Kendi Yemeğini Kendin Isıt: Pratik ve Kolay Isıtma Yöntemleriyle Türk Sofralarına Hızlı Çözümler

Kendin Isıt

Rukiye Hanım tencereyi masanın ortasına koyup eşine baktı. Mehmet Bey çoktan telefonunu açmış, gözünü bile kaldırmadan ekranına bakıyordu.

Kaşık yok, dedi Mehmet Bey, başını bile yukarı kaldırmadan.

Her zamanki yerinde, sepetin içinde.

Orada olduğunu görüyorum. Verir misin?

Rukiye bir kaşık aldı, sessizce tabağının yanına bıraktı. Teşekkür etmedi. Zaten hiç teşekkür etmezdi. Otuz bir yıldır beklemiyordu artık o kelimeyi. Ama bugün, onun içini her zamankinden farklı bir şey sıktı. Alışık olduğu sinsi bir acı değil, keskin, ani bir sızı. Kalbine sanki küçük, soğuk bir taş değdi ve sonra erimeye başladı.

Çorba soğuk, dedi Mehmet Bey, telefonu kenara bırakırken.

Daha yeni ocaktan aldım.

Ama soğuk diyorum. Yoksa bana inanmıyor musun?

Rukiye cevap vermedi. Pencereye yaklaştı. Camın ardında kar sesi vardı; yavaş, kararlı, Aralık ayı karı. Otuz bir Aralıkta kar hep farklı yağardı ona göre. Sanki hava, bir dönemin bitip yenisinin başlayacağını hissederdi.

Isıt, diye ses duydu arkasından.

Döndü. Mehmet Bey tekrar telefonuna bakıyordu bile.

Mikro dalgaya koyabilirsin.

Bir süre sessizlik oldu. Rukiye koridordaki saatin tik taklarını, yan daireden gelen tabak çanağın sesini, alt kapıdan duyulan metal tokmağın sesini duydu.

Ne dedin?

Dedim ki, kendin de ısıtabilirsin. Başlat tuşu, iki dakika. Kolay.

Mehmet başını kaldırdı. Yüzü, sanki ona hayatta görülmedik bir şey söylenmiş gibi, şaşkın ve yabancıydı.

Rukiye.

Efendim.

İyi misin sen?

Gayet iyiyim.

Mehmet ona uzun uzun baktı. Sanki evini, eşyasını gözden geçiriyor, bir şey eksik mi diye kontrol ediyordu.

Git ısıt çorbayı.

Rukiye pencerede bir an daha durdu. Sonra dönüp ocağa gitti, tencerenin altını yaktı. Otuz bir yılın alışkanlığı, bir sabah yaşanan sızının önünde ağır basıyordu. Bunu biliyordu. Ama o içindeki taş hâlâ eriyor, yok olmuyordu.

Tanıştıklarında yirmi iki yaşındaydı. Küçük bir fabrikanın planlama bölümünde çalışıyordu; Mehmet ise üretim müdürüydü. Uzun boylu, kendine güven dolu ve o ünlü Türk Ben bilirim gülümsemesiyle. Rukiye o zamanlar o gülümsemenin güven değil, başkaları adına karar vermek hakkı sanıldığını anlamamıştı. Bunu yıllar sonra kavradı.

İlk üç yıl sıradandı. Sonra oğulları Emir doğdu ve Mehmet, fark ettirmeden her şeyi onun omzuna yıktı: Çocuğu, evi, yemekleri, ütüyü, aile ziyaretlerini, hastalıkları, okul görüşmelerini. Kendisi ise çalışıyordu. Her tartışmada bu bir savunma mekanizmasıydı: Ben bütün gün çalışıyorum, sen de bulaşıkları benden mi bekliyorsun? Oysa Rukiye de çalışıyordu, ama bu her zaman sayılmazdı.

O artık buna ilişki demeyi bırakmıştı; sadece hayattı. Elindeki hayat. Her günüyle; yemek pişirmek, temizlik, alışveriş, kayınvalideye gitmek, torun Emiri kreşten almak. Bunların yanında kendi küçük sevinçlerini bulurdu: Kitaplar, çocukluk arkadaşı Gülsüm, Mehmet televizyonun başına geçtiğinde yapılan telefon sohbetleri.

Gülsüm gerçek dostuydu. Orta birden beri dertleşirlerdi. Gülsüm geç evlendi, otuz sekizinde, iki çocuklu dul bir adamla; çıktığı adam iyi bir insana dönüştü zamanla. Rukiye onu gıpta ederek düşünür ama asla kıskanmazdı; içten içe bir kabullenişle, başkaları için mümkün olan şeyin kendine denk gelmemiş olmasına üzülürdü.

Rukiye, daha ne kadar? derdi Gülsüm telefonda. Bu ay beşinci defa bana çorbayı anlatıyorsun. Çeşitli çorbalar, aynı hikaye.

Her seferinde başka bir şey oluyor.

