“Uğursuz” Eski Ev
– Geldik! Hangi eşyaysa indirin! Şoför, eski ahşap bir çitin yanında kamyonu durdurup motoru kapattı.
Zeynep usulca omzuna yaslanmış tatlı tatlı uyuyan kızı Ekini dürttü.
– Kızım, uyandık. Aç gözlerini, geldik.
Uykulu Ekin yumruğu ile gözlerini ovaladı, başını kaldırıp evi görmeye çalıştı.
– Anneciğim, artık burada mı yaşayacağız?
– Evet, canım. Hadi bakalım! Eşyaları boşaltmamız lazım, içeride neler var bakacağız.
Zeynep, yüksek basamaktan atlayıp yere indi, kızını kucakladı. Arkadan kendi arabasıyla gelen eski eşi Emir de kamyonun yanına geldi.
– Her şey yolunda mı?
– Yolunda. Anahtarlar nerede?
– Al bakalım. Emir bir anahtar demetini uzattı. Evin tapu evrakını masaya bıraktım. Bulursun. Cumartesi Ekini almaya gelirim, anlaştığımız gibi.
– Tamamdır.
– Eşyaların taşınmasına yardım ederim sonra giderim. Çok işim var.
Zeynep başını salladı. İçinde acı vardı, ama değişmeyecek şeyler için daha fazla üzülmenin anlamı olmadığını anlamıştı; hayat devam ediyordu Hem de ağlamadan!
Beş yıl boyunca Emir’le birlikte yaşamıştı. Bir ay önce Zeynep, eşinin başka biriyle ilgilendiğini öğrenmişti. Hem de basit bir ilişki değil; adam ciddi bir aile kurmayı planlıyormuş
Zeynep önce kendiyle adeta başka bir gerçeklikte gibi hissetmişti. Her şey grileşmiş, ne yapması gerektiğini, bundan sonra nasıl yaşayacağını düşünememişti. Dün arkasında güçlü bir destek, huzurlu bir yuvayken bugün bir avuç duman olmuştu; güveni de dağılmış, insanlara olan inancı kalmamıştı. Çünkü Emir ona hiç fark ettirmeden, huzurla, kavga gürültüsüz yaşantısını paramparça etmişti.
Bu haber onun için sadece bir darbe değil, tamamen yıkımdı.
Zeynep bir makine gibi ev işleriyle ilgileniyor, kızına bakıyor, yemek yapıyor, çalışıyor ama kendini toparlayıp geleceği düşünemiyordu.
Emirle yaşadıkları ev, kocasının ailesine aitti.
Zeynepin ise sadece, başka şehirde yaşayan yaşlı bir halası vardı. Tek akrabasıydı. Sık gidemediği için Zeynep onun alışverişini, ilaçlarını ve ihtiyaçlarını takip etmesi için komşusunu tutmuştu. Anne-babasından kalan evi ise uzun süreli kira ile kiraya veriyor, kirası hem kendisine hem de hala Güler için açılmış hesaba yatıyordu. Defalarca halasının evini taşımayı önermiş, ama yaşlı kadın razı olmamıştı.
Emir, eşiyle konuşurken, kavga ya da gözyaşı beklemiyordu. Zeynepin karakterini bilirdi; içine sığınırdı. O yüzden, iyice saklanamayınca, Zeynepin kulağına komşulardan laflar gelince, kızı yattıktan sonra Zeynepi mutfağa çağırıp açık açık konuşmuştu.
– Her şeyi biliyorsun. Özür dilemeyeceğim. Böyle oldu. Bir çocuğumuz var. Onun etkilenmemesi lazım. Bundan sonra ne yapacaksın, düşündün mü?
– Henüz bilmiyorum Zeynep, elleriyle bardağı kavramış, gözünü masadan ayırmadan oturuyordu.
İçinde fırtına vardır; neden? ve niye? soruları aklında zıplayıp duruyordu. Ama duygularını kör etti, Emirin içinde ne olup bittiğini anlamasını istemedi. Kendini çok kötü hissediyordu ama Emirin bir konuda hakkı vardı; kızının mutluluğunu düşünmeliydi.
– Herhalde kiracıların kontratını bozmak gerekir.
– Gerek yok. Sana ve Ekine karşı suçluyum. Annemlerle konuştum Zeynep, şu teklife ne dersin, başka bir yere taşınsanız?
