Aile yadigarı
Hayır! Vazgeçirmeye çalışma anne! Yine de yapacağım bunu!
Damla, neden kızım?! Bir anlatsana, buna neden ihtiyacın var?
Çünkü o, odaya benden bir dakika önce giriyor! Çünkü aynada kendime bakamıyorum! Çünkü düzgün bir hayatım olmayacak! Ne koca, ne çocuklarım olacak! Allahım, anne! Hiç mi anlamıyorsun?! Damla gözyaşlarına boğulup fırçasını, tartışmaya kulak kabartan minik Pamuka fırlatıyor.
Pamuk, pençeleriyle yırtmaya çalıştığı yastığı ile oldukça meşgul. Oysa yastık, Damlanın elleriyle işlediği zarif bir hediyeydi, aslında anneannesine gönderilmek için hazırlanmıştı. Ama aileyi yıllar önce ikiye bölen büyük kavga yüzünden hiçbir zaman yerine ulaşamadı. Kadife üzerindeki güzel güller şimdi Damlaya hizmet ediyor, bazen de ailemizin yaramaz kedisi Pamukun saldırılarından kurtulamıyor.
Kedi, eve Damla sayesinde geldi ve o günden beri de Damla kendini Pamuku eğitmekle sorumlu hissediyor. Zamanında komşu çocuklarının elinden kurtardığı küçük canlının sahibi yok diye onun canını yakmakta sakınca görmediler. İnce sesli, kibarca ne yaptıklarını soran Damlayı ise hiç umursamadan işlerine devam ettiler.
Fakat Damlayı hafife aldılar. Eline notalarla dolu bir dosya alan incecik, narin Damla belki annesinin hayalindeki kızdı; ama babası daha bambaşka bir şey isterdi. Bu yüzden Damlanın elinde siyah bir karate kuşağı ve bir dolu kupa var; hepsi kitaplığın köşesinde sıkış tepiş duruyor ve Damla ev temizliği yaparken sinirini bozuyor. Damla, düzenli olmayı hiç sevmez ve başarılarının somut göstergelerinin üzerindeki tozlardan nefret eder. Kupaları kaldırmasına annesi asla izin vermez; haklı olarak kızının özgüvenini artırdığını düşünür.
Spor başarıları tam da işine yaramıştı; yaramaz çocuklar kediyle birlikte kaçarken Pamuk, Damlanın oldu. Pamuk ilk geldiğinde incecik, neredeyse tüysüz, korkunç bir kuyruğa sahipti. Ama kuyruğu kısa sürede gürleşti, kendi ise kendini Damlanın eşyası olarak gören, küstah bir kediye dönüştü. Artık hiçbir şey için endişelenmeye gerek yoktu; Damlanın ilgisinin karşılığı olarak bazen başının kaşınmasına izin vermek yeterliydi.
Pamukun aileye katıldığı gün Damla konservatuvardan eve moralsiz ve öfkeyle dönüyordu. Hazırlanmak zorunda olduğu yarışmanın antrenmanları kötü gidiyordu. Her zamanki gibi becerikli ve itaatkar olan parmakları, iş arkadaşlarından Barış içeri girdiğinde birdenbire kontrolünü kaybediyordu.
Barış, Damlanın çocukluğundan beri tanıdığı biriydi; önce ilkokulda, sonra güzel sanatlar lisesinde, şimdi ise konservatuvardaydılar. Barış tatilden ve ailevi bir yolculuktan sonra ona yabancı ve anlaşılmaz gelmişti. Damla, Barışı yeniden görünce içine kapanmıştı. Barış, arkadaşlarına bir şeyler anlatırken ona alışkanlıktan sarıldığı anda Damla, bir an için tarifsiz bir mutluluk hissiyle olduğu yerde kalakaldı ve bitmemesini diledi o anın. Başka zaman olsa, hemen kollarından sıyrılıp arkadaşının kafasına hafifçe vurarak uzaklaşırdı; ama bu kez nedenini bilmeden sadece orada, onun sıcacık elinin omzunda durmak ve kendini bırakmak istedi.
Tabii ki Barış, elindeki karışık notalar ve yeni bir eser heyecanıyla diğer odaya koşunca Damla kendini azarladı: Aptal! Bunu da mı kendine yakıştırdın? Fakat bir kere yaşanan heyecan artık peşini bırakmadı. Her Barışa baktığında gözlerini yere indiriyordu.