Hayır, hikaye aynı. Yalnızca çorba değişiyor. Sen farkı duyuyor musun?

Rukiye bunun farkındaydı. Ama ne yapacağını bilemedi. Elli üç yaşında, zehirli aile geçmişiyle, alışılmış düzeni değiştirmek kolay değildi. Nereye gidecek? Kime? Oğlu evli, kendi evi başka. Rukiye küçük bir inşaat firmasının muhasebecisiydi, patronu Şeref Bey onu çok severdi ve bazen şöyle derdi: Rukiye Hanım, bütün muhasebemizi siz ayakta tutuyorsunuz. Bu gerçekti. Bu, içten bir takdirdi.

Ancak bugün farklıydı. Bunu tıpkı bir hava değişimini hisseder gibi hissediyordu. İçindeki taş, sabah sert bir şekilde erimeye başlamış, şimdi sıcak bir şeyin yerini almıştı. Rukiye bu sıcaklığı tanımıyordu; yeniydi, yabancıydı.

Öğleden sonra oğlu aradı.

Anne, yılbaşında bize geliyor musunuz?

Bilmem ki Emirciğim.

Nasıl bilmem? Bugün zaten otuz bir. Elif patates salatası, poğaçalar yaptı. Buyrun gelin.

Babanla konuşayım.

Anne, oğlu sustu bir süre. Gerçekten iyi misin?

İyiyim oğlum.

Camdan dışarı baktı. Kar hâlâ yağıyordu.

Gerçekten, dedi. Ve telefonu kapadı.

Mehmet salonda kanepede uzanmış, televizyondan hava durumunu dinliyordu. Rukiye içeri girdi, odanın ortasında durdu:

Emir yılbaşına bizi davet etti.

Uzak ya.

Metroyla kırk dakika.

Geç döneriz.

Zaten gece orada kalabiliriz.

Neyde? Yerde mi? Emirde çocuk yatıyor ya misafir yatağında.

Elif yeni çekyat almış, söyledi.

Gitmem. Sırtım ağrıyor.

Rukiye başıyla onayladı. Mehmetin sırtı, ne zaman bir yere gitmek, çocuklara yardım etmek gerekse ağrırdı. Ama balık tutmaya giderken asla ağrımazdı; yaz geldi mi, üç gün gider, keyif içinde dönerdi.

Pekala. Ben gidiyorum.

Ne?

Dedim ya, ben yalnız gideceğim. Sen kal, sırtını dinlendir.

Yine uzun bir sessizlik. O aynı bakış.

Nasıl yani yalnız? Sonuçta yılbaşı.

Aynen, oğlumla, torunumla kutlamak istiyorum. Sen de istersen katılırsın.

Koridora çıktı, giysi dolabının üstünden çantasını almaya davrandı. Elleri titriyordu ama bu korkudan değildi. Kararlılığa benzeyen bir şeydi.

Rukiye, sen kafayı mı yedin?

Kapıdan çıkmış, tam karşısına geçmişti; öfkeli, iri cüsseli, ellerini göğsünde bağlamış bir halde.

Hayır, dedi arkasına bakmadan. Çok iyiyim.

Yılbaşında gidecek misin? Yalnız?

Oğlumun yanına gidiyorum. Farklı şeyler bunlar.

Rukiye!

Arkaya döndü, baktı. Otuz bir yıl boyunca o yüzden bir şeyler gördüğünü sanmıştı; aslında orada hiç olmayanı. Alışkanlıkların yerine şefkat, sevgi yerine sahip olmak Şimdi yaşlanmış bir adam görüyordu; alıştığı konforu bozulmuş, kırgın bir yüz.

Yarın dönerim. Belki öbür gün. Daha karar vermedim.

Montunu giydi, atkısını doladı, çantasını aldı. Mehmet arkadan atıp tuttu: Bencillik, yaş, ayıp, hep aynı. Bu lafları ezbere bilirdi. Artık anlamı kalmamış, içi boşalmış harflerdi onun için.

Apartman kapısını açıp çıktı.

Kar hemen yüzüne dokundu. Hafif, bayram havasında, mandalina ve kar kokusu ile. Rukiye kapıda durdu, yüzünü göğe kaldırdı. Kar taneleri yanaklarında, kirpiklerinde hemen eriyordu.

En son ne zaman böyle sadece durup hiçbir şey yapmadan kendi için beklediğini hatırlamıyordu.

Gülsüm üçüncü çağrıda açtı:

Rukiye? Bir şey mi oldu?

Hiçbir şey olmadı. Emire yılbaşına gidiyorum. Yalnız.

Uzunca bir duraksama.

Yalnız mı?

Mehmet evde kaldı. Sırtı ağrıyor.

Rukiye, Gülsümün sesinde temkinli bir sevinç vardı. Rukiye, bu gerçek mi?

Gerçek.

Helal olsun.

Sanki büyük bir şey yapmışım gibi konuşuyorsun.

