Beyaz Masa Örtüsü, Gri Hayat
Mercimek çorbası güzeldi. Eminim, çünkü hazırlarken üç kere tattım, her seferinde içime sindi. Yeşil mercimek tazeydi, pazardan almıştım, etli kemik iki saat fokurdamıştı ocakta. Sarımsağı en sona bıraktım, ki aromasını kaybetmesin. Masayı özenle kurdum: mumlar, beyaz masa örtüsü Hani şu özel günler için sakladığım keten olanı. On beş yıl geçti, bugün bence önemli bir gün.
Dışarıda hava kararıyor. Bizim kasım ayı hep böyle burada, Eskişehirin gri, rüzgarlı, ıslak ve hafiften çürük yaprak kokulu havası. Masada çatalları düzelttim, örtünün köşesini hafif çektim, halbuki zaten düzgündü. Sonra mutfağın ortasına geçtim, bir süre saat tik taklarını dinledim; o eski saat, buzdolabının üstüne astığımız.
Burak dokuz buçuk gibi geldi. Anahtarla kapıyı açtı, poşeti yere bıraktı, antrede ışığı yaktı.
Hayırdır, ne var yemekte? dedi mutfağın kapısından, montunu çıkarmadan, burnu da soğuktan kızarmış.
Gel, ellerini yıka, otur. Gülümsedim. Mercimek çorbası var. Tavuk yaptım. Bir de salata.
Montunu kapı girişinde çıkardı, sandalyeye attı. Etrafa şöyle bir baktı.
Mumları niye yaktın?
Olur mu öyle, Burak? Yıldönümümüz bugün.
Cevap vermedi, lavaboda alelacele ellerini yıkadı, oturdu. Onun tabağına çorba koydum. Süzme yoğurt da vardı, pazardan, ev yapımı. Üzerine bir kaşık koydum, sevdiği gibi.
Burak eliyle kokladı, bir kaşık aldı, tattı.
Az ekşi olmuş.
Karşısına oturdum.
Öyle mi? Benim damak tadıma normal geldi.
Annem bu çorbayı başka yapar. Daha lezzetli sanki. Onun çorbasının yeri ayrı.
Sıcak sıcak ye. Soğursa tadı kaçar.
Yiyorum zaten. Tabağını çevirdi. Beyaz masa örtüsünü neden serdin ki? Lekelersin.
Dökülmem zaten.
Bilmem Küçük bir homurdanma. Annem böyle zamanlarda bordo serer, hem pratik hem de şık.
Mumun titrek alevi, Burak masada hareket ettikçe kendini gösteriyordu.
Burak, dediğimi fark ettim, sesim çok sakindi, bugün evliliğimizin on beşinci yılı.
Biliyorum.
Kapıdan girerken bir şey demedin.
Bana baktı, hafif içerlenmiş, hatta şaşırmış gibiydi.
Ne diyecektim ki? Kutlasam mıydım? Beraberiz işte, doğum günü mü bu?
Sadece On beş yıl, önemli bir şey diye düşündüm.
On beş yıl işte, sözümü kesti. Tavuk var mı?
Fırından tavuğu getirdim. Burak baharat sevdiği için üzerine kekik koymuştum, nar gibi kızarmıştı.
Kurumuş, dedi bir lokma kestiğinde.
Yeni çıkardım.
O zaman uzun kalmış. Annem hep folyoya sarar, kıvamı yerinde olur.
Biraz tavuk aldım ben de. Yavaş yavaş çiğnedim. Sokağın önünden araba geçti, ışığı kısa bir an tavanda gezindi.
Annenle bugün görüştün mü? dedim.
Uğradım gün bitince. Ne var ki?
Sordum sadece.
Tekrar masa örtüsüne baktı.
Boşuna sermişsin örtüyü, elif gibi durmuyor. Annem mesela, sofrası düzenli olur, örtüsü tamam; ekmeği incecik doğrar. Sen bak nasıl kalın doğramışsın.
Çatala kırgın bir şekilde bıraktım.
Sert değil, sessizce, tabağımın yanına koydum.
İçimde bir şey sıkıştı, çözüldü. Yumruk gibi.
Burak, dedim; sesim sakindi, şaşırdım kendime, ne dediğinin farkında mısın?
Yemekten koparıldığında oluşan hafif öfkeyle bana baktı.
Ne var ki? Dedim ya, anneminki daha güzel, hakaret değil ki bu.