Hem acı verici hem de güzeldi bu karmaşa. Damla Barışa duygularını açmak istese de, işin ucunu düşündükçe elleri buz kesiliyor, içi kararıyordu.
Damla acı çekiyor.
Yaşadıklarını kimseyle paylaşamıyor. Annesinin onu anlayamayacağından endişe duyuyor, veya en azından böyle hissediyor ama bu da önemli değil. İlk aşkını anlatmaya cesaret edemiyor.
Annesiyle ilişkileri karışıktı. Birbirlerini deli gibi seviyorlardı; ama ikisi de inatçıydı, bu yüzden bazen kalp kırmamak için susmak gerekirdi. Bunu başarmak her zaman mümkün olmuyordu ve evde bir çatışma çıkıyordu. Ama bu gürültülü, tabakların kırıldığı türden bir kavga değildi. İçlerinden biri sessizce kapıyı kapatır işler biterdi, ardından evde derin bir sessizlik olurdu.
Kültürlüce birbirimizi yok ediyoruz.
Damlanın anneannesi öyle derdi, aile büyük kavga ile ikiye bölünmeden önce, ardından da eklerdi:
Ne büyük saçmalık!
Damla bunun saçma olduğunu bilse de gelenekten vazgeçmiyordu ve çoğu zaman önce uzlaşı arayan da kendisi oluyordu. O da biliyordu annesinin onu çok sevdiğini; Alime Hanım, Damladan daha değerli bir şey olmadığını düşünüyordu dünyada.
Ailesi içinde, Damla ev ve okul dışında bir şey bilmiyordu kamplara hiç gitmemişti, sınıf arkadaşlarıyla okul dışında bir araya gelmemişti. Arkadaşları yoktu; annesinin onu uygun gördüğü çocukların dışında kimseyle görüşmemişti. Onlara hiç yakınlık hissetmiyordu. Arkadaşlık etmemesinin sebebi huysuzluğu değildi. Sema, Damlaya yeni lakaplar takıp, kırıcı şakalar yapardı. Emirsa tanıştıkları ilk gün Damlanın peluş ayısının kafasını koparıp Hak etti! demişti. Neden hak ettiğini Damla hala anlamamıştı. O günden sonra Emir her geldiğinde Damla ağlamaktan helak oluyordu.
Ne yazık ki çocuklarımızın huyları tutmadı, oysa harika bir çift olurdu!
Emirin annesi başını sallayıp Damlayı teselli etmeye çalışırdı. Damla ise bu yapmacık sözleri yutmazdı içten olmadıklarını bilirdi.
Alime! Kızını baskı altında tutma! Anneannesine sarılan Damla, onun annesini azarını dinlerdi. Biraz da kendi kararlarını verip büyüsün! Şimdi seçme hakkını elinden alırsan, o hep kendini eksik hissedecek!
Meryem Hanım, siz de abartıyorsunuz! Damla daha çocuk! Hangi seçimini yapabilir? Ben sorumluyum! Seçmek de bana düşer.
Yeter ki bu işin ucunu fazla kaçırma. Çocuğun senin mülkün olmadığını unutma.
Damla niye bu konuşmayı unutamadığını bilmezdi; ama o kadar derin iz bırakmıştı ki, annesi baskıcı davrandıkça yinelemeye başlamıştı:
Anne, ben senin malın değilim!
Bu, Alimeyi çok öfkelendirirdi.
Başkalarının söylediğini tekrarlama! Kendi aklın olsun!
Benim de var! deyip küsüyordu; ev yine sessizliğe gömülüyordu.
Anneannesiyle ilişkisi, büyük kavgadan sonra bıçak gibi kesilmişti.
O olayda kim haklıydı, kim suçluydu düşünmek istemiyordu. Herkesin kusuru vardı.
Anneanne, işin özüne inmeden önce Damla’nın annesine son bir kez çıkışmıştı:
Çocuk beklerken sinirini kontrol etseydin! Hassas ruhluymuş Saçmalık! Hem kendimi hem evladımı düşünmeliydim Bildiğin hastalığınla bu kadar gevşek olursan Alime! Sen ne düşünüyordun?
