İşte tanıştık…
– Ali, sana bir şey mi oldu? diye sordu Elif, birkaç dakikalık sessizliğin ardından. Ne oldu sana, iyi değil gibisin. Yüzün bembeyaz… Her şey yolunda mı?
– Evet, problem yok, dedi Ali, kendini toparlayarak. Çatalı kenara bıraktı ve elma suyu dolu bardağına uzandı, Elife cevap vermesi gereken anı biraz daha ertelemek için.
*****
Ali apartmanın önüne geldiğinde demir kapının kolunu tuttu ve girmeye niyetlendi, fakat son anda durdu. İçeri girmek hiç de içinden gelmiyordu.
Oysa Elifle söz vermişti; onun evine misafirliğe gelecekti. Ancak heyecanı öyle büyüktü ki, bir türlü kendine söz geçiremiyordu.
Koca adamdı kendisi, hâlbuki dizleri titriyordu adeta. İlkokulda tahtaya kaldırılan çocuk gibi
Oysa geriye çok az bir şey kalmıştı: Kapıyı açacak, apartmana girecek, üçüncü kata çıkacak, 36 numaralı daireyi bulacaktı…
Ama bir türlü kendini buna ikna edemiyordu.
Bir korku sarmıştı Aliyi, ellerini, ayaklarını bağlamıştı adeta. Eylemsizlik içinde kala kalmıştı.
Tek istediği, dönüp hemen uzaklaşmaktı. Eve, ya da İstanbulun başka bir ucuna fark etmezdi. Yeter ki, buradan uzak olsun.
– Neden kabul ettim ki diye mırıldandı geri adımlarken. Belli işte, istenmeyeceğim.
Ali birkaç adım daha uzaklaştı, kafasını kaldırıp apartmanın üçüncü katındaki yanan ışığa baktı.
O kadar belirgindi ki, sanki apartmandaki tüm ışıklardan daha çok parlıyordu. Tıpkı bir işaret fişeği gibi; Aliye yanlış gelme, doğru geldin diyen bir rehber.
Ama Ali, yukarı çıkıp o daireye yaklaşmak istemiyordu.
Belki de onu şu an burada tutan tek şey, Elifin ondan beklentisiydi. Elif istemiş, rica etmişti; mutlaka gel demişti.
Ve Ali söz vermişti: Geleceğim.
*****
Ali, sana bir şey anlatacağım… Korkma sakın, demişti Elif dün akşam telefonda; Annemle babam seninle tanışmak istiyorlar.
Elif, Alinin sevgilisi.
Birlikte bir kafede oturuyorlardı; akşam yemeği yiyor, hafta sonu planlarından bahsediyorlardı. Ancak bir anda Elifin anne babasıyla tanışma konusu gündeme gelmişti. Ali şaşkın şaşkın bakmıştı Elifin yüzüne; şaka mı yapıyor, ciddi mi anlamaya çalışıyordu.
Aslında alışılmadık bir durum değildi. Tam tersine, Türk ailelerinde evlenecek kişiyle tanışmak annelik babalık hakkıdır. Hele hele kız babası ve annesi, damadı görmeden rahat edemezler. Garip olan, çağırmamaları olurdu zaten.
Ama…
…Ali fena halde tedirgindi; Elifin ailesinin kendisini beğenmeyeceğinden korkuyordu. Aslında bu korkularında epeyce haklıydı.
Elifin annesi Zerrin Hanım, tüm ömrünü İstanbul Üniversitesinde geçirmiş, önce hoca, sonra dekan, şimdilerde ise Milli Eğitim Bakanlığında önemli bir görev sahibi biri.
Babası Nihat Bey ise inşaat mühendisi olarak başladığı mesleğinde hem müdür yardımcılığı yapmış, hem de son yıllarda kendi inşaat firmasını kurmuş, belediye başkanıyla kanka olmuş ciddi bir iş insanı.
Elif de otuzuna merdiven dayamış, büyük bir finans şirketinde hukuk bölümünde yönetici olmuş, kariyer basamaklarını hızla tırmanmıştı.
Peki, Ali 35 yaşında ne yapmıştı?
Pek bir şey değil. O da sıradan bir sistem yöneticisi. Üstelik üniversite diploması da yok.