Kapıdan girdin, hoş geldin demedin. Yemek, masa örtüsü, ekmek, tavuğu eleştirdin. Üç saat uğraştım bu yemek için.
Uğraştın tabii. Eee? Alkış mı tutayım? Görevin diye biliyorum.
Bir saniye sustum.
Görev, dedim; kelimenin ağzımda yabancı durduğunu hissettim.
Tabii. Sen evde, ben dışarıda çalışıyorum. Her şey olması gerektiği gibi.
Ya on beş sene? Onun için de mi öyle?
Ne istiyorsun peki? Şiir mi okumamı? Hafif güldü. Annem hep der ki: Rüyaların peşinden koşma, ev düzenli olsun, aile öyle ayakta durur.
Mum bir an titredi. Sanki o da bir şey duydu.
Kalktım. Tabağımı aldım. Pencereye gidip dışarı baktım: karşı apartmanda pencereler sarı ışıklarla yanıyordu, aşağıdaki ağacın nerdeyse hiç yaprağı kalmamıştı.
Döndüm.
Burak, eşyalarını topla.
Başını kaldırdı.
Ne dedin?
Eşyalarını topla ve git. Lütfen.
Bunu beklemiyordu. Yabancı dilde konuşuyormuşum gibi baktı. Sonra kısa, boğuk bir kahkaha.
Ciddi misin?
Ciddiyim.
Bir çorba yüzünden mi?
Çorba yüzünden değil.
Neden o zaman? Annemi örnek gösterdiğim için mi? Saçmalık.
Bana saçma gelmiyor.
Kırıldın mı yani? Kollarını kavuşturdu. Kırıldıysan da ne olmuş yani, özür dilerim hadi, gel otur ye.
Hayır, Burak.
Bana baktı. Ben pencere yanında, dik, sakindim. Herhalde ağlamamı, bağırmamı, kapı çarpmamı bekliyordu. O sakinliği hiç beklemiyordu.
Cidden ciddi değilsin, dedi hüzünlü bir sesle.
Gayet ciddiyim.
Sessizlik. Saat işliyor, mumlar yanıyor.
Sırf bu sohbet için mi? başladı.
Sırf bir sohbet için değil, dedim. On beş yıldır tekrarlanan aynı sohbet yüzünden. Burak, şimdi git. İhtiyacın olanı al, geri kalanı sonra alırsın.
Bir dakika durdu, sonra yatak odasına geçti. Dolabı açtığını, poşetin hışırdadığını duydum. Mutfağa döndüm, mumlara baktım. Artık titremiyorlardı, tekdüze ve sakindiler.
Çantasıyla çıktı, kapıda oyalanıp masaya, beyaz örtüye, çorbaya, kalın dilimlenmiş ekmeğe baktı.
Pişman olacaksın, dedi.
Olabilirim, dedim. Güle güle Burak.
Kapı kapanınca bir süre ayak seslerini dinledim. Sonra mumları söndürdüm, artık yanmasının anlamı kalmamıştı. Bulaşıkları yıkadım, çorbayı buzdolabına koydum. Yemek canım istemedi.
Evde hafiften kızarmış soğan ve rutubet kokusu vardı. Isıtıcılar daha yetersiz, apartmanda pencereler açık.
Yatmaya on bir sularında gittim. Bir anda uyuyamadım. Tavana bakıp komşunun televizyonundan gelen sesleri dinliyordum. Düşündüğüm tek şey: ağlamıyordum. İlginçti.
***
Nahide Hanım kapıyı ikinci zilden önce açtı. Hep öyleydi, bekliyor gibi.
Burakcığım! Elini çırptı. Çantaya baktı. Allah korusun, ne oldu?
Kovdu, dedim kısa.
Kim? O mu? İçeri çekildi, Bak işte sana demedim mi, kaç kere dedim ya oğlum! Hadi geç, tam senin sevdiğin gibi tavuklu çorba yaptım.
Ayakkabılarımı çıkardım, mutfağa geçtim, oturdum. Ev yaşlı evi kokuyordu: biraz naftalin, biraz kolonya ve en çok da yemek.
Annem mutfakta telaşlı ve hiç susmadan dolanıyordu.
En başından belliydi oğlum, o kadın sana uygun değildi. Soğuk bir kadın Burak, bak doğuramayınca doğuramıyor işte, doğaya karşı gelinmez. Al, bak ben nasıl ekmek kestim.