Damla’nın annesi, Damla ve babasına hamileyken nazlanıp her fırsatta ortalığı ayağa kaldırır, yeri göğü inletirdi. Ne istiyordu, Damla da babası da anlamazdı. Çıt çıkarmadan dolaşırlardı evde, annenin keyfi kaçmasın diye. Ama o da yetmedi; karnındaki bebeği iyi bir zamanda, ama geç bir haftada kaybetti. Sonra yanlış tedavinin sonucu olduğu anlaşılınca, suçlayacak kimse kalmamıştı. Alime herkesin suçlu olduğuna inanıyor, tek Meryem Hanım açıkça gerçekleri söylüyordu.
O konuşma Meryem Hanım’a kolay olmamıştı; oğlunun evinden ambulansla hastaneye kaldırılmıştı. Alime ise kayınvalidesini asla affetmedi.
Damla’nın babası önce ortamı yatıştırmaya çalıştı, başaramayınca iki inatçı kadını kendi haline bırakmanın en iyisi olduğuna karar verdi.
Bu süreç uzadıkça uzadı. Damla, anneannesini çok özlüyordu; ama annesine karşı gelemezdi. Annesi yaşananların ardından ona dört elle sarılmış, yaşamak için güç bulmuştu.
Anne, bir daha denemediniz mi? Bir oğlun olsun istemiştin oysa?
Damla bu soruyu bir kez sordu ve cevapsız kaldı. Alime, öyle bir bakış attı ki, Damla konuyu bir daha asla açmamaya yemin etti. Yoksa çıkacak fırtına her şeyi önüne katardı.
Damla, anneannesine sırlarını anlatabilmeyi çok isterdi; ama o artık yanında değildi. Meryem Hanım eşyalarını satıp Antalyaya taşınmıştı.
Böyle daha iyi olacak oğlum! Herkes daha huzurlu.
Bundan sonra Damla bilirdi ki babası yılda iki kez anneannesini ziyarete gidiyor ve annesi bunu doğal karşılıyor; ama Damla’nın babasıyla gitmesine izin yoktu.
Kızımı bana karşı doldururlar istemiyorum!
Damla bu düzeni hiç beğenmese de, annesini seviyordu, babasını da kırmak istemiyordu. Birlikte mutlu olmalarına engel olmak istemediği için elinden geleni yapıyordu.
Anneannesinin eski bir fotoğrafını en sevdiği kitabın arasında gizliyor, annesi görmediğinde çıkarıp bakmaya doyamıyordu.
Fotoğrafçının başarısına her seferinde hayran kalıyordu: Nasıl olur da anneannesini öyle çekmişti ki, Berg ailesinin en değerli mirası neredeyse önemsiz görünüyordu? Oysa aynaya her baktığında Damla ağlıyordu.
Burun. Aileye özgü, olağanüstü güzel diye nitelendirilse de
Damla ise bu vasıftan sadece olağanüstü kısmını benimserdi. Güzellik göremiyordu burnunda.
Bu burun çok büyük! Sema, on yıldır görmediği eski sözde arkadaşı, gerçek bir Türk masalı tadında ellerini Damlanın burnuna doğru uzatırken hayranlıkla inledi. Affedersin, ama ne kadar ilginç! Canlı Pinokyo gibisin! Öpüşürken engel oluyor mu acaba? Vay canına! Daha hiç Susuyorsun, he? Hiç sevgilin olmadı mı? Vay ki ne vay! Sen gerçekten bir örneksin! Bu yaşta sevgilinsiz Ne tuhaf!
Damla kendini nasıl tuttu, bilmiyor. Semanın o gösterişli saçlarını yarı yarıya yolmak istiyor. Kimdi ki ona bunları söyleyecek?! Eski dostu mu? Hayır! Sadece uzak bir tanıdık! Yıllardır ailesiyle İspanya’da yaşıyor, memleketine de yılda bir uğruyor. Üstelik bu görüşme de annesinin ısrarıyla, gitmeden hemen önce, Damla’nın hiç istememesine rağmen gerçekleşmişti.
Kızım, böyle olmaz! Yıllardır görüşmediniz!
Bir o kadar daha görüşmesek de olur, anne! Niye?
Damla, lazım!
Kime?
En çok sana! Aptal çocuk gibi konuşma. Sonra bana teşekkür edeceksin!
