gülmek ona iyi geliyordu, son altı ayda fazla yapmadığı bir şeydi.
İsmail kendisi için yapardı. Bahçe, kitap. Derdi ki insan yalnız başkasına çalışırsa pili biter, kısa devre gibi çalışır, sonra durur.
Adam akıllıymış.
Bazen çekilmezdi, dedi Gülsüm Hanım, düz. Ama evet, akıllıydı.
Sustular. Kuş sessizleşti. Bahçenin ucundan ılık reçel ve reçine kokusu geliyordu.
Korkuyor musun? sordu Rukiye.
Neden?
Altmışından sonra yeni bir şeye atılmak.
Dürüstçe düşündü.
Evet, korkuyorum. Ama kendimi yok sayarak yaşamaktan daha az korkutucu. Asıl ondan korkulur.
Sonraki hafta şehre gitti. Zorundan, noter için; miras deftere bakmak gerekiyordu. Noter orta yaşlı, çok ciddi sesli bir kadındı.
Vasiyetiniz düzgün, dedi dosyalar arasında. Haklarınız garanti. Kimse satmaya mecbur edemez sizi.
Biliyorum, dedi Gülsüm Hanım. Sadece emin olayım istedim.
Oldunuz mu?
Oldum.
Kendi şehrindeki dairesine uğradı. Antrede bir süre bekledi. Ev kapalı hava, biraz toz. Dolapta mıknatıslar yazları eşiyle gezdikleri şehirlerin hatırası: Bursa, Edirne, Konya, Safranbolu…
Birkaç eşya aldı. Mektup kutusu, bir hırka. Raflardan iki kitap; biri çiçekçilik, biri İsmailin, soğanlı bitkiler hakkında.
Çıkarken kapıda durdu.
Orası da güzel yerdi. 98de kendi yaptıkları bir renovasyon sonrası aldılar bu daireyi. O mutlu dönem, fırçalar, küçük Cerenin ortalarda dolanışı. Satmak istemiyordu evi, ama burada sürekli kalmak da yoktu aklında.
Belki kiraya verirdi, belki saklardı.
Şimdilik kararsız.
Çıktı.
Dışarıda temmuz sıcağı, asfalt, egzoz. Bahçemin kokusunu özlemek güzel. Bir ev özleniyorsa, orası gerçek evdir diye düşündü.
Ceren üç gün sonra tekrar aradı. Bu kez sesi daha net, kuru, kararlı.
Anne, Murattan ayrılıyoruz.
Ben demiştim demedi. Şu an gerek yoktu.
Nasılsın?
Garip. Kötü değil. Sadece garip.
Doğal.
Birlikteyiz aslında, ama ayrı odalarda, tuhaf. Ev bakıyorum.
Buraya gelmek istersen, araman gerekmez.
Kısa bir duraksama.
Kızgın mısın?
Dedim ya. Hayır.
Anne, sana karşı mahcubum. Şimdi anladım. O masada oturup onların planını dinlemem… Yanlıştı.
Evet, dedi Gülsüm Hanım sadece. Yanlıştı.
Açıklayamıyorum.
Şimdilik açıklama. Sadece gel.
Ceren cuma günü geldi. Kapıda annesi karşıladı. Kısa bir an durdular; kucaklaştılar, biraz garip ama doğruydu, uzun süredir ilk adım gibi.
Zayıflamışsın, dedi Ceren.
Bahçeden.
Fidanlık anlat.
Gel, göstererek anlatayım.
Bahçede dolaştılar, Gülsüm Hanım anlatırken irisleri, şakayıkları, İsmailin notlarını, sitenin hazırlandığını; Ceren dikkatle dinledi, sorular sordu, çiçeğe dokundu.
Babam bunları çok severdi, dedi sonunda.
Biliyorum.
Her şeyi böyle kaydettiğini bilmiyordum.
Yanımızda olanları çok bilmiyoruz, dedi Gülsüm Hanım. Yanımızdayken.