Büyük yaptın. Belki kendin bile anlamıyorsun şu an.

Metroyla neredeyse bir saat gitti. Kalabalıktı, millet süslenmiş, ellerinde poşet kutular, herkesin yüzünde telaşlı ama umutlu bir telaş. Rukiye yıllardır ilk kez yılbaşında şehir içine çıkıyordu, insanlara bakınca hiç sevmemiş olduğunu fark etti. Çünkü her sene ya masa, salata, gelen misafir ve en sonunda mutlaka Mehmetin moral bozacak bir lafı yüzünden gecesi zehir olurdu.

Geçen yıl, konuğu Vildana Kız, sana adam hâlâ bulunamadı mı? demiş ama Kadın gülümsemiş, Rukiye ise Vildanın kasıldığını hissetmişti. O sırada Mehmete de rica etmişti; Yapmasana böyle espri. O da cevap vermişti: Şaka şaka, hiç mi mizahın yok?

O şakalar, kimseyi güldürmezdi. Yalnızca içi daraltırdı.

Elif kapıyı açtı. Genç, güzel gözlü, ellerinde hala un.

Rukiye Hanım! Ne iyi ettiniz de geldiniz! Mehmet Bey?

Gelemedi. Yalnız geldim.

Bir an dikkatle durup baktı ona Elif. Sonra samimiyetle, bir annenin kızına sarıldığı gibi sarıldı.

Buyurun, buyurun. Evin hali biraz karışık ama yılbaşı ruhu var!

Torunu Emir, henüz beş yaşında, babaaanne, babaaanne! diye koşarak geldi, boynuna asıldı.

Babaaanne! Babaaanne, ben Dedeye mektup yazdım!

Yazdın mı? Ne istedin bakalım?

Lego! Ama motorlu olanlardan! Kendi kendine yapılanlardan!

Çok güzel seçim.

Bir de seni davet ettim! Bak işte geldin! Demek işe yarıyor!

Rukiye kahkaha attı; bu defaki gerçekten, çabasız. Uzun zamandır böyle gülmediğini anladı.

Emir mutfaktan çıktı, omzunda havlu.

Anne! Sıkıca sarıldı, çocukluğa döner gibi. Yol nasıl geçti?

İyi geçti oğlum. Kalabalıkmış, insanlar çok neşeli.

Geç şöyle, sana kahve mi yapayım çay mı? Elif, annem kahve mi ister çay mı?

Kahve, bol olsun lütfen, dedi Rukiye.

Birlikte mutfakta oturdular; Elif yemeklerle uğraşıyor, Emir oyuncak arabasıyla evi fethediyordu. Emir, annesine alışılandan başka bakıyordu; arada nazikçe, dikkatle izliyordu.

Anne, söyle. Gerçekten iyi misin?

Emir, koridorda koşma, düşersin, dedi, çünkü torunu tam köşeye çarpmıştı.

Anne…

Bakma öyle oğlum bana.

Nasıl?

Sanki bana açıklama yapman lazım gibi bakıyorsun.

Emir sustu. Bardağıyla oynadı bir süre.

Sadece seni mutlu görmeyi istiyorum.

Biliyorum.

Mutlu musun?

Rukiye pencereye baktı. Kar hâlâ hiç durmadan, sabırla yağıyordu.

Düşünüyorum, dedi sonunda. Bu bile bir adım, değil mi?

Akşam hareketli, sofralı, gerçek bir etkinlik oldu. Elif harika bir ev sahibiydi, börekleri öyle güzeldi ki, Rukiye tarif istedi. Emir saat on birde, yeni legosuna sarılıp koltukta sızdı. Gece on ikiye çeyrek kala limonatalarla kadeh kaldırıp, Rukiye içinden bir dilek diledi. Yıllardır ilk defa, sadece kendisi için bir dilekti bu.

Eve iki Ocak günü döndü. Emir daha kal, dedi; Elif de destekledi, Emir ise resmen babaanne hep burada kalmalı! diye sahne yaptı. Fakat Rukiye döndü. Çünkü hayatından kaçmak istemiyordu. İnsan kaçamazdı. Değiştirmek mümkündü.

Mehmet Bey onu koridorda karşıladı. Hem küsmüş gibi, hem de tek başına kaldığı için utangaçtı.

Geldin.

Geldim. Nasılsın?

Ne olsun. Tek başıma yılbaşı kutladım işte.

Beraber gelebilirdik.

Sırtım ağrıyordu.

Biliyorum.

Odada çantasını boşalttı, paltoyu asıp botlarını çıkardı. O hala kapıda dikiliyordu.

Hiç mi özür dilemeyeceksin?

Rukiye hemen dönmedi. Montu astı, çizmelerini çıkardı, sonra döndü.

Neden özür dileyim ki?

Kocanı yılbaşında yalnız bıraktığın için.