Maaşı fena değildi ama önü kapalıydı, yükselme şansı görünmüyordu.
Ve Elifin annesi ve babasıyla aynı sofrada oturduğunu hayal ediyor, ne konuşacağını, nasıl bakışlara dayanacağını düşünüyor; içi içini yiyordu.
Belki merak ediyorsanız: Ali Elifle nasıl tanıştı peki? Tamamen tesadüf.
Bir yaz günü Ali, Kadıköy Moda Parkında dolaşıyordu. O sırada Elif de oradaydı, yanında iki arkadaşıyla. Arkadaşları dondurma almaya gidip Elifi bankta bırakmıştı. Elif de annesini arıyordu.
Tam o sırada, parkta bir çocuk elektrikli scooterla hızla Elife çarpacakken, Ali aniden hamle yapıp Elifin kolundan tuttu, kenara çekti.
Ne yapıyorsunuz siz ya! diye bağırdı Elif önce.
Ama sarhoş genç, hızla geçip çöp tenekesine vurup düşerken Elif, Aliye bambaşka bir gözle baktı. Hani olmasaydı, belki başına bir iş gelecekti.
Böylece tanışmış oldular.
Elifin arkadaşları sırada dondurma beklerken, onlar muhabbeti ilerletmiş, telefonlarını paylaşmış ve yeni buluşmalar planlamışlardı. O günden beri de, yani altı aydır birliktelerdi.
Bütün bunları Ali, Elifin daveti üzerine akşam kafede bir kez daha düşündü.
Ailesiyle tanışacağını bir gün başına iş açacak mesele gibi görürdü. Ya parası için peşimde; ailemden biriyle evleniyor da sırf çıkar için mi? diye düşüneceklerinden, bu nedenle yıllar önce çok sevdiği birisini kaybetmişti.
Şimdi de Elifi kaybetmekten korkuyordu
– Ali, neyin var senin? diye sordu Elif yeniden. Rengin bembeyaz oldu, iyi misin?
– Bir şeyim yok, gerçekten, kendini toparladı Ali. Çatalı bırakıp elma suyunu aldı, cevap vermeye çabalıyordu.
– Eee, yarın kesin geliyorsun değil mi?
– Nereye ya?
– Evimize ya tebessüm etti Elif. Annem meşhur böreğinden yapacak, babam da Antepten getirdiği yıllanmış şarabı açacak. Senden tek beklentim, gelmen.
– Bilmiyorum Yani Sanki ailene uygun bir damat adayı değilim.
– Nedenmiş?
– Ben sıradan biriyim, okulum bile yok. Bütün gün virüs temizler, bilgisayar formatlarım. Onlar kesin bambaşka bir damat isterler. Ya holding sahibi, ya milletvekili oğlu, ya en kötü ihtimalle hızlı yükselen bir bürokrat Ben düz bir sistem yöneticisiyim. Sence böyle birisi ailenin damadı olabilir mi?
– Bak ne diyorum sana, Elif Alinin elini tuttu. Annemle babam da sıradan insanlar, gözünde büyütme. Akşam yedide bekliyorum, sakın geç kalma.
– Bakarız, dedi sadece Ali. Ama içine henüz sinmemişti; gelip gelmeyeceğini bilmiyordu.
*****
Ve işte, ertesi gün geldi.
Ali Elifin apartmanının önündeydi; saat yediye beş vardı, hava keskin soğuktu. Ama o…
…o hâlâ ne yapacağına karar verememişti.
Tabi ki bir gün mutlaka Elifin ailesiyle tanışacaktı (çünkü ciddiydi artık, Elifle evlenmeyi düşünüyordu). Fakat bugün kendini hiç hazır hissetmiyordu.
Hem nasılsa birkaç aya kadar bir umut var: Yeni açılacak IT ofisine geçerse, daha prestijli bir işi olursa, annesi babası ona biraz daha sıcak bakacak.
Belki de o zaman, Nihat Bey ve Zerrin Hanım, onu kapıdan kovmazdı.
Tam gitmeye niyetlendiğinde, telefon cebinde titredi.
Arayan Elifti.
– Ali, neredesin? Annemle her şeyi hazırladık, babam biraz işten gecikti, ama az kaldı gelecek. Sen yoldasın değil mi?