– Nereye? Zeynep kafasını kaldırdı.
– Annemin, başka şehirde, kendi ailesinden kalan eski bir evi var. Eski ama sağlam, sıcak. Hem senin halan Güler de o mahallede, değil mi? Annem evi sana ve Ekine vermek istiyor. Ne dersin?
– Tazminat mı yani? Zeynep hüzünle güldü, düşündü.
Sanırım mantıklı olan buydu. Sokakta Emiri ve yeni sevgilisini görmeye tahammül edemezdi. Eski çevresi ona acı veriyordu. Parkta Ekinle gezerken eski güzel günlerin, ailece geçirilen anların hatırası yüreğini sıkıyordu.
Şimdi geleceği için, özellikle de Ekin için, bir karar vermeliydi.
Küçük bir şehir, hem iyi bir okul hem sağlık ocağı vardı. Ayrıca tek akrabası yakındı; yardıma ve desteğe ihtiyacı olursa başvurulacak bir kapı. Ekinin gözü üzerinde olmalıydı; Emir bundan sonra onları eskisi gibi koruyamazdı, bir iş bulmak gerekiyordu artık
Zeynep kararlı bir şekilde başını salladı:
– Kabul ediyorum.
– Tamam! Yarın annem seni arar, notere gitme zamanınızı ayarlarsınız. Ben çıkıyorum.
Çıkarken bir anlığına durdu, gözlerini kaçırdı, sessizce dedi ki:
– Affet! Böyle olsun istemezdim.
Zeynep cevap vermedi. Sadece başını salladı, kapıyı kapattı, yere çöküp, Ekini uyandırmamak için sesi çıkmasın diye kazağının kolunu ısırarak ağladı.
Bu, bir ağlamadan çok bir haykırıştı. Zeynep çocukken bir belgeselde kurtları izlemişti; şimdi bir kadın değil, yaralı bir kurt gibi hissetti.
Uzun süre ağladı. Ağlarken, kocasına duyduğu bütün öfkeyi boşaltmış gibiydi; geriye boş, yanık bir yer kalmıştı. Kocası giderken, tek düşündüğü o boşluğu mutlaka iyilikle doldurmak gerektiği oldu. Yoksa umutsuzluğun dipsiz kuyusunda kaybolacaktı.
Takip eden haftalarda taşınmaktan ve organizasyondan başka bir şey düşünmek istemedi.
Ve şimdi, eğik duran çitin önünde, yeni evinin devasa, ihmal edilmiş bahçesine bakarken buldu kendini. Ekin onu kolundan çekiştirdi:
– Anne, hadi ama! Niye bekliyoruz?
Yürüyüp, arka bahçedeki yaşlı elmayı geçtiler ve evi gördüler.
Zeynep içinden Ev. Yok, bu başka, diye düşündü. Eski ama dimdik; küçük bir çıkintısı, ferah verandasında renkli camlar Sonbahar bahçesiyle çevrili ve adeta fotoğrafta yerini almak istiyor. Zeynep hemen makinesini çıkardı, birkaç kare çekti. Evin dışına bakınca, yoğun işin ona iyi geldiğini anladı. Ekin, ağzı açık, parmağını ağzına aldı. Zeynep şapkasındaki ponponu çekerek güldü:
– Parmağını çıkar bakalım! Evi şaşırdın mı?
– Anne, çok güzelmiş!
– Bence de. Ama gel bakalım, içeriyi görelim. Nereye yatacağız bir karar verelim.
– Hadi!
Verandadan geçtiler. Ferah bir koridor, açık mutfağa ve odalara giden kapılar Zeynep dolaşıp, nerede ne olur diye düşündü. Ev küçük ama yeterliydi, alt katta mutfak, iki küçük oda; üstte ise bir oda daha ve geniş bir salon vardı. Büyük yuvarlak masanın üzerinde eski bir avize, üstü de tığ işi şal ile kaplanmıştı. Ev soğuktu, belli ki uzun süredir soba yanmamış, ama yine de bir sıcaklık vardı sanki.
– Zeynep! Eşyaları indirdik, taşıyıcılarla hesaplaştım! Emir büyük odaya uzandı. Gel, sana kombiyi ve su ısıtıcıyı göstereyim.