Mehmet, sen de gelebilirdin. Kalmayı sen seçtin. Ben buna karışmam.

Ağzını açtı, kapadı. Yine açtı.

Sana ne oluyor?

Bana mı? Rukiye hafifçe gülümsedi. Yılbaşı oluyor bana, biraz gecikmeyle.

Ocak boyunca çok düşündü. Düşüncelerini yüksek sesle söylemeyen, not defterine yazmayan bir kadındı; düşüncelerini tartıp, elinde evirir çevirir, cebindeki koca bir taşı yıllar sonra ilk defa iyice inceleyen biri gibi.

Bir düşünce vardı ki, üzerine otuz bir yıl boyunca düşünmemişti: Yanında saygı göstermeyen bir adamla yaşadı. Kötü biri değildi, yalnızca saygı gerektiğini hiç düşünmemişti. Ev, yemek, üst baş, bunlar yeterdi. Gerisi önemli değil. Peki, kendisi? Saygı isteğini hiç dile getirmiş miydi? Açıklamış mıydı? Hayır, susmuştu. Yutup biriktirmişti. Çünkü tartışmak ayıptı, ayrılık imkansızdı, sabretmek iyi kadınlıktı.

Kim demişti bunu ona? Doğrusu, kimse açıkça söylememişti. Ama havasında asılıydı, annesi Aile en önemlisi derdi. Kayınvalidesi Kocanı idare et derdi. Komşusu Evin içini kimseye anlatma derdi. Böylece Rukiye içine duvarlar örüp, duvarların ardına yaşadıklarını saklardı.

Artık o duvarlar çatlamaya başlamıştı. Gürültüsüz, yavaş, tıpkı Mart ayında çözülmeye başlayan buz gibi.

Sekiz Ocakta Gülsüm aradı:

Rukiye, bir şey anlatacağım, sözünü kesme.

Tamam.

Hatırlıyor musun Cananı, bizim eski siteden?

Hani uzun, kızıl saçlı olan?

Evet, tam o. O, üç yıl önce kocasından ayrıldı. O zaman elli altı yaşındaydı. Küçük bir ev tuttu, çiçekçide çalışmaya başladı; şimdi kendi gelin buketi köşesi var. Geçenlerde dedi ki, Gülsüm, neden daha önce yapmadım bilmiyorum. Her şey yıkılacak sanıyordum ama sadece yıkılması gerekenler yıkıldı.

Rukiye sustu.

Dinliyor musun? diye sordu Gülsüm.

Dinliyorum.

Ne yapacağını söylemiyorum. Sadece seni düşündüm.

Anlıyorum.

Rukiye, sen daha iyisini hak ediyorsun. Bunu biliyor musun?

Biliyorum. Ama bilmekle hissetmek farklı.

O zaman hissetmeye başla.

Kolaydı söylemesi; alışkanlığı bırakmaksa zordu. Sabahlar hep aynıydı: Kahve, tost, Mehmetin telefonu, televizyondan haberler, ve Bugün ne yemek var? lafları.

Ama değişim başlamıştı. Rukiye bunu küçük ayrıntılarda fark etti. Önce laf çarptığında mutfağa kaçar susardı; şimdi kalıyordu. Uzun uzun bakıyordu. Fazla bir şey demiyor, ama kaçar gibi gitmiyordu. O bakış, Mehmetin bazen lafların yarısında durmasına sebep oluyordu.

Bir akşam yemekte:

Garip oldun sen, dedi Mehmet.

Nedenmiş?

Bakışın değişti.

Nasıl?

Bilmiyorum. Hoşuma gitmiyor.

Kimse sana bakmasın mı istiyorsun?

O şekilde değil, başka türlü hoşuma gitmiyor.

Mehmet, belki sen yıllardır ben bakmıyorum sandın?

Cevap vermedi. Tabağını aldı, mutfağa götürdü. Sonra gene televizyon.

Ocak ortasında beklenmedik bir şey oldu. Şeref Bey, patronu, ofisine çağırdı. Firmanın yeni bir şube açtığını, oranın muhasebe müdürü olarak onu istediğini, maaşının arttırılacağını söyledi.

Rukiye Hanım, siz bu işi en iyi yapan kişisiniz. Bunu samimi söylüyorum.

Rukiye, sanki yıllardır başı önde gezen biri gibi, birden kafasını kaldırdı, belini dikleştirdi.

Ne zamana kadar düşünmeliyim?

Bir hafta. Ama cevabınız olumlu olursa mutlu olurum.

Eve hemen söylemedi. Üç gün bekledi. Yeni ofis, başka semtte, toplu taşıma ile kırk dakika. Maaşı neredeyse bir buçuk katına. Farklı bir dünyaydı.

Üçüncü gün Gülsümü aradı.

Gülsüm, terfi aldım.

Ay Rukiye! Gülsüm öyle sevindi ki kendi terfisi gibi. Ne harika!

Düşünüyorum.

Neyi düşünüyorsun?