Elmanın yanında durdular.
Bu meşhur Amasya elması mı?
O.
Babam ondan reçel yapardı.
Kakuleli.
Sevmezdim o zamanlar, ondan beğenmezdim.
Şimdi?
Şimdi severdim belki, baktı elmaya. Geç oldu anlamam.
Aslında geç değil.
Annem, tarif var mı?
Babanda, defterde.
Sonbaharda beraber yapabilir miyiz?
Yaparız, dedi Gülsüm Hanım.
Sonra verandada oturup çay içtiler. Adım adım, temkinli konuşmalarla ama yine ileri, eski kalıpların dışında. Gülsüm Hanım fidanlığı anlattı, Ceren iyi sorular soruyordu, bu hep onda vardı.
Bir arada, Anne, eskisi gibi zaten olamayız dedi Ceren.
Olamayız, dedi Gülsüm Hanım.
Ama başka türlü olabilir mi?
Olabilir. Başka türlü. Belki daha iyi.
Gerçekten mi?
İnsanlar rol yapmayı bırakınca, gerçek başlar. Daha karmaşık, belki. Ama gerçek.
Ceren bahçeye baktı.
Hep seni hayal kırıklığına uğratırım diye korktum.
Beni mi?
Sen hep kuvvetliydin. Aldırmazdın. Dedim ki, Muratla sorunumuzu anlatırsam, onaylamazsın.
Gülsüm Hanım fincanı bıraktı.
Ben yargıç değilim, Ceren.
Biliyorum, ama…
Ben senin anneyim. Kötüyken bana söylemen için buradayım.
Ceren sustu.
Unutmayacağım, dedi sonunda.
Pazar akşamı ayrılırken, Önümüzdeki hafta yine gelirim diye sözleştiler. Belki işlerde yardımcı olur, belki sadece sohbet için.
Ceren gittikten sonra Gülsüm Hanım uzun süre verandada boş sokağı izledi. Sessizdi. Kuşlar susmuştu. Güzel, keskin olmayan, duru bir akşam vakti.
Yıllar sonra yeniden hayat başlatmak lafı klişe görünüyor ama o anda bu bir fiziksel histi. Uzun süre bir yöne gitmişken durup başka bir yolun da açık olduğunu fark etmek gibi. Geriye değil, ama başka yöne, kendi istediğin yere. Kolay değil. Alışılmış sistemin, ilişkilerin kaybı var içinde. Tıpkı yıllarca sıkan ayakkabıyı çıkarmak gibi; önce acı, sonra tuhaf, nihayet anlıyorsun, ayağım sağlam, ama uzun zamandır dardı.
İçeri girdi, mutfağın ışığını yaktı. İsmailin klasörlerini açtı, masaya serdi. Ajandasını aldı.
Bir: Sonbaharda iris bölünecek. İki: Torf ve gübre siparişi verecek. Üç: Küçük bir sera araştırılacak. Site yapılıyor, güzel. Tüm çiçeklerin fotoğrafları çekilecek, haziran görüntüleri zaten telefonda.
Telefonunda iris resmi vardı. İsmailin çeşitleri. Mor, beyaz, neredeyse siyah, sarı-kahverengi, pembe… İsmailin Günbatımı apayrıydı: Koyu bordo başlayıp bal rengine dönüyordu, yaz akşamının tarlasına benziyordu.
Kapak fotoğrafı yaptı.
Birkaç gün sonra Nermin Hanım aradı.
Numarayı görünce açayım mı dedi içinden, kaçmanın manası yoktu.
Gülsüm Hanım, sesi diğerlerine göre daha yumuşak, patırtısız. Sadece açıklamak için aradım.
Dinliyorum.
Kötü bir maksatla değildi. Pratik çözüm aramıştık.
Kimin için pratik? Murata araba, size tatil, bana huzurevi. Sizin için evet, ama bana bu başka bir ad.
Sonuçta yalnız başınız…
Nermin Hanım, araya hafifçe girdi. Ben yalnız dertlenmiyorum, burada yaşıyorum. Burası benim evim. Satmam.