– Evet, Elif Yoldayım.
– Pek anlaşılmıyor. Yani kapının önünde misin?
– Az kaldı, hadi ben geliyorum şimdi… Yani…
– Bak, dünkü konuysa o mesele, hiç duymak istemiyorum. Lütfen kendini gereksiz üzme. Dersen, kapıya inip seni alırım!
– Yok yok, gelme, ben çıkıyorum şimdi.
– Peki, seni bekliyoruz.
Telefona bakınca yeni bir bahane uydurmak için beynini zorlasa da, hiçbir şey gelmedi aklına.
Ya şimdi Nihat Bey arabasıyla gelip beni apartmanın önünde yakalarsa? Aman aman! diye endişelendi ve apartmanın çevresinde yürümeye başladı.
Yol kenarında rastladığı birinden sigara istedi. Oysa uzun süredir sigara içmemişti ama bu stresle ister istemez geldi canı. Hem biraz da sinirlerini yatıştırmak gerektiğini düşünüyordu.
Binanın köşesine geçti, dalgın dalgın etrafına bakıyor; bir yandan da dumanı gece karanlığına savuruyordu.
Etrafta ilginç bir şey yoktu. Sağda çöp bidonları, solda toprak alan Elif daha önce, buranın eskiden gecekondu garajlıklar olduğunu, şimdi ise ileride yeni bir apartman yapılacağını anlatmıştı.
Alinin dikkatini, boş arsada yere kıvrılmış bir sokak köpeği çekti. Önce tedirgin oldu; sokak köpekleri tehlikeli olabiliyorlardı; özellikle yabancıyı sevmezler.
Ama biraz izleyince, Ali rahatladı. Bu köpekte tuhaf bir şey vardı; ne saldırıyor, ne havlıyordu.
Olduğu yerde, karda öylece yatıyordu.
Evet, hava soğuktu Belki de başka hiçbir seçeneği yoktu; sokaktaki köpekler için sıcak bir yer bulmak kolay mı?
Hiçbir apartman sakini o köpeği içeriye alıp kaloriferin yanına bırakmaya yanaşmazdı.
*****
Köpeğin adı Karabastı.
Birkaç gündür doğru düzgün bir lokma yememiş, başka bir mahalleden buraya göçmüştü. Önceden oturduğu sitenin insanları ona genellikle iyi davranırdı; arada bir yemek verip okşarlardı.
Ama bir kadın, binada oturanlardan biri, ona uyuz oluyordu. Belediyeye sürekli şikayet dilekçeleri yazdı, başka komşulardan destek istedi.
Site ikiye ayrıldı: Bırak burada yaşasın diyenler ve Defolup gitsin, tehlikeli!
– Bu köpek çocukların oynadığı parka geliyor! derdi kadın. Ya saldırırsa? Açlıktan kudurmuş gibi bakıyor!
Oysa Karabasın bakışları açlıktan ya da kızgınlıktan değil, tarifsiz bir hüzündendi.
İlk sahibi bir çocuktu adını Tolga koymuşlardı.
Ailece bayramda köye giderken, Karabas bir kenarda yavru yavru koşuşturuyordu. Tolga, arabadan inip oynayınca köpeğe bayıldı.
Aman anne, babaanne! Çok güzel bir köpek buldum. Onu alalım, köyde oynarız, dedi. Kabul ettiler.
Fakat yaz bitince koca şehirde apartmanda bakmak istemediler.
– Evde köpeğe kim bakacak? Sen mi yürüteceksin sabah akşam?
– Ben istemem, dedi Tolga.
Böylece köyde yalnız bırakıldı. Karabas, başına ne geldiğini hiç anlayamadı. Birlikte güzel vakit geçirmişlerdi oysaki…
Neyse ki, bir hanım bulup İstanbula getirdi. Fakat onun satmaya çalışması gibi bir niyeti vardı. Sonunda bir aileye cins köpek diye pazarladı.
Ama büyüyüp de melez olduğu anlaşılınca, onu hayvan barınağına bırakıp kaçtılar.
Üstelik yaz sonunda.
O günden sonra Karabasın kimsesi olmadı.