Mehmet karşı çıkar. Yeni semt, yeni saatler.

Onun izni mi gerekiyor?

Uzun sessizlik.

Hayır, dedi Rukiye yavaşça. Galiba gerekmiyor.

Tabii ki gerekmiyor Rukiye! Kaç senedir oradasın? Seni değerli buluyorlar. Terfi istiyorlar. E kocana üzerim bozulacak diye vaz mı geçeceksin?

Morali bozulur. Bir laf söyler.

Rukiye, zaten her gün moralin bozuk. Bu terfi senin hakkın, kendi hayatın.

Ertesi sabah Şeref Beye kısa bir mesaj attı: Kabul ediyorum. Güveniniz için teşekkürler. Sonra telefonu çantasına koydu, alışverişe Koçtaşa gitti; çünkü ertesi gün Emir geliyordu ve çok sevdiği kompostoyu pişirecekti.

Mehmete akşam yemeğinde söyledi:

Bir haberim var. Terfi ediyorum. Yeni yerde muhasebe müdürü olacağım.

Uzak mı?

Kırk dakika.

Ne gerek var?

Nasıl gerek olmasın? Daha çok sorumluluk, daha çok maaş, iş daha ilginç.

Zaten iyi kazanıyorsun.

Artık daha iyi olacak.

Mehmet baktı.

Ya öğlen yemeği?

Rukiye birkaç saniye sustu. Yanıtı seçmek için.

Mehmet, elli sekiz yaşındasın. Sağlamsın. Öğlen kendin yaparsın.

Yemek yapmasını bilmem.

Sonradan öğrenilir bu; doğuştan gelen bir şey değil.

Rukiye!

Ben terfimi alıyorum, dedi sakince. Bu karar benim. Alındı.

Mehmet öfkeyle kalktı, odaya geçti, televizyonu her zamankinden daha yüksek açtı. Rukiye tabakları yıkadı, Emir için komposto pişirdi, havluları astı. Sonra balkona çıktı. Hava çok soğuktu; nefesi buhar olup karanlığa karışıyordu.

Kızıl saçlı çiçekçi Cananı düşündü. Gülsümün kocasını, Rukiyenin doğum gününe gönül dolusu çiçeklerle gelen iyi adamı andı. O zaman eve dönerken ağlamıştı. Mehmet sormuştu Noldu? Rukiye de: Biraz yorgunum. Hiç sormamıştı tekrar.

Şubat başında beklemediği bir şey oldu.

Eski bir evrak ararken, alt çekmecede sararmış bir zarf buldu. Üzerinde pul yoktu. İçinden Mehmetin yazısıyla yazılmış bir mektup çıktı. Emir yedi yaşındayken, çok eski.

Okumak istemedi. Zarfı koydu, sonra tekrar çıkardı. Bir şey, içinde önemli bir şey vardı.

Mektup, ona ait değildi. Ayşe adında birine yazılmıştı. Kelimeler kısa, açık, çok kişiseldi. Mehmet ona nasıl hissettiğini, evde hayatın karmaşık olduğunu yazıyordu.

Rukiye yere oturup mektubu okudu. Ağlamadı. Düşündü. İlk aklına gelen demek o zaman; ikinci ne kadar zaman kaybettim? üçüncüsü hayır, kaybetmedim. Oğlum büyüdü. Yaşadım. Kendime bir hayat kurdum.

Zarfı yerine koydu. Kalktı. Yüzünü buz gibi suyla yıkadı. Aynaya bakınca, ona yepyeni bakan gri gözlerini tanıdı. Son yıllarda ilk kez, eski yıllardan daha net.

Akşam Gülsüm aradı:

Nasılsın?

Bir şey buldum. Çekmecede. Mektup.

Ne mektubu?

Eski. Bana değil.

Sessizlik.

Rukiye…

Boşver. Sorun yok. Bir şey keşfettim: Bahane aramaya gerek yok. İnsan izin için gerekçe aramaya mecbur değil. Yaşamak en doğal hakkı.

Karar verdin mi?

Düşünüyorum. Ama başka yönde.

Martta yeni ofiste başladı. Küçük bir ekip, samimi bir ortam. Personel müdürü Suna Hanım çok sıcakkanlıydı, sakin ve ilk gün ona demli bir çay getirip, Nerede ne var, gel göstereyim dedi. En çok da bu basit insanlık hâline sevindi.

İş yoğundu ama hayat doluydu. Evraklar, yeni yazılımlar, sorularla geçen günler Eve geldiğinde kendini bitkin değil, yaşar hissediyordu. Yorgun ama başka bir yorgunluktu bu.

Mehmet hâlâ o işin derken küçümser tonda söyleniyordu. Ama Rukiye artık bunu ciddiye almıyordu. Evi, hayatı, kendini ayırmayı öğrenmişti.