Sessizlik.
Ceren Murattan boşanıyor, dedi Nermin Hanım. Soru değildi.
Onların meselesi.
Bu yüzdendi.
Altı yılın üstüne bindi sadece, dedi Gülsüm Hanım. Bu vesile oldu.
Nermin Hanım sustu.
Sizin bizden ne istediğinizi anlamıyorum, dedi sonunda, dürüstçe.
Hiçbir şey istemiyorum, dedi Gülsüm Hanım. Herkesin birbirinden bir şey talep etmesi gerekmez.
Telefonu kaldırdı, bahçeye çıktı.
Ağustos tüm gücüyle gelmişti. Domatesler olmuş, kışlık zaman, salatalıklar bitti bitiyor. Elma ağacında ilk meyveler, henüz sert ve yeşil, kokusu keskin.
Domates toplarken, yalnızlık kavramı geçti aklından. İnsanlardan uzak olmak var, bir de kalabalıkta bile yok sayılmak. İkincisi daha beter. Birincisine razı olursun, ikincisi insanı siler, hiçten var yok arası bir şey kalır.
O yemekten sonraki hayırdan beri, yeniden var hissediyordu kendini. Anlatılmaz bir duygu, ama kendi metninde yer almak gibiydi, kenarda not değil.
Rukiye iki kez daha geldi. Hem iş, hem para meseleleri, hem nasıl satılır, hangi kanalla, nasıl açıklama yazılır plan yapabilme meziyeti vardı; Gülsüm Hanımınki ise planı bahçeye dönüştürmekti.
Rukiyenin yeğeni siteyi açtı. İsmailin Bahçesi çıktı adı. Uzun süre düşündü ismine, bunda karar kıldı, çünkü içten geldi. Bahçe onundu. Şimdi de kendi devam ettiriyor.
Hakkımızda sayfasında şöyle yazdı: Fidanlığı Gülsüm Hanım yürütüyor. Eşim İsmail Yıldız yirmi yıl boyunca bu bahçede yeni türler geliştirdi. Ben devam ettiriyorum çünkü işimiz canlı, çünkü o haklıydı: Güzellik üretilmeli, sadece bulunmamalı.
İlk talepler bir hafta içinde geldi. Komşu Zeynep bahçecilik grubunda duyurmuş. Önce üç, sonra yedi; çoğu iris, biraz şakayık, az hosta isteyen çıktı.
Hepsini bizzat yanıtladı. Çeşitleri anlattı, fotoğraf çekti, bakım yazdı. Yeni insanlarla bitki konuşmak hoşuna gitti; güzel sorular geliyordu. Bir kadın annesi anısına iris ekmek istediğini yazınca, Gülsüm Hanım kışa uygun türleri tarif edip uzun uzun yazdı. Böyle ekimler özel olur, çiçek açınca devam eden sohbet gibi diye ekledi.
Kadın, Teşekkür ederim. Ne demek istediğinizi anladım diye döndü.
Eylülde Ceren iki gün geldi. İsmailin tarifinden Amasya elmasından kakuleli reçel yaptılar. Tarifi onun el yazısıyla, 800 gr elma, 600 gr şeker, 5 kakule, ağır ateşte, ilk on dakika elleme, sonra sadece kenardan karıştır diye.
Yaparken hem ciddi hem gündelik konular döküldü, hangi filmi izlesinler, iş değiştirmeli mi, şehirdeki ev ne olacak Her şey daha hafif; sanki odayı tıklım tıklım eden eski mobilyalar gitti, yollar açıldı.
Reçel çok iyi oldu. Kehribar gibi, anlatılmaz bir kokusu var, geçmişle şimdinin iç içe hali.
Lezzetli, dedi Ceren, kaşıktan tadınca.
Ben de beğendim, dedi Gülsüm Hanım.
Eskiden sevmem derdim, şimdi iyiymiş.