Gerçekten de Damla, annesine bu buluşma için defalarca içinden teşekkür etti, ama en düzgün ifadeyle bile duygularını anlatamıyordu. Fakat Sema ile konuşmanın sonunda verdiği karar muhtemelen bugüne dek aldığı ilk yetişkin ve ciddi karardı.
Estetik ameliyat olacağım!
Hayır! Alime çaresizce Damlaya bakıyor. İzin vermem! Neden böyle bir şey?
Vazgeçirmeye çalışma anne. Hem babam da onayladı. Kararım kesin!
Sakın ha Bir fısıltı kadar, nerdeyse duyulmaz şekilde söylendi.
Sonunda ikisi de ağladı ve Alime odasına çekildi. Gece olunca bir anda aklına gelen çözümü buldu ve hemen eşine koştu: Meryem Hanımın telefonunu ver.
Damla, Antalyaya ertesi gün uçtu.
Alime, kızını havaalanına bizzat götürdü ve vedalaşırken kulağına fısıldadı:
Hayatta ne çok hata yapıyoruz kızım! Kaybedecek yerde bulacağımız çok şey varken kaybediyoruz Benim hatamı tekrar etme! Ve bil ki seni bekliyorum ve çok seviyorum. Bazen öyle gözükmese de, seni hayatımdan ve tüm dünyadan çok seviyorum!
Damla başını salladı ve annesini sıkıca sarılıp uçağa bindi. Onu bekleyen anneannesi, her şeyden önemliydi artık.
Meryem Hanım, Damlayı öyle sıcak karşıladı ki, anlamlı bir konuşma iki gün sonrayı buldu.
Damla, anneni bu kadar akıllandıran ne, söyler misin?
Bilmiyorum. Burnumu kısaltmaya karar verdim ya, ondandır!
Niye kızım? Çok güzelsin! Biraz makyaj yapsan yeter, başka bir şeye gerek yok.
Anneanne! Sen de mi başladın! Pinokyo gibi göründüğümü söylüyorlar!
Kim söylüyor böyle saçmalığı?
Damla dudaklarını ısırıyor, Semanın pırıl pırıl saçlarını hatırlayarak ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
Bir insanın dış görünüşüyle dalga geçen, küçültücü şekilde konuşanlar insan falan değildir, güzel kızım. Onlar Yaradanın gözünden kaçmış birer sürüntüdür! Mükemmel insan yoktur. Hele kadınlar arasında hiç yok! Eğer bana baştan sona dış görünüşünden memnun birini getirsen, Guinness Rekorlar Kitabını o gün kapatırlardı! Öyle biri yok turda!
En büyük burun için başvursam, kesin birinci olurum! Eminim!
Dur bir dakika! Meryem Hanım sandalyeden kalkıp yan odaya geçiyor.
Mavi kadife kaplı kalın bir fotoğraf albümüyle dönüyor.
Al bakalım!
Nedir bu?
Berg ailesinin yadigarını taşımak hiç kimseyi mutsuz etmedi, Damlacığım. Bu insanlar senin ataların. Tüm resimler burada yok tabii. Kimi soykırımda kaybolmuş. Ama hiçbirinin kaderi burnu yüzünden kötü olmadı, tersine hepsi iyi adamlarla evlenip çocuk sahibi oldular, torunlarını gördüler, mutlu oldular.
Anneanne, komodinin çekmecesinden küçük oymalı bir kutu çıkarıyor.
Sanırım artık zamanı geldi. Al Damla! Bu Fadime Teyzenin yadigarı. Ailedeki tüm kızlara hatıra bir şeyler bırakırız. Senin de hakkın bu.
Küçük kutudan Damla zarif inci bir çift küpe çıkarıyor. O kadar güzel ki bir an nefesi kesiliyor ve parmakları titriyor.
Bunu deden, yani büyük dedenin kardeşi yaptı. Eşi için özel tasarlamıştı.
Bunlar zambak mı? Damla parıldayan çiçekleri inceliyor.
Evet. Karısı Zambaktı adı. Bu küpeleri ona yaptı, o da önce kızına, sonra diğer kızlara devretti. Artık onlar senin.
Anneanne! Gerçekten hazine!
Tıpkı senin burnun gibi! Şimdi düşün, şunu modası geçmiş bulup eritmeye karar versem, ruhsuz, hikayesiz bir küpe yaptırsam olur mu?