Ekmek incecikti. Sonra Lenanın hep kalın kestiği geldi aklıma.
Anne, boş ver şimdi.
Ne boşveri? Gerçek konuşuyorum. On beş yıl seni süründürdü, eline ne geçti? Ne çocuk var ne düzgün sofra. Şu çorbayı bir iç bakayım.
Sıcak, tam kıvamında Annem işini biliyor.
İlk günler rüya gibiydi. İşten eve, evde annemin yemeği, ardından TV. Annem her sabah öğlen yemesi hazırlardı. Daha iyi beslen oğlum, çok solgun görünüyorsun derdi.
Üçüncü gün valizimi açıp eşyaları yerleştirdi.
Şunu bir daha giymeyesin, buruşuk. Mavi gömleği ütülerim, sana yakışıyor.
Ben grisini seviyorum.
Ne fark eder, mavi yakışıyor dedim.
Bir şey demedim. Köfteyi yedim, çayımı bitirdim. Annem apartmanın üst kat komşusu Zehradan bahsetti, Kendi başına yaşar da mutlu ne var sanki, dedi. Bunun uçta uca Lenaya gönderme olduğu açıktı ama dinlemedim.
Bir hafta sonra ayakkabılarım artık eskiymiş, cumartesi mağazaya gidilecekmiş.
Anne gayet iyi botlarım.
Görüyorum ben, topuk kalkmış.
Değil, anne.
Kalkmış. Cumartesi gidiyoruz.
Gittik. Annem önce kendi beğendiklerini bana denetti, ben sade siyah istedim, o tokalı kahverengi seçti.
Bak ne güzel, dedi.
Beğenmedim.
Çocuk musun Burak! Bunlar daha iyi, alıyoruz.
Satıcı kız başka tarafa bakıyordu. Kasadaki aynada, ortalama yaşta bir adam kahverengi ayakkabıya bakıyordu. Aldım.
Akşam yemeği sonrası eski günleri anlatır hala; ben seni bir başıma büyüttüm kolay mıydı; Lena hiç vefalı olmadı. Ben sadece başımı sallarım.
Bazen beyaz masa örtüsünü düşünürüm. Mumları, o geceyi. Neden yaptı ki, neyi kutladı? On beş yıl sadece on beş yıl işte, neden o kadar önemsedin?
Ama düşündüm.
Bir de hiç ağlamamıştı. Bağırmamıştı. Pencerede dimdik durmuştu, beni nazikçe göndermişti. O sakinlik nereden geldi, hâlâ anlayamam.
Bir ay geçince annem bana program hazırlamıştı: Salı doktora gidilecek, Perşembe halaya, Cuma akşamı erken gel evi bekletme, pasta yapacağım. Cuma işte geç kaldım çünkü toplantı vardı. Annemi aradım, telefonda başımı şişirdi, otobüste camdan dışarı baktım.
Pasta hazırdı. Lezzetliydi, ama bir baskı vardı göğsümde. Ağrı değil, baskı; sanki hava az geliyordu.
***
İlk üç hafta Lena için rüya gibiydi.
İşe gidiyor, basit yemekler yapıyor, erken yatıyordu. Akşamlar sessizdi, başlangıçta ürkütücü geliyordu bu sessizlik, sonra alıştım sadece bir ses yoktu.
Arkadaşı Özlem iki günde bir arardı: Lena nasıl gidiyor gelsene bana. İyi, gelmem derdim ama Özlem ilk cumartesi zorla geldi, yanında şarap ve kurabiye. Mutfağa oturduk sabaha karşı; mum, çorba, masa örtüsü, kaynana eleştirisi derken anlatınca, hiç anlamsız demedi, adam da adam ha dedi. O an rahatladım.
Doğru yaptın, dedi Özlem gecenin sonunda. Gerçekten çok doğru yaptın kardeşim.
Korkuyorum, bile itiraf ettim.
Geçecek, dedi.
O gece perdeleri izledim. Sekiz sene önce Burak seçmiş, Kalın, güneş girmiyor, pratik, deyip dayatmıştı. O kalın mavi kadife perdeler hep durdu. Hiç düşünmemiştim.
Ertesi gün çıkardım. Bir buçuk saat uğraştım, kornişi büyüktü, masa üstünde zorlandım ama başardım. Odaya gri kasım günü ışığı girdi, karanlığa tercih ettim.