Çocukken böyledir, sonra büyüyünce anlar insan.
Ceren güldü. Artık gerçek bir gülüşle. Anne, değişmişsin.
Hayır, dedi Gülsüm Hanım. Sadece görünür oldum.
Reçeli kavanozladılar; on dört kavanoz çıktı, ikisi Rukiyeye, biri Zeynepe, kalanlar fidanlıkta satılacak, küçük yan ürün. Bahçe reçeli.
Deftere not aldı.
Ekimde, altmışıncı doğum gününde, Ceren ve Rukiye geldi. Daha kimse çağırmadı. Verandada oturdular, hava serin, Gülsüm Hanım battaniye ve mumlar çıkardı. Bahçe sonbaharda, elma son yapraklarını döküyor, rüzgarla ağır ağır düşüyorlar.
Senin için, dedi Rukiye, kadehini kaldırdı.
Senin için, tekrarladı Ceren.
Gülsüm Hanım ikisine, sonra bahçeye baktı.
İsmail için, dedi.
Hep birlikte içtiler.
Evde uzun muhabbet oldu, Lenz Belediyesinin getirdiği börek kokusu mideye, sohbete neşe katıyordu. Sohbet, iyi insanların beraber susabilmesi gibi rahattı.
Misafirler gidince, mutfağı topladı, verandaya çıktı. Gece soğuktu, yıldızlar vardı. Şala sarındı; bir süre orada durdu.
Ailedeki çekişmeler, kızla ilişki zorluğu, tüketici bakış bunların hepsini yaşadı. Zordu ama artık ana mesele değildi. Ana mesele, şimdi burada oluşu, evinde, bahçesinde; altmış yaşında fidanlık açmış, kızıyla reçel yapıyor, yakın bir arkadaşı var, İsmailin dosyaları, İsmailin Bahçesinde site, ilk siparişler, yamuk elma ağacı, hepsiyle yaşıyor.
İsmail olsa şöyle derdi: Gülsüm, yarın yağmurdan önce irislere bakmak lazım ya da Katalogda yeni tür buldum, bak.
Kendi kendine gülümsedi, evin içine döndü.
Kasım yağmurlarla, ardından karla geldi. Fidanlık uyudu, ama iş durmadı. Kataloglar incelendi, bahara siparişler verildi, sitedeki yeni müşterilerle yazışıldı. Bir kadın yakındaki ilçeden aradı; şakayık alacak, liste istedi.
Detaylı yazdı, yanıtladı. İlk ciddi siparişti.
Maili ayrı bir klasöre koydu: İlkler.
Ceren şimdi neredeyse her hafta sonu gelir oldu. Bazen yemek getirir, bazen öylece gelir. Artık konuşmaları eskisi gibi değil, iki kadın yeniden tanışıyor gibi.
Bir gün Ceren elinde belgelerle geldi.
Anne, boşanma davası açtım.
Biliyordum, söylemiştin.
Murat itiraz etmiyor, paylaşacak mal yok.
Güzel, dedi Gülsüm Hanım.
Nesi güzel, ayrılık mı malın olmaması mı?
İkisi de.
Ceren ona baktı.
Muratla ilişki bitince üzülmüyor musun?
Ceren, benim onunla hiçbir zaman gerçek ilişkim olmadı. Sadece kibardım.
Altı yıl boyunca…
Senin yerine, dedi Gülsüm Hanım. Kendine değil, sana üzülüyorum. O bambaşka.
Ceren başını salladı.
Aralık geldi, kar iyi yağdı. Sabah çıkınca bahçeye, karın saflığı, soğanlıların örtüsü, elma ağacı siluet gibi. İkinci şansı herkes dışarıdan bekler sanır, oysa eski hayatından kalan ne varsa, onunla ne yapacağında saklı. İsmailin irisleri, notları, elma ağacı, reçeli. Artık kendi bahçesi, kendi fidanlığı, kendi tercihi.