Damla, küpeleri avucuna alıp sıkıyor:
Bu çok yanlış olurdu!
Öyleyse Allahın sana lütfundan şikayet etme. Ona yanlış yaptığını söyler gibi konuşma. Her şey olması gerektiği gibi, unutma. Şimdi anlat, kim kafa karıştırdı bu kadar? Nasıl biri, ailesi nasıl, neyle meşgul?
Anneanne! Nereden anladın?! Damla kızarıyor, gözleri yere iniyor.
Ne sandın! Ben de genç oldum!
O gece, Damla nihayet içini döküyor, Meryem Hanım dikkatle dinliyor. Bu konuşmadan sonra Damla özgür hissediyor; artık yarışmaya hazırlanabilir, korkularına yenik düşmeden hayalini kurabilir
Sabah olduğunda Damla, anneannesinin valiz hazırladığını görüyor.
Nereye gidiyorsun?
Artık barış zamanı, kızım. Ben de hata yaptım; kopardığım bağları onarmam için anneni görmem lazım.
Meryem Hanımdaki bu kararlılığa Damla karşı çıkmıyor. Sessizce yardım ediyor ve taksi çağırıyor.
Bir süre sonra, odasında Pamuka sarılmış halde, mutfaktaki konuşmaları dinliyor. Gidip yanında oturmak, annesinin elini tutup Anlaştınız mı? diye sormak istiyor. Ama bunun yeri ve zamanı olmadığını biliyor. Şimdi esas önemli olan karışmamak, kırılgan mutluluğu ürkütmemek. Çünkü bir aileyi parçalamak çocuk oyuncağı; yeniden kurmaksa ipekten iplikle kuyumculuk işçiliği ister.
Aylar sonra, Alime karnını tutarak doğrulacak, makyaj uzmanı işini bitirmiş olacak; Damlaya küpesini düzeltip duvağını yerleştirirken soracak:
Hazır mısın kızım?
Bir dakika, sadece şu aile yadigarını biraz pudralayacağım! Damla aynaya dönecek, yüzünü gözden geçirecek, kendi kendine onaylayacak… Zamanında Barışa, görünüşünden rahatsız olup olmadığını sorduğu anı hatırlayacak.
Harikasın Damla! Neden soruyorsun ki? Barışın şaşkınlığı o kadar gerçek olacak ki Damla sevinçten gözlerini kapatacak.
Hafif bir tebessüm, ışıl ışıl bir bakış Uzun, dalgalı saçlı, az önce uluslararası yarışma kazanan müzisyenin boynuna sarılmış ince parmaklar
Bir şey yok sevgilim. Yalnızca Sadece öylesinePamuk, salonda sırtüstü yuvarlanırken bir anlığına Damla’nın bakışını yakalar ve mırlayarak kuyruğunu sallıyor. Damla aynada kendini süzerken usulca gülümsüyor: burnu ailesinin mirası, küpeleri ise büyük bir hikâyenin hatırası artık. Gözlerinde anneannesinin sözü yankılanıyor: Her şey olması gerektiği gibi, unutma.
Aşağıdan yükselen kahkahalar arasında Damla son bir kez aynaya döner; yanaklarında utangaç bir sevinç, kucağında bir aile yadigârı, yanında bir ömürlük sevda… İçinden geçen tek şey minik bir dua oluyor: Hayatım, hikâyem, tam da bana göre.
O an kapı aralanıyorBarış heyecanla başını uzatıyor, bir an Damla’nın gözlerine bakıyor, hafifçe fısıldıyor:
Geliyor musun?
Damla başını dik tutuyor, gururla ve sevgiyle gülümsüyor:
Geliyorum. Ve artık aynadakiyle tam anlamıyla barışıyorum.
El ele salona ilerlerken bir köşe yastığının üstünde Pamuk onları izliyor, sanki bütün ailenin iyi dilekleri bir anda gözlerinde parlıyor.
Hayat, birbirine eklenen kırıkların üstünde, yeniden örülen ipek gibi bir huzurla sürüp gidiyor. Damla, anneannesi, annesi, Barış ve hatta Pamuk Herkes yerini buluyor; mutluluğun en saf haliyle, birlikte tamamlanıyorlar.
Ve Damla, artık aynadaki yüzüyle, geçmişiyle ve ailesinin ona emanet ettiği hikâyeyle gurur duyuyor.