Sonra koltuğu yerleştirdim, komşumuz Cemil Amcadan yardım istedim. Koltuk başka duvara geçti, pencereye yakın, ışık farklı vurdu.
Hem garipti hem de güzeldi.
İkinci haftada daha rahat uyumaya başladım. Tavana dikilip beklemeden.
İşim değişmedi. Muhasebeciliğim iyi, dakik, titizdim. Kimseyle sorun yok, müdiremiz Aysel Hanım kısa boylu, otoriter, inci küpeli beni hep beğenirdi.
Ekim sonunda çağırdı.
Lena, dedi direkt, yılbaşından sonra emekli olup oğlumun yanına gideceğim. Müdürlük sana teklif edilecek.
Kelimeler ağzımda kaldı.
Bana mı?
Evet sana. Kimin ne mal olduğu belli, düşünüyorum bir senedir. Kabul et.
Otobüste eve dönerken düşündüm. Müdürlük başka sorumluluk Hep çekinmiştim. Bir keresinde Burak Kariyerin neye lazım, ev geçindiriyorum işte, demişti. Pek direnmemiştim.
Şimdi neden olmasın dedim.
Kasım koşturmacayla geçti. Az masraflı küçük bir tadilat yaptım: yatak odasını açık sarıya boyadım, perdeleri ince, keten, açık renk seçtim. Yeni turuncu abajur aldım; akşamları üst ışık yerine onu yakıyordum. Ev kendime döndü.
Pazardan saksı sardunya aldım, pencere kenarına dizdim. Sardunyalarla ev mis gibi koktu, perdeyle duvarla yakıştı.
Boşanma detaylarını avukatla çözdük. Dava gürültüsüz halloldu. Ev bendeydi, Burak fazla sorun çıkarmadı. Annelerine mi boyun eğdi bilmiyorum ama tartışma olmadı.
Aralıkta müdür oldum. Aysel Hanım elimi sıkıp Aferin, dedi ve ilk defa içten gülümsedi.
Yılbaşını Özlemgillerde kutladım, bol çocuk, kedi, salata, kahkaha vardı. Hem güzel hem hüzünlüydü; yeni yıla girerken dönüp bakmak gerek. Bir kadeh şampanya içtim, havai fişekleri izledim ve dedim ki: Yılı atlattım, yaşıyorum ve iyiyim.
***
Burakın kışı iyi geçmedi.
Annesi doktora gitmen lazım, çok solgun oldun diye peş peşe randevular aldı. Gittiğim doktorlar yaşınıza göre iyi dedi, annesiyse sanki bir hastalık bulunmadığına içerledi.
İşyerinde sinirli oldum herkese, fark ettiler. Mehmet bir gün Ne var sana? dedi.
Yok bir şey, dedim.
Evde mi çatlak var?
Yok.
Sigara içti, gitti. Ben kirli camdan fabrikaya baktım. Kar, yağ lekeleriyle pislenmişti. İşe dönmek istemedim; ne de eve, ne de başka yere.
Nereye gitmek isterdim peki?
Hiçbir cevap yoktu.
Akşam sofraları ile annemin programı devam etti. Her yemekte ne giyeceğim, nereye gideceğim, ne zaman geleceğim anlatılırken, geciksem arar, açmazsam tekrar arar, mesaj: Merak ediyorum oğlum, neredesin?
Bir gece Mehmetlerde maça takıldım. Eve geç geldim.
Anne mutfakta karanlıkta oturuyordu, beni beklemiş.
Neredeydin?
Anne söyledim gecikeceğim diye.
Gecikeceğim diyorsun, bu yeterli mi oğlum? Meraktan öldüm, tansiyonum çıktı.
Anne
Hadi gel ye, köfte bıraktım. Telefonu hep yanında tut bak, üç kere aradım.
Kapalı değildi anne, duymadım. Maç vardı.
Maç dedi öyle bir tonla, ayıp bir şeyden söz eder gibi.
Köfteyi yedim, masaya baktım.
Artık sürekli kendimi açıklarken buluyorum. Neden geç geldim, neden bu gömlek, neden aramadım, neden yemedim, niye şunu yedin Hep izah.
Eskiden Annem bilir, demeyi gururla söylerdim. Şimdi tuhaf bir utanç var geride.
Martta oda aramaya başladım. Fiyata uygun bir ilan buldum, işyerine yakın. Anneme söyledim.
Ağladı.