Nisanda Emirin doğum günü oldu. Elif, Emir, birkaç dost, Rukiye. Mehmet de geldi ama huzursuzdu; arka planda, kısa kısa cevaplar, erkenden kalktı.

Emirin arkadaşlarından Murat, Rukiye ile lafladı. Eski binalar üzerine çalışıyor, onlara sanki insanlar gibi yaklaşıyordu. Bakın, dışı çatlak ama içeride bir şeyler hâlâ sapasağlam. Dıştan yorgun, içi hâlâ dirençli. En çok onları seviyorum.

Rukiye dinler ve bunun yalnızca binalar değil, insanlar için de geçerli olduğunu düşünürdü.

Emir kapıdan çıkarken çok net sordu:

Anne, bugün iyi miydin?

Çok iyiydim.

Sevindim. Sarıldı. Anne, sakın aklında olsun Elifle konuşurken karar verdik; ihtiyacın olursa ne zaman istersen, bizim evde, her zaman.

Rukiye oğlunun gözlerine baktı; otuz üç yaşında bir adam, kendi gözlerinin rengine sahip. Büyük bir şey demek isterdi ama sadece başını salladı.

Söz, dedi. Söylerim.

Mayısta Suna Hanım aradı; iş dışı, özel hattından:

Rukiye Hanım, rahatsız ediyorum affedin. Aslında yeni tanışıyoruz. Ama sorabilir miyim hiç düşündünüz mü diye? Yani… Ayrı yaşamak?

Rukiye nerdeyse telefonu düşürüyordu.

Neden sordunuz?

Ben de yaşadım yıllar önce.Ev kiraladım, başta alışamadım, sonra her bir gün doğru gelmeye başladı Bu ilk başlarda çok zor, sonra insan alışıyor. Özellikle özgürlüğe alışmak da zaman alıyor.

Rukiye, uzun süre pencerenin önünde oturdu. Dışarıda mayıs göğü, neredeyse yaz, mutfakta kahve kokusu. Mehmet arkadaşında.

Bilgisayarı açtı, kiralık daire sitelerine bakmaya başladı. Sırf bakmak için. Fiyatı öğrenmek için. Hesapladı; kazancı yeterdi.

Kapadı, tekrar açtı. Sonra kapadı.

Deftere iki sutun yazdı: Neden kalmalı? Ne serbest bırakır? Sol üç madde, sağda yalnızca bir kelime: Korku.

Üç hafta bu kelimeyle yaşadı. Her sabah, her akşam. Korku ne? Parçalara ayırdı. Kınanmak mı? Kimden, kimsenin umurunda mı? Yalnızlık korkusu mu? Zaten hep yalnız değil miydi? Otuz bir yıl boyunca aynı evde, bir yabancıyla baş başa yalnızlık. Hata yapma korkusu mu? Kim demiş doğru olan kalmak, yanlış olan gitmek diye?

Korku alışkanlıkmış meğerse. Böyle yaşanır. Ben buna layık değilim. Herkes böyle.

Ama herkes değil. Canan böyle yaşamıyordu. Suna Hanım da öyle. Gülsüm de. Böyle yaşamak zorunda değilsin.

On altı Haziranda bir ilana mesaj attı: Tek odalı, üçüncü katta, ofise yakın, ferah. Ev sahibi altmışlarında, ciddi bir kadındı. Ertesi gün buluşup evi gezdiler. Kadının adı Necla Hanımdı. Üçüncü kez evini kiraya veriyordu, sükûnetle, profesyonelce konuştu.

Nerede çalışıyorsunuz?

Muhasebe müdürüyüm.

İyi. Evcil hayvan var mı?

Yok.

Sessiz biri misiniz?

Olabildiğince, dedi ve kendisi de güldü.

Tutuyor musunuz?

Tutuyorum.

Eve dönerken otobüste camdan dışarı baktı Rukiye. Yaz iyice gelmiş; ağaçlar yemyeşil, insanlar yazlık kıyafetli, dondurma satıcıları vardı. Elinde bir anahtar vardı, sıradan. Ama Rukiye kendini yıllardır eline almamış bir şey tutar gibi hissediyordu.

Mehmete o akşam doğrudan söyledi.

Mehmet, seninle ciddi konuşmam lazım.

Televizyondan başını kaldırdı.

Ev tuttum. Ayrı yaşamak istiyorum.

Sessizlik. Uzun bir sessizlik. Televizyondan gelen ses başka odadandı sanki.

Ne?

Ev tuttum. Ayrı yaşayacağım. Bizim yaşamak biçiminden yoruldum. Senin kişiliğinden değil, bu soğukluktan, sevgisizlikten Kendime ait, farklı, sıcak bir hayat istiyorum.

Biri mi var?

İlk soru buydu, hep öyle olurdu.

Hayır, kimse yok. Kendimi buldum. Farkı burada.

Saçmalık bu.

Belki. Ama benim saçmalığım.

Beş yüz elli üç yaşındasın Rukiye.