Hızlıca evi tanıttıktan sonra Emir vedalaşıp gitti.
Zeynep, mutfağa geçti.
Çaydanlığı ocağa koyup çantasından getirdiği yemek kaplarını çıkardı. Hem Ekini doyuracak hem ortalığı silecek temizlik kutusunu aldı. Mutfak küçük, ama çok huzurluydu. İki büyük camdan biri doğrudan bahçeye bakıyordu. O pencerenin önündeki masayı temizlemeye başladı. Ekin sandalyede oturmuş, ayaklarını sallıyor, dolaplara ve renkli avizeye bakıyordu.
Aniden, pencereye bir şey çarptı. Ekin çığlık attı, Zeynep irkildi, başını kaldırdı. Pencere kenarında kocaman turuncu bir kedi oturuyordu.
– Hay maşallah! Adamı nasıl korkutuyorsun ama? Zeynep bir an soluklandı. Bak Ekin, ne yakışıklı kedi!
Kedi, gözünü kırpmadan Zeynepe baktı.
– Ne öyle bakıyorsun bana? Geldiysen buyur içeri! Sana ikram edecek bir şey bulurum.
Kedi pencereden atlayıp kayboldu.
– Davet edildiğim için geldim der gibi! Zeynep gülümsedi. Haydi Ekin, ellerini yıka, yemeğe başlıyoruz.
Zeynep kapıya döndüğünde ağzı açık kaldı. Kediyi eşiğe oturmuş buldu.
– Nasıl girdin ki? Kapıyı kapatmıştım!
Kedi umursamazdı. Sahipleri gibi gözlerini kısıp, Zeynepin yüzüne sıcak bakışlar attı.
Yemek kabından bir parça haşlanmış tavuk alıp tabakta sundu:
– Gel bakalım, afiyet olsun!
Kedi gururla, yavaşça tabağa geldi ve narin narin yemeye başladı.
Zeynep kapıları kontrol etti. Her yeri kilitlemişti; tek fark, alt kapının dibinde eskiden yapılmış minicik bir kedi deliği vardı.
Demek yolu biliyor misafirimiz.
Mutfağa döndüğünde Ekin, kedinin başında yere oturmuş ona bir şeyler anlatıyordu, kedi hararetle dinliyordu. Zeynep uzun zaman sonra ilk kez gülümsedi.
– Sohbet çok iyi galiba!
Kızıyla kedi aynı anda kafalarını çevirince, Zeynep kedinin de omuz silktiğini sandı, o kadar komikti ki.
Kapı çaldı, Zeynep parmağını salladı:
– Burada kal bakayım! dedi.
– Merhaba! Ben komşun. Adım Sevgi Çelik, bana teyze Sevgi de diyebilirsin. Bak bakalım, kadın kocaman bir şişe süt uzattı, keçimden! İçin sıhhat bulsun!
– Merhaba! Zeynep önce şaşırsa da hemen kendini toparladı. Ben Zeynep. Tanıştığımıza memnun oldum. Ne güzel, hâlâ sıcak! Çok teşekkürler! Buyurun, içeri geçelim.
Sevgi Teyze tereddüt etmeden içeri girip masanın kenarına oturdu, Ekin arkasını döndü.
– Merhaba! Ben Ekin.
– Merhaba! Ben de Sevgi teyze.
– Sizin bu kedi kimin?
– Bilmez miyim! Benim uslanmaz yaramaz. Adı Şanslı. Çok yerse eve kovun, bizim evde de karnı doyuyor. Yoksa tembelleşip fare yakalamaz artık.
– Sizin de evde fare var mı ki? Ekin ağzı açık sordu.
– Tabii canım. Sizin evde de olur. Her eski evde vardır. Özellikle sonbaharda. O yüzden
– Anne, bizim de hemen Şanslı gibi bir kedimiz olmalı!
Zeynep gülümsedi:
– Dur bakalım Ekin! Sevgi Teyze, buralarda bahçeyi temizleyecek, eve yardım edecek biri var mı? Tanıdığınız?
– Olmaz mı! Cemal Usta var, üç ev aşağıda, yeşil kapılı ev. İyi adamdır, elinden her iş gelir ve fiyatı makuldür.
– Çok teşekkürler! Ay, sizi çaya davet etsem, yeni taşındık ama şekerim ve bisküvim var.