Sessiz ve küçük. Demek burada mutsuzsun. Demek ben fazlayım, dedi.
Vazgeçtim odadan.
Geceleri bazen Lenayı görürdüm rüyamda. Aşk hikâyesi değil, gayet sıradan: mutfakta bir şeyler yapıyor ya da bir yere birlikte gidiyoruz. Sabah tuhaf bir boşlukla uyanıyorum.
Şimdi napıyor ki? diye düşünürken hemen Bırak canım, kesin başkasını bulmuştur diye öfke kaplar içimi.
***
Şubat beklenmedik kadar güneşliydi. Kar bembeyaz, neşeli. Şirketin otobüsüne binerken gözümü aldı, Şunun doğrusu bir gözlük alsam, hep istemiştim dedim.
Aldım. Pembe, ince çerçeveli. Aynada denedim, güldüm. Hem komik hem hoş.
İşler daha zorluydu ama altından kalkıyordum. Mesaila geç kaldığımda bile müdürüm İsmail Bey memnundu. Yardımcı kız Çağla, bana bazen hiç sormadan kahve bırakıyor, teşekkür edince hafifçe kızarıyor.
Martta Özlem beni doğum günü partisine zorla götürdü. Tanımadığın insanlar, gürültü. Yeter eve tıkıldığın, dedi.
Ev sahibesi Zeynep, neşeli, misafirperver bir kadındı; iki kedi, büyük salon, kocaman bir deve tabanı. İlk yarım saat Özlemin yanından ayrılmadım sonra yan tarafa oturdum, Edebiyatçı komşusuyla sabaha kadar kitap konuştuk.
Karşımdaki Mustafayı başta fark etmemiştim. Göze batmayan biri, gri kazaklı, kelimeleri az, dinlemeyi seven. Gülümsediğinde yüzü aydınlanıyor.
Gece sonunda pencere önünde yanında kaldım. Bir iki soru, cevaplar. Sohbet kendiliğinden aktı. Mühendismiş, bir kurumda mimari projeler çiziyormuş, dört yıldır yalnız yaşıyormuş, eşi kanserden ölmüş. Doğal anlatıyor, acıtasyona kaçmadan.
Zeyneple eski tanış mısın? dedim.
Eski eşinden kalma bir dostum. O taşındı, Zeyneple dostluğumuz sürdü. Sen Özlemden mi?
Evet, üniversite arkadaşıyız.
Eskiden dost kalabilmek güzel şey, dedi.
Çok güzel, dedim.
Numara aldık, beklentisiz. Üç gün sonra mesaj attı, kahve içer miyiz diye. Gittik.
Yakındaki bir kafede buluştuk. İki saat sohbet. Boşanmamı anlattım, dinledi, yargılamadı, akıl vermedi. Kendi hikayesini de paylaştı. Çıkışta soğuk havada biraz dolaştık. Tekrar arayabilir miyim dedi, Tabii, dedim.
Birlikte sahilde yürüyüş, sinema, nisanda kendi evine yemeğe davet etti.
***
Mustafa beşinci katta eski tip bir apartmanda oturuyordu. Merdivenden çıkarken elimde şarap, içimde bir telaş Ev dağınık mı olacak, yalnız adam evi Acaba yine masada eleştiri gelecek mi diye endişeliyim otomatikman.
Zili çaldım.
Kapıyı açtı, içeriden elma kokusu yayıldı; sıcak, doğal bir koku, biraz da tarçın sanırım.
Buyurun, dedi. Gülümsedi. Elmalı kek attım fırına. Dilerim elma seversiniz?
Bayılırım, dedim.
Ev sade, fazla düzenli değil, ama sıcacık. Koridorda kitap ve aletler karışık, masada gazete Şov yok, doğal hayat.
Salatayı birlikte hazırladık. Ben domates, o kaşar doğradı. Arada sohbet, arada sessizlik. Sessizlik bile ağır gelmiyor.
Kendimi yakaladım: Her an bir eleştiri gelecek, diye bekliyorum, on beş yılın alışkanlığı Ama söylemedi. Otururken masaya baktı, sonra bana.
Geldiğinize çok sevindim, dedi.
Sadece üç kelime. Nokta.
Başımı tabağa eğdim, içimden bir şeyin yavaşça, tedirgin, salıverildiğini hissettim. Yıllardır tetikte beklerken şimdi gevşeyebiliyordum.