İlk adım atmak ürkütücü müydü? Evet. Cam kenarında, önlükte karnabaharla, ağır anahtarla masada, ilk hayır derken. Korku vardı ama artık taşıdığı yükü usulca yere bırakıp arkasına dönmeyen biri gibi huzur vardı.
Ondan sonra yol açılır. Sadece yürümeye devam edersin.
Kahvesini pişirdi, bilgisayarı açtı. Şakayık isteyen kadından yeni mail: teslim detaylarını sormuş. Cevapladı hemen.
Sonra ajandada yeni sayfa açtı: Bahar. Yapılacaklar.
Listeye başladı.
Ocak gelince, camda buz desenleri, dışarısı soğuk; Ceren aradı.
Anne, bir hafta gelebilir miyim?
Tabii.
Fidanlık işi için yardım etmek istiyorum. Açıklama, foto… Elimden gelir.
Gelir, gel.
Cuma günü geldi; büyük çanta, laptopla. Mutfakta çalıştılar, çünkü orası sıcaktı. Fotoğraflara bakıp açıklama yazıyordu Ceren, iyi ve özenli. Annesi anlatıyor, kızı not alıyordu.
Açıklamada iyisin, dedi Ceren.
Otuz yıl ders anlattım.
Matematiği de mutfaktan anlatırdın, soruyu önce şekline bak, sonra katlarına derdin.
Hatırlıyorum.
Bana öyle bakış açısı kazandırdı hayatta, önce şekil, sonra kat.
Gülsüm Hanım kızını süzdü.
Hiç söylememiştin.
Çok söylemediğim var.
Benim de.
Çaylarını içerken, camda kar dinmedi; mutfakta asılı eski İsmailin takviminde notlar. Kaldırmadı onu hiç.
Anne, senden gerçek özür istemek istiyorum. Geçen sefer utanıyorum dedim ama yüzeyseldi. Farklı anlatmak isterim.
Dinliyorum.
Seni sadece tüketim kalemine indiren insanların önünde itiraz etmedim. Gerekçelendirdim. Hatalıydım, şimdi biliyorum, özür borçluyum.
Gülsüm Hanım kısa sustu.
Özrün yerinde, dedi. Affediyorum. Ama asıl istediğim kelime başka.
Ne?
Şimdi kendini sayman. Benim affımdan daha kıymetli.
Ceren uzun baktı.
Deneyeceğim, dedi sessizce.
Denemek de güzel, dedi annesi. Yeter.
İş başına döndüler, Ceren yazıyor, Gülsüm Hanım çay demliyor. Dışarıda kar, bahçe uyuyor ama altında ilkbahara güç topluyor.
Şubat güneşi parladı, soğuk ama başka türlü. Gülsüm Hanım çıkıp karı izledi, erimeye başlamış. Göz ucunda bir yeşillik.
Rukiye, bahçeden bir tablo yapmayı teklif etti. Çiçekli fotoğraf istedi.
Fotoğrafları seçerken içi ısındı; insanın işi başkasına lazım olduğunda, borçtan değil, güzellikten.
Şakayıklar yeni keşfi. Hiç özel ilgilenmemişti, İsmailin alanıydı. Geçen yaz başka baktı, kendi gözüyle. Erken beyazlar, iri pembe geç açanlar, koyu bordo bir çeşidi vardı en son ve az açardı, İsmail Asabi derdi.
Asabi listede yer aldı. Siteye şöyle yazdı: Nadir koyu bordo şakayık. Haziran sonu, kısa süre. Çok derin rengi. Asabi karakterinden adını aldı.
Ertesi gün üç sipariş geldi.
Yine güldü.
Martta, kar kalkıp bahçe yaşamaya başlayınca, ilk bahar kokusu ile, Gülsüm Hanım çapayla ilk çiçeklikleri işledi.
Eli alışkındı. Kolaydı.
Düşündü, şu bahane edilen elli yaşından sonra hayat başlatmak dergi yazısı değil, küçük adımlar demek. Klasörleri açmak, Rukiyeyi aramak, maile yanıt, lale dikmek, masada hayır demek.