Şehirde dolaşırken bir gün bu mahalleye gelmişti; burada ne başka köpekler saldırıyordu, ne insanlar minibüsle kovalıyordu. Sessiz, huzurlu bir mahalleydi. Karabas, site parkındaki çocukları izlemeyi keyifli buldu.
Ve eski sahibi Tolgayı bir gün yeniden göreceği umudunu kaybetmedi.
Ama belki başka bir çocuk, ya da şefkatli bir yürek çıkar diye, umut etti.
Son günlerde ise mahalle ona sırt çevirince, kendi isteğiyle buradan da ayrılmak zorunda kaldı.
Bir kadın sürekli terslendi, taş attı; başkaları da onu tehditkar bakışlarla süzmeye başlayınca Karabas vazgeçti.
Kimseye zarar vermek istemedi, sadece sessizce yaşamak ve yiyecek bir lokma bulmak istiyordu.
Kimse kabul etmeyince, arsadaki kara karda kıvrıldı kalakaldı. Açlıktan, soğuktan titriyordu.
Her yanına yaklaşanın yardım etmeyeceğini biliyordu. Şimdi şu adam da içip gidecek burada. Bana bakıp uzaklaşır nasıl olsa… diye düşündü Karabas.
*****
Ali sigarasını bitirip çevreye bakındı, izmaritini çöp kutusuna atmak için apartmanın girişine yöneldi. Dışarı atmaktansa kutuya atmayı tercih etti, annesinin öğrettiği gibi: Dünyayı değiştirmek istiyorsan, önce kendinden başla.
O sırada, bir araba sokağa girdi. Şık mı şık, simsiyah bir Mercedes. Ali irkildi. Bu kesin Nihat Bey! diye geçen arabadan uzaklaşıp arsaya yöneldi.
O an Karabas aklına geldi. Köşede kıpırdamadan yatan köpeğe yaklaştı.
Umarım havlamaz şimdi, diye düşündü.
Ama köpek kafasını bile kaldırmadı.
– Hey, iyi misin? diye fısıldadı Ali.
Hiç tepki yoktu.
Biraz daha yaklaştı. Korkarak eğildi, telefonunun fenerini yaktı, köpeğin yanına oturdu.
Usulca Karabasa dokundu. Hareketsizdi ama nefes aldığını fark etti.
Öylesine soğuk olmuş, öylesine bitkinmiş ki, kımıldayacak hali kalmamıştı.
Şimdi yardım etmezsem sabaha ölür, diye içinden geçirdi Ali.
Ardından, düşünmeden, Karabası yavaşça kucağına aldı; apartmana girip kaloriferin yanına yerleşmeyi, ısıtırken bir yandan da taksi çağırıp en yakın veteriner kliniğine gitmeyi planladı.
Ama şehrin apartman kapıları, koca koca demirlerle kilitlenmişti…
Bir yandan telefonu çalıyor, Elif arıyordu; fakat iki eli meşgul olduğundan açamadı.
Elifin penceresinin altında bir ara yavaşladı. Yardım isterse belki Elif kabul ederdi; ama Elifin ailesi, misafir odasında sokak köpeği istemezdi herhalde.
Sokağın diğer ucunda başka bir araba girdi bahçeye. Farlar Aliyi kör etti neredeyse. Derken, arabanın penceresinden orta yaşlı bir adam Aliye seslendi.
– Kardeşim, ne oldu sana, yardıma mı ihtiyacın var?
– Burada bir köpek var… Ölüyor galiba. Bakar mısın, yakınlarda gece açık veteriner var mı? dedi Ali telaşla.
– Buralarda olmaz, dedi adam. Ama birkaç sokak ötede çok iyi bir veteriner tanıdığım var. Hadi, geç arkaya, seni bırakayım.
– Ben mi? Buraya mı bineyim?
– Hadi geç! Zaman kaybetme bak, köpek kötü durumda.
Ali fazla tereddüt etmedi. Bir dakika sonra, lüks arabada hızla giderlerken, adam birine telefon açtı:
– Kusura bakma kızım, acil başka bir iş çıktı. Biraz gecikeceğim. Ne dedin? Arkadaşın yok mu evde? Nasıl yani, telefonuna bakmıyor mu? Tuhaf, etrafta kimse yoktu. Görürsem haber veririm sana.