Dışarıda nisanda akşam, lambalar yanmış, dallar hafif sallanıyor. Fırında kekin kokusu mutfağı doldurmuş.
Bir sürü konuştuk. Çocukluğumu, öğretmen olma hevesimi ancak muhasebeci olduğumu anlattım. O da eski bir bina restorasyonu projesini anlattı. Ne güzel meslek, dedim; kırılmışı onarıyorsun.
Eve dönerken ondan çok o elmalı kek ve masa hâlini düşündüm. Bir sofrada suçlanmadan yemek yiyebilmek, sadece misafir olmak. Ne büyük lüks.
***
Yaz huzurlu, sessiz geçti.
Mustafa ile sıkça görüştük, acele etmeden. Pazara birlikte gittik, ben yeşillik, o balık aldı. Yemek yapmak, tek başına veya endişeyle değil, birlikte keyifli bir şeymiş.
Bir gece Temmuzda orada kaldım. Sabah kahve yapıp yatağa getirdi. Film sahnesi gibi değil, gayet sade. Sordu:
Bugün çalışıyor musun?
Öğleden sonra.
Sabah pazara gidelim mi? Taze kiraz çıkmıştır.
Kahvemi iki elle tuttum. Dışarıda yaz sabahı, serin; uzaktan kırlangıçlar Gözlerim doldu ama o eski hüzünden değil: insan bazen ansızın mutlu olduğunda ağlamak ister.
Gidelim, dedim.
Sonbaharda Mustafa taşınsan mı bana? dedi. Özel teklif değil, bir akşam bulaşık yıkarken:
Lena, buraya taşınsan? Sana iyi gelecek bence. Ev büyük, bana da iyi gelir.
Düşüneyim, dedim.
Tabii, düşün istediğin kadar.
İki hafta düşündüm. Sonra evet dedim.
Kasımda taşındım. Kendi evimi kiraya verdim, satmadım. Kitap, sardunya, abajur, perde ne varsa topladım. Mustafa çalışma odasında kitaplık yerini değiştirdi, kitaplarımızı karışık dizdik: onun teknik, benim romanlar hepsi bir arada. Güzel oldu.
Aralıkta evlendik. Sessiz sade bir nikah, sadece Özlem ve Mustafanın arkadaşı Ahmet şahit. Sonra dört kişi lokantada kutladık. Özlem ağladı ama sevinçten dedi.
Ocakta hamile olduğumu öğrendim.
Banyoda testle oturdum, uzun uzun çizgilere baktım. Sonra kenara oturdum, kımıldamadan dakikalarca bekledim.
Kırk üç yaşındaydım. Çocuğumun olmayacağını zannettim hep. Burak istemedi, ben de, zamanla kendi kendimize vazgeçtik sanırım. Doktorlar engel yoktu ama ben yılgındım.
Şimdi ise Mustafa odada bir şeyler çiziyordu. Kapıda durdum. Hemen anladı, döndü.
Ne oldu? dedi sakince.
Testi uzattım. Baktı, sustu. Sonra kalkıp sarıldı, uzun uzun.
Çok güzel Lena, dedi. Bu çok iyi oldu.
Boynuna başımı yaslayıp ağladım, hem de hıçkıra hıçkıra. Korkmadı, sus demedi; sadece tuttu, her şey yolunda, her şey iyi, dedi arada bir.
***
Nisan yine geldi. Yine kafe, yine sahil, bu defa karnım büyümüş, yavaş yürüyorum, Mustafa kolumdan tutuyor.
Altı ay doldu. Herkes biliyor. İsmail Bey Yüksel Hanım, yeriniz garanti, rahat doğum izni alın, dedi. Çağla bana artık bambaşka saygıyla bakıyor, o özel hayranlık var onda.
Küçük minik beşikler, lambalar, kıyafetler yavaş yavaş eve doldu. Akşamları çekmeceyi açıp küçücük zıbınları elle okşuyorum. Sımsıcak ve gerçek bir şey.
Sabah pencere kenarında çayımı içerken dışarıda filizlenen otları, elma ağaçlarını izliyorum. Toprak, eski evlerin bahçesinden gelen elma kokusu Huzur var, derin bir sessiz sevinç.