Adımlar küçük, ama birleşince anlamlı bir bütüne varıyor.
Komşu Zeynep nisanda geldi, ilk irisin yaprakları çıkmıştı.
Gülsüm, birkaç bölme almak istiyorum. Şu morlardan.
Büyük Mavi onlar. Yerinde seçim.
İsmailin Günbatımı fazladan var mı?
Bir kök var, sonbaharda bölerim.
Beklerim, dedi Zeynep. Sonra, İyi görünüyorsun, değişik.
Nasıl yani?
Acele işi olan insan gibisin.
Gülsüm Hanım düşündü.
Var işte, dedi. Yetişmem gerek.
Mayısta ilk müşteriler şehirden geldi. Yüz yüze. İki çocuklu bir aile, siteyi bulmuş, görmek için gelmişler. Gülsüm Hanım bahçeyi gezdirirken çocuklar fırladı, her çiçeği elliyordu. Küçük oğlan sordu:
Bu çiçekleri kim icat etti?
Doğa icat etti. Eşim de yardım etti.
Nerede?
O öldü.
Çocuk düşündü.
Ama çiçekler hatırlıyor mu?
Gülsüm Hanım baktı ona.
Bence evet, dedi. Kesin hatırlıyor.
Aile üç şakayık, bir hosta aldı. Giderken anne dedi ki:
İrisi de haziranda alırız.
Beklerim, dedi Gülsüm Hanım.
Haziran sıcak ve irisli geldi. Hayatında olmadığınca çiçek açtılar gibi. Büyük Mavi bulutlu gökyüzüne benziyor, İsmailin Günbatımı çitin sonunda, parlıyor bal bordo.
Ceren ayın ilk haftası geldi.
Anne, dedi, kapıdan girip.
Ne oldu?
Çok güzel.
Biliyorum.
Elma altında oturdular. Yapraklar koyulaşmış, yaz başı. Daldaki kuş oynuyor.
Anne, bir şey diyeceğim.
De.
Başka bir okulda iş buldum. Koşullar iyi. Bu köyde ev kiralayacağım, yakın olmak için.
Gülsüm Hanım baktı.
Ne için?
Sana, bahçeye. Yardım etmek istiyorum, fidanlıkta. İstersen.
Bitkiyle uğraşmayı biliyor musun?
Hayır. Ama öğrenebilirim.
Gülümsedi annesi.
Onu istemem ben de, dedi.
Başını salladı Ceren.
Korkmuyor musun, tekrar aynı olur mu diye?
Hayır, dedi Gülsüm Hanım, sakin. Korkmam. Her şey değişti çünkü. Kızımla ilişkim değişti. Bu kötü değil.
Daha güzel mi?
Daha dürüst. Daha önemli.
Kuş daldan seke seke uçtu, yapraklar sallandı. Bahçede haziran havası, iris, ısınmış toprak, kuşburnu, elma, her şey iç içe.
Gülsüm Hanım çitin dibindeki Günbatımına baktı.
Açmıştı, tam güçle.
Korkmuştu, elbette. O yazlık mutfak gecesi, cam kenarı, önlükte karnabahar, sırtı dönük ilk hayır. Her şeyi andı. Ve evet, eski örüntüler, eskimiş de olsa, ağrılı da, bıraktığında acıyordu. Alışılan her şey gibi.
Ama şimdi, elinde, ayağında, bu bahçenin kokusunda bildiği gerçek şuydu: Kendi değerini hissetmek gurur değil, dürüstlük. Kendiyle, bildiğiyle, sevdiğiyle dürüstlük.
İsmail bu bahçeyi seviyordu. Şimdi o sürdürüyor.
Bu iyi bir şey.
Ceren, dedi.
Evet anne?
Yarın irislerin diplerini havalandırmak gerek, yardım eder misin?
Ceren iris çiçeklerine, sonra annesine baktı.
Evet, sadece dedi.