– Olur, dedi Sevgi Teyze gülerek.
Çay içtiler, Sevgi Teyze kasabadan, ailesinden bahsetti. Sonra birden:
– Peki, Zeynepciğim, sizi bu eve kim yönlendirdi?
– Miras kaldı, Zeynep duygularını gizlemeye çalıştı. Hayat hikayesini paylaşmak istemiyordu.
– Şimdi, bu ev yirmi yıldan fazladır boş ve kapalıydı. Gençler unutmuş, yaşlılar der ki, bu ev uğursuzdur.
– Eyvah, korkutmayın beni! Ne olmuş ki?
– Hiç korkma! Sadece insanlar bu evde hiç uzun süre oturmazdı. Ya hastalık, ya kayıp, ya mutsuzluk O yüzden adı çıktı bir kere. Zaten eski kasaba evi, neredeyse yüz yıllık; iki kere tadilat gördü ama kimse kök salamamış.
Zeynep, çay kaşığını elinde evirip çevirdi.
– İlginç Ne yapalım, kader bizi buraya getirdi. Bakalım, belki bize uğur getirir! Biz de korkacak değiliz! Değil mi Ekin? Bizi kolay korkutamazlar!
Aylar geçti.
Zeynep, yeni hayatına iyice alıştı. Ekin anaokuluna gidiyor, Zeynep ise kasabanın fotoğraf stüdyosunda çalışıyordu. Eskiden hobi olarak yaptığı fotoğrafçılığı şimdi meslek edinmişti. Hamileyken kursa gitmişti. Şimdi dedi ki, iyi ki o beceriyi kazanmışım.
Bahçeyi toparladı. Cemal Usta’nın büyük yardımı oldu. Uzun boylu, güçlü adam kapıdan girerken:
– Cemal Usta de yeter! demişti.
Beraber çalıları temizlediler, ortaya meyve ağaçları, çilek, böğürtlenler çıktı. Bakımını yaptıkça Ekinin yediği meyveler bakkal yüzü görmedi. Çatı, veranda, merdiven derken zaman geçti ama değdi.
Ev canlandı, huzur buldu. Sabahları verandada elinde çay, parmaklarını yeni parmaklıklara dokundururken işte aradığım yer burası diyordu.
Hala Gülerle de ilgilendi. Artık Ekinle her akşam onun yanına uğruyor, sonra eve dönüyordu. Taşınmayı doğru karar olarak gördü. Emirle ilgili kırgınlığını da yavaş yavaş unuttu.
Emir kızıyla ilgilendi, bu Zeynepin içini bir nebze rahatlattı. Demek ki çocuğunu ihmal etmemişti; ama bir arada olamasalar da kızlarının sığınağı olduklarını göstermek istiyordu.
Halasının dediği gibi:
– Doğru söylüyorsun Zeynepciğim. İçini kinle tutma. Bırak gitsin! Ufak üzüntüler dağ gibi büyüyebilir. Sen iyi şeyleri hatırla. Bak ne güzel bir kızın var! İşte en önemli olan bu. Diğerine takılma! Kızın gözünü senden alamaz. Her şeyi fark ediyor, unutma! Çocuklar sandığımızdan daha dikkatli Senin zorunda kaldığında, hatırasında nasıl kalacaksın, ona bak!
Zeynep başını salladı, hak verdi.
Zamanla komşularla kaynaştı. Biri çocuklarıyla, öteki çayla geliyor, Ekin de arkadaşlar buluyordu. Yaşlılar da evden eksik olmaz oldu.
Bir gün, Şerife Teyze ona evde ekmek yapmayı öğretti. Ekin bayılmıştı! Sütün yanında kocaman taze bir ekmek verdin mi, içini zorla dökmez, kendi içerdi. Zeynep mutlu gülüyordu, kızının süt bıyıklarını silerken.
Bir başka gün, komşuları Kadir Amca ziyaret etti. Büyük bir kase çilek getirdi:
– Cinsin adı Yıldız. Alışırsan, bahçede nasıl yetiştirilir, gösteririm.