Kaç yaşında olduğumu biliyorum Mehmet.

Bu…

Kalktı. Tekrar oturdu.

Komşular ne der?

Düşünüp taşındım. Umurumda değil artık.

Uzun baktı. Sonra çok sessizce,

O mektup yüzünden.

Rukiye dolayı bakarak,

Mektuptan mı şüphelendin?

Zarfın oynadığını gördüm.

Hayır, oradan değil. O giden bir şeyin kanıtıydı sadece, benimle ilgili artık burası.

Yatak odasına çekildi. Karanlıkta Mehmet’in mutfağa inip su içmesini, tekrar televizyon açmasını, sonra sessizliği duydu.

Taşınmayı parça parça yaptı. Emir yardım etti, Elif çocuk Emirle geldi. O da yeni evi dolaşıp:

Baaa, burada balkon bile var!

Var.

Çok güzel balkon! Çiçek dikebilir miyiz?

Tabii ki.

Sana minik bir saksı alacağım.

Suna Hanım ev yapımı çilekli pasta getirdi. Kapıda, taşınmadan yeni eve, Rukiye Hanım, hoşgeldiniz yeni hayatınıza dedi.

Oturup çay içtiler, işten, şehirden, Suna Hanımın uzakta yaşayan kızından, Rukiyenin lego peşindeki torunundan konuşup sıcak bir akşam geçirdiler.

Suna Hanım gidince Rukiye kanepeye uzandı, yeni battaniyesini aldı, odayı dinledi. Eski evin gergin, sıkıcı sessizliği yoktu artık. Yumuşak bir sessizlikti bu, ona ait.

Uzun zaman sonra ilk kez, hemen uyuyakaldı, hiçbir şey görmeden.

Ağustos sıcaktı. Rukiye işe alıştı, her şeyin yerini biliyordu, iş nasıl akıyor, kuryenin adı ne. Akşamları bazen evinin yanında küçük parka oturuyordu. İnsanlar geçiyor, çocuklar bisikletli, köpekler koşturuyor. Rukiye oturur, düşünmezdi. Sadece olurdu. Bu, yepyeni bir duyguydu; hiçbir şey düşünmeyip, sadece var olmak.

Ağustos sonunda Mehmet aradı.

Emir dedi ki, iyi yerleşmişsin.

Gayet iyi.

Maaş nasıl?

Yeterli.

Konuşsak mı?

Ne hakkında?

Yani Bizimle.

Rukiye pencereye baktı. Rüzgâr ağaç dallarını sallıyordu.

Mehmet, biz dediğin o eski biz artık yok. Bunu anlıyor musun?

Anlıyorum. Ama belki…

Hayır, dedi yumuşak, net bir kararlılıkla. Geri dönmeyeceğim.

Neden?

Çünkü orada iyi değildim.

Peki burada?

Burada öğreniyorum. Farkı bu.

Sessizce bir süre daha konuştu. Çok değiştin dedi, Rukiye Umuyorum dedi. Sonra birkaç arama daha oldu, zamanla azaldı. Rukiye açmak istemedikçe açmadı. Zira artık seçme hakkına sahip olduğunu hissediyordu.

Sonbaharda kızıl saçlı Canan aradı, Gülsüm numarasını vermiş. Kafede buluştular. Canan mavi bir pardösü giymiş, sağlıklı, huzurlu, yerini bilen bir kadın olmuştu. Çiçekçide ilk ayların zorluğu, sonra bir otobüste şarkı söylerken kendini yakalaması Yirmi yıl hiç şarkı söylememiştim. Oysa otobüste şarkı söylediğimi bile anlamadım başta. İşte böyle oluyor.

Pişman oldunuz mu hiç? dedi Rukiye.

Keşke daha önce yapsaydım.

Korkmadınız mı?

Korkulur tabii. Ama ilk adımda olan korku, karar verilince geçiyor. Çünkü en kötü ihtimal yaşandı, ve dünya hâlâ yerinde.

Bu konuşmayı evde uzun uzun düşündü Rukiye. Hiçbir şey yıkılmamıştı. Oğlu yanında, torunu kendi telefonuyla arayıp Babaane seni özledim! diyordu. İş güzeldi. Suna Hanım gerçek dostu oldu. Gülsüm eskisi gibi hep yakınında.

Ve bir şey daha. Adı konması zor bir şeydi bu: Kendi hayatında kendi yerinde bir insan gibi olmak. Evin misafiri, hizmetkârı ya da eklentisi değil. Sadece kendisi. Rukiye Hanım. Elli üç yaşında. Muhasebe müdürü. Anne. Babaanne. Bir insan.

Yılbaşını iki defa kutladı. Önce Emirde; klasik patates salatası, börek, Emir legonun motorunu anlatıyordu. Sonra kendi küçük evinde. Gülsüm ve eşi, Suna Hanım, Canan renkli pardösüsüyle geldiler. Sessiz bir sofrada, hafif bir müzikle, basit bir neşe içinde Kimse sorgulamıyor, incitici hatıralar yoktu. Sadece burada olmak isteyen birkaç insan.