Ama ara sıra geceleri, Mustafa uyuyup ben içimdeki hareketleri dinlerken, geçmiş geliyor aklıma. Acıdan değil, pişmanlık da değil; eski bir fotoğraf gibi. Şu on beş yılda neler kaçtı acaba, biraz ona üzülüyorum. Hele o genç halime, çorba kaynatıp, beyaz örtü seren eski Lenaya
Burak ne yapıyor, bilmiyorum. Özlem markette görmüş, yaşlılaşmış, dedi. Kafamı salladım, içimden iyi dilekler diledim ama o artık başka bir hayat, başka bir roman.
***
Burak annesinin mutfağında oturuyor.
Nisan dışarıda, ama burada hâlâ kış hüküm sürüyor; kalın perdeler, eski eşyalar, keskin bir korvalol ve yemek kokusu karışımı.
Nahide Hanım çorbayı karıştırıyor, konuşmadan duramaz mutfakta zaten.
Yine solgun görünüyorsun Burak. Bak yeni bir kardiolog buldum, randevu alacağım.
Anne, iyiyim ben.
İnsanoğlu kendini bilemez, bak baban da böyle demişti
Masaya baktım.
Üzerinde mavi-beyaz kareli örtü, pratik; leke tutmaz.
Bir tabak daha koydu önüme.
Sıcak sıcak ye. Bugün etli bulgurlu. Seversin.
Severim anne.
Kaşığı aldım. Annem iyi çorba yapar.
Bak oğlum, çayı koydu karşıma, Sibel teyzelerin kızıyla konuştum diyorum, düşünmedin mi hala?
Başımı kaldırdım.
Düşünmedim anne.
Boşuna düşünme deme! Kadın güzel, evi de var. Senin için sordu valla.
Anne.
Evet anne? Koca gibi kalmak yakışmaz, kadınsız olmaz oğlum.
Anne, bana karışma Ben de şaşırdım bu lafa.
Baktı, sustu. Saat işlekte, dışarıda bir serçe cıvıldıyor, bastırarak.
Ye, soğutma. Kim seni böyle doyurur ki annen yerinde olmasa?
Çorbaya baktım.
Lezzetliydi gerçekten, annem iyi yapar.
Yerken düşündüm. O gün Yorgun argın eve gelip masa örtüsüne, mercimek çorbasına, anneminki daha iyi dememe Fark etmemiştim o mesele masa örtüsüyle ilgili değildi. Asıl meselesi neydi, anca şimdi idrak ediyorum. Çok geç, ama kavradım.
Ben sıkışmıştım. Bu kelime birden geldi. Kaşığı bırakıyordum neredeyse. Hep Lena kilitliyor sanmıştım, ama meğer öyle değilmiş. O hep suskundu. Kendi kafesimi, çocukluktan beri, nereye gidersem gideyim yanımda taşıdığımı şimdi anladım.
Güzel olmuş mu? dedi annem.
Ellerine sağlık anne, güzel olmuş.
Kim bakacak sana bensiz Burak?
Ses etmedim.
Dışarıda kuş sesi daha güçlü, perde aralığından bahar ışığı incecik sızıyordu. Ben ise başımı öne eğip çorba yemeye devam ettim.
***
Lena bu nisan akşamı Mustafayla yaşadığı evde balkonda ayakta, gün batımını seyrediyordu. Kocaman karnı rahatsız edici, zor ayakta durmak ama havaya çıkmak istedim. Bahçeden gelen toprak kokusu ve gençliğe has bir umut, sadece ilkbaharda duyulan bir koku.
İçeride Mustafa işle alakalı biriyle telefonda diyordu; mutfak masasında iki fincan ve turuncu abajur. Ellimi karnıma koydum, bebek hafifçe dürttü.
Merhaba minik, dedim sessizce.
Hem korku hem huzur Garantisiz, abartısız, gerçek bir mutluluk: nisan güneşi, toprak kokusu, evde güvenli ışık ve içeride sağlıklı bir varlık.
Biraz daha durdum balkonda.
Sonra içeri geçtim.
***
Bu yıl anladım ki, bazen insan en güzel masayı kursa da, hayat abartılı kutlamalar istemiyor. Sevgi ve huzur ancak kendi doğru alanında büyüyor, kimseye kendini ispatlamadan, kimsenin onayını beklemeden. Geçmiş acıtabilir, ama yeni başlangıçlar her zaman mümkün Kendin için doğru olanı yapmazsan hayat gerçekten griye döner. Ama o doğruyu bulursan, sofra sade bile olsa, her yeni günü bir bayram masası gibi karşılayabiliyorsun.