Cemal Usta verandayı tamir ettikten sonra Zeynep oraya büyük bir masa kurdu, renkli camları parlatıp, ahşap zeminleri yıkadı. Köşede sallanan bir koltuk vardı, Ekin orada Şanslıya sarılıp otururdu. Her sabah artık Zeynep veranda kapısına daha dikkatli basıyordu; zira bir sabah sırayla dizilmiş ölü farelerin üstüne basmamak için Şanslı kedi hakkını, kapıda yatmaya böyle ödüyordu; Ekinin ise en yakın arkadaşı olmuştu.
Sadece bir komşusunu pek sevemedi; Necla Hanım. Biraz yaşlıca, geveze ve fırsat buldu mu dedikodu yapardı. Zeynep önce anladı, sonra kısa kesmeye başladı.
– Sevgi Teyze, bu kadına ne diyeceğim? Akıl sır erdiremiyorum.
– Kızım, ona çözüm yok. Kapıyı kapatırsan, bir dedikodu başlatır, senden kurtulamazsın. Benim de kedilerim var, ona alerjisi var. O yüzden uğramaz.
– Bir kedi mi alsam acaba? Ya da köpek
Necla Hanım ise, Zeynepin iyi niyetli olduğunu fark etmiş, gevezeliğinden vazgeçmemişti.
Zeynep ona çay verir, sessizce içinden şarkı söylerdi. Necla Hanımın kendi kendine konuşmalarına alışmıştı.
Sonra bir gariplik fark etti. Necla Hanım ne zaman uğrasa, bir aksilik gelirdi başına.
İlk seferinde yeni eteğini bahçede bir çiviye takıp yırtmıştı. Zeynep, Cemal Ustanın yeni yaptığı yerden çivi çıkabileceğine ihtimal vermiyordu.
İkinci kez sandalyesini karıştırıp yere düşmüştü. Orada düşecek yer bile yoktu oysa.
İşler böyle gidince, Necla Hanım daha az uğramaya başladı.
Günün birinde Zeynep, çitleri budarken, Necla Hanımla Sevgi Teyzenin sohbetine kulak misafiri oldu:
– Sevgi Teyze, bak bir kadına. Tek başına çocukla yaşayamaz! Ev tertemiz, mutlaka bir adam var. Çünkü her şey yolunda. Yoksa burada dikiş tutturamaz.
– Diline sahip ol, Necla Hanım! Hepimiz Cemal Ustanın yardım ettiğini, ücretiyle tuttuğunu biliyoruz.
– Ama bu ev?
– Ne olmuş?
– Kasabanın tamamı bilir bu evin uğursuz olduğunu! O ise hâlâ burada, hem de komşular ona koşuyor. Bana kimse uğramaz!
– Çünkü insan mekanı değil, mekan insanı değerli kılar! Zeynep iyi biri, o yüzden herkes ona gelir. Hadi bakalım, benim işim var, sütüm ocakta!
Zeynep gülümseyerek uzaklaştı. İnsan çeşit çeşit işte!
– Anne! Anne neredesin? Ekin veranda kapısından seslendi.
– Buradayım! Uyandın mı? Ellerini yıkadın mı?
– Hayır, bak şimdi! Şuraya bak!
Zeynep, Ekinin gösterdiği yere döndü. Bahçenin derinlerinden Şanslı, ağzında minik turuncu bir yavru kediyle geldi. Zeynep avuçlarını uzattı, Şanslı büyük bir ciddiyetle hediyesini bıraktı.
– Sağ ol Şanslı! Sanırım bu gerekiyordu, değil mi?
Kedi onaylar şekilde mırladı, arkasını dönüp Sevgi Teyzenin evine gitti. Görevi bitmiş gibiydi.
– Ekin, galiba artık bir kedimiz daha var. Adını ne koyalım?
– Şanslı!
Zeynep yavruyu göz hizasına kaldırıp gülümsedi:
– Hoş geldin, Şanslı Efendi! Hadi çocuklar, herkes içeri! Kahvaltı zamanı.
Ekin güldü, verandadan kapıyı itti, evin içinden sıcacık bir koku yayıldı.
Hayat bazen beklenmedik virajlarla bizi başka yerlere savurur. Ama unutma: Yalnızca yeni başlangıçlara cesaret edersen, kalbindeki boşluğu umut ve sevgiyle doldurabilirsin. Her ev, içine sevgi girince sıcacık bir yuvaya dönüşür. Yeter ki geçmişin ağırlığını geride bırakmayı, mutlu olmayı ve elindekinin kıymetini bilmeyi öğren.