Saat on iki olunca Rukiye kadehini kaldırdı, bir dilek diledi. Bu sefer başka bir dilekti. Bir istek değil, bir umut değil. Sadece devam ediyorum demek gibi bir şey.

Ocak ortası, yeni yılın başında, kayınvalidesi Gülbeyaz Hanım telefona çıktı. Onunla araları hiçbir zaman yakın olmamıştı. Mesafeli ama saygılıydı.

Rukiye, dedi yaşlı, tutuk bir sesle. Mehmet bana anlattı.

Peki.

Sana bir şey söylemek istiyorum.

Dinliyorum.

Doğru yaptın.

Rukiye cevap veremedi.

Bunu sana çok önce söylemem gerekirdi. Yıllarca her şeyi gördüm. Ben susmayı, annelerin oğulları hakkında konuşmamasını öğrendim. Yanlış, ama gerçek. Çok üzgünüm.

Beni bölme, dinle. Sen iyi bir kadınsın. Hep öyleydin. Güzel bir hayatı hak ediyorsun. Yaş önemli değil. Ben doksan oldum, hâlâ mutlu olacağım bir neden arıyorum her gün. Kendini hayattan çıkarmaya çalışma, tamam mı?

Evet, dedi Rukiye, boğazı düğümlenmişti.

Arada ara, sohbet edelim.

Ararım.

Söz ver?

Söz.

Telefonu kapadı. Uzun uzun duvara baktı. Sonra şaşırarak, hafifçe güldü. Kim derdi ki Tam da Gülbeyaz Hanım. Tam şimdi.

Demek hayat, şaşırtıcı hediyeler verebiliyordu.

Şubat sonunda Emir yalnız başına geldi. Şehrin iki ucundan poğaça getirmiş, çay içmiş, işinden, Eliften, Emirin okula başlayacağından konuşmuşlardı.

Anne, iyi görünüyorsun. Ciddi söylüyorum. Çok değiştin.

Daha mı iyi, daha mı kötü?

Daha iyi. Çok daha iyi. İçinde bir şey açılmış gibi.

O kısmı uzun zamandır kapalıydı.

Bilmem, dedi, kapı aralığında. Anne affet beni.

Neden?

Daha önce hiç bakmadığım için. Bardağında su eksikti, sormadım.

Emir.

Yok, ciddi söylüyorum. Fark etmeliydim.

Emir, dedi yine yumuşakça. İnsan ancak gizlediklerini görebildiği kadar görebilir. Sen iyi bir oğulsun. Ben hep bildim.

Kucaklaştılar. Gitti.

Rukiye kapıda bir süre durdu. Mutfağa geçti, bir çay daha koydu. Camın arkasında kar yağıyordu. Hep kar. O yıl kış çok karlıydı.

Bir yıl önce, otuz bir Aralıkta başka bir pencerede karı izledi, bir şeyler erimeye başlamıştı. O küçücük taş, sessizce eridi.

Şimdi o su oldu. Yüzünü yıkayıp, kana kana içilebilecek bir suya

Yaklaşık bir hafta sonra Mehmet aradı. Cevap verdi.

Rukiye.

Buradayım.

Doktora gittim. Ciddi bir şey yok, biraz tansiyon. Yemeği dikkat et dediler.

İyi ki gitmişsin.

Sen hatırlatırdın önceden.

Mehmet.

Hı?

Artık kendi kendine hatırlıyorsun. Doğrusu bu.

Sessizlik.

Gerçekten dönmeyecek misin?

Hayır.

Peki iyi misin?

Rukiye pencereye baktı. Kar hâlâ yağıyordu. Sessiz, sabırlı, Aralık karı.

Evet, dedi. Gayet iyiyim. Merak etme.

Merak etmiyorum. Sadece sordum.

Biliyorum.

Sessizlik. Sonra Mehmet çok kısık, neredeyse fısıltıyla:

Suçumun farkındayım.

Rukiye hemen cevap vermedi, düşündü. Ne teselli ne de acıtmak için. Sadece doğru olanı söylemek istedi:

Mehmet, sana kin duymuyorum. Gerçekten. Uzun bir hayat geçirdik. Her şeyini silemezsin. Ama ben, aradığım hayat o değildi. Belki sen de değildi, senin kararın.

Ben de düşünüyorum, dedi Mehmet.

Düşünmen iyi, dedi Rukiye.

Telefonu kapadı. Çaydanlığı koydu, kupayı aldı, kapının yanındaki küçük raftaki anahtara baktı. Sıradan bir anahtar ama hayatın ta kendisiydi.

Rate article
Lifequest
Kendi Yemeğini Kendin Isıt: Pratik ve Kolay Isıtma Yöntemleriyle Türk Sofralarına Hızlı Çözümler