Telefonu kapatınca Aliye döndü.
– Size sorun çıkarmış olmayayım.
– Hiçbir şey olmaz, sen köpeğe bak.
– Gözünü açmıyor, ama nefes alıyor.
– Tamam, biraz daha acele edelim.
On dakika içinde veteriner kliniğine vardılar; adamın tanıdığı olduğundan Ali ve Karabas hemen içeri alındı.
Köpeği götürdüler, odaya aldılar.
Ali koridorda kaldı. Telefonuna Eliften birkaç cevapsız çağrı gelmişti. Bir de mesaj: Ali, neredesin? Merak ettim!
Geri arayıp öyle hemen anlatmak istemedi; kafasında sadece Karabas vardı.
Adamın adını bile sorup teşekkür edemedi.
Dışarı çıkıp bakındı; araba gitmişti.
Geri kliniğe döndü, Karabasın durumunu öğrenmek için.
Karabası sahiplenmeye karar verdi içinden.
Elifle arası yürümezse bile, yanında sadık bir dostu olacaktı en azından.
*****
Tam kırk dakika geçmişti ki, kapıdan kim çıkacak, kim gelmeyecek diye endişelenirken, resepsiyonda tanıdık bir sesler duydu.
Baktı; Elif. Yanında bir kadın ve… arabada getiren bey!
Adam Aliye gülümsedi:
– Demiştim kızım, bu çocuk burada çıkar karşımıza, köpeğe çok üzülmüş.
Ali anladı; kadın Elifin annesiydi, adam da babası.
– Ali, neden aramadın? Meraktan çatladım, dedi Elif.
– Kusura bakma Elif, siz belki köpeğe kızarsınız diye getirmedim.
– Ah, ne kadar saf görünüyorsun! gülümsedi Elif. Annem de babam da hayvanları çok sever. Evimizde üç kedi var; hepsi annemin sokakta bulup getirdikleri.
– Gerçekten mi?
– Gerçekten…
Sonra Elifin anne ve babası yaklaştı; Ali en çok korktuğu anı yaşadı ve…
Tanıştılar.
Nihat Bey, elini sıktı:
– İşte tanıştık, delikanlı!
– Size de teşekkür etmek isterim, dedi Zerrin Hanım. Yaptığınız, gerçek bir adamlık. Keşke doğrudan bize gelseydiniz. Ama umarım köpeğimiz iyileşecek.
– Endişelenmeyin, dedi veteriner; köpek yaşayacak.
Aynı gün Karabası eve götürmelerine izin verildi. İyileşmişti; bundan sonra beslemek ve sevmek kalıyordu.
Sevgi mucizeler yaratır… Sevgi öyle bir güç ki, hayata döndürür insanı, dedi veteriner son olarak.
Ali eve hemen dönmek istedi.
Ama Elif ve ailesi, Karabasın onların evine gelmesi konusunda ısrar etti. Kediler onu daha iyi korur, dediler. Bir nevi kurtuluşunu kutlamak, tanışmayı değerlendirmek için bahane!
Karabas, evin salonunda, üç kediyle kuşatılmış; Artık üşümeyeceğim, acımayacağım, dercesine mırıldanırken, Ali mutfakta Elif ve ailesiyle sohbet ediyordu.
Boşuna korkmuştu… Çok iyi insanlarmış; candan, sıcak, samimi…
Birkaç gün içinde Karabas kendini toparladı, kendi başına yürümeye başladı.
Ali onu eve götürmeye karar verdi.
O sırada Elif bir bavulla çıktı:
– Beni de yanında götürmeyecek misin? diye gülümsedi Elif.
– Seni mi? Şaka mı bu?
Ciddi söylüyorum. Annem-babam evde kalmamı yasakladılar…
– Nasıl yani?
Torun istiyoruz dediler. Ne duruyorsun, zaman çoğalmalı! diyorlar.
Ali dayanamayıp kahkaha attı. Elif de güldü. Yanlarında mutluluktan kuyruk sallayan Karabasla…
Belki Karabas ne olduğunu tam anlamıyordu, ama onun da içinde umut yeşermişti artık, kötü günler arkada kalmıştı.
İşte böyle bir hikâye…